Endüstriyel Tasarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Endüstriyel Tasarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2011 Cumartesi

Uçakları Niçin Kara Kutunun Malzemesinden Yapmıyorlar?

Uçak kazalarında uçak paramparça olsa da, denizin dibine gitse de hemen kokpit denilen pilot kabinindeki son konuşmaları kaydeden karakutular aranır. Çoğunlukla korkunç kaza enkazı arasından sağlam olarak bulunan bu kutular sayesinde kazanın nedenlerine ulaşılır. Karakutu bu kadar sağlam malzemeden yapılıyorsa neden uçağın tümünde aynı malzeme kullanılmıyor? Uçakların rahatça havada kalabilmeleri, uzun mesafelere az yakıtla ulaşabilmeleri, mümkün olduğunca hafif malzemeden yapılmış olmalarına bağlıdır. Bu malzemeler çoğunlukla alimünyum ve plastiktir.


Kokpitteki sesleri ve uçuş bilgilerini kaydeden her iki kutu da paslanmaz çelikten yapılır. En ve boyları yaklaşık 25'er santimetre, derinlikleri 12-13 santimetredir. Kutuların et kalınlıkları ise 6-7 milimetre kadardır. Kutular ayrıca ısıya ve yangına karşı tedbir olmak üzere plastikle çevrili sıvı köpük ile de donatılmışlardır. Kutular o kadar sağlamdırlar ki, denize düşmüş bir uçağın kutuları 7 sene sonra çıkarılabilmiş ama buna rağmen kayıtlar sağlıklı olarak dinlenebilmiştir. Başlangıçta kutular kanatların birleşme noktasına yakın bir yere konuluyorlardı. Bu bölge uçağın en ağır kısmı olduğundan düşüş anında bu ağır parçalar kutuların üzerlerine düşerek zarar verebiliyorlardı. Sonraları kutular uçağın kuyruk kısmına konulmaya başlanıldı. Tabii bu, uçağın kuyruk kısmındaki koltuklar insanlar için daha emniyetlidir anlamına gelmez, ancak bu yer karakutuların uçağın enkazından en uzağa düşmesini sağlamaktadır.


Uçak kazalarının nedenleri değişiktir. Havada bir şekilde infilak ederek düşen uçaklarda yolcuların kurtulma olasılığı yoktur. Bu nedenle de uçağın yapıldığı malzeme bu açıdan önemli değildir. Uçak yere bir bütün halinde çarpsa da düşen bir asansörde olduğu gibi yolcular çarpmanın şiddetinden hayatlarını kaybederler. Uçağın içine sıvı köpük doldurmak elektronik aletleri koruyabilir ama insanların sadece ölüm nedenlerini değiştirir. Uçağın malzemesini karakutu malzemesinden yapmak, parçalanma ve yangından zarar görme tehlikelerini önler ama ne yazık ki bu malzemeden yapılmış bir uçak da uçamaz. Karakutuların renkleri kara değil turuncudur. Bu rengin tercih edilmesinin sebebi enkaz arasından daha rahat fark edilmeleri içindir.

Güneş Işığında Kararan Gözlük Camları Nasıl Yapılıyor?

Güneş ışığına maruz kaldığında kararan gözlük camları ilk olarak 1960'ların sonlarında geliştirildi, yaygın olarak kullanılmaya başlanılması ise 1990'lı yıllarda oldu.


Bu tip gözlük camları fotokromik veya fotokromatik adı verilen ve yüzde 0,01 ile 0,1 arasında gümüş kristalleri ihtiva eden özel camlardan yapılırlar. Kristaller normalde şeffaf olup son derecede küçüktürler ve gözlük camına bakıldığında fark edilmezler. Gözlük camlarına bol miktarda ultraviyole ışın ihtiva eden güneş ışığı geldiği zaman kristallerdeki gümüş iyonları etkilenerek gümüş atomlarına dönüşür ve camın içinde küçük gümüş parçacıklar oluşturmaya başlarlar. Bu siyah-beyaz fotoğrafçılıktaki partiküllerin oluşumuna benzer ve tamamen kimyasal bir reaksiyondur.


Bu gümüş parçacıkları sivri uçlu ve o kadar düzensiz şekillerdedirler ki gelen ışığı olduğu gibi absorbe ederler, hiçbir rengi yansıtmazlar ve dolayısıyla kararırlar. Gözlük tekrar loş bir ortama götürüldüğünde, gümüş atomları tekrar birleşerek gümüş kristalleri haline dönüşürler ve gözlük camının rengi normale döner. Her iki yöndeki kimyasal reaksiyonlar da çok hızlı cereyan ederler. Eğer fotokromatik camlar tekrar eski haline dönmezlerse fırında kısa süre ile (çerçeveyi eritmeyecek kadar) ısıtılmaları önerilir.


Başlarda gözlük camının tümü fotokromatik olarak yapılıyordu. Tabii kararma olayı da camın kalın olduğu kısımlarda daha koyu, ince kısımlarda daha açık oluyordu. Sonraları merceklerin üzerleri milimetrenin binde beşi kalınlığında kaplanmaya başlandı.


Günümüzde ise merceğin milimetrenin binde 150'si kalınlığındaki kısmı bir banyoya daldırılarak fotokromatik tabaka kimyasal reaksiyon yolu ile merceğin bünyesine işleniyor.


Fotokromatik camlar gördüğümüz ışığa değil ultraviyole ışınlarına hassastırlar ve reaksiyona girerler. Dolayısıyla ultraviyole ışınlarını geçirmeyen camların arkasında, arabaların içinde, ortam çok ışıklı da olsa kararmazlar.

Tükenmez Kalemin Dolmakalemden Farkı Nedir?

Kalemin tarihi yazınınkinden de eskidir. İlk insanlar sivriltilmiş çakmak taşları ile hayvan kemiklerinin üstüne resim kazırlardı. Türkçeye Arapçadan geçen kalem sözcüğünün kaynağı “kamış” anlamına gelen eski Yunanca “kalamos” sözcüğüdür.


Mısır, Yunan ve Roma medeniyetlerinde saz ve bambu gibi bitkilerin içi boş saplarından yapılmış kamış kalemler kullanılırken, Ortaçağda kağıdın üretimi ile beraber, kaz, kuğu, karga gibi kuşların kanatlarındaki tüylerin mürekkebe daldırılması şeklinde kullanılan tüy kalemler yaygınlaştı.


Mürekkepli metal kalemler aslında ta Romalılar devrinden beri biliniyordu ama John Mitchell adlı bir İngiliz 1822'de ilk kez makine yapımı çelik ucu imal etti. Dolmakalemler ise sertleştirilmiş yapay kauçuğun elde edilmesinden sonra yapılabildi.


Tükenmez kalem adı ile bilinen bilye uçlu kalemin son yılların bir buluşu olduğu sanılır. Halbuki bu kalemin ilk modeli 1880 yıllarında ortaya çıkmış ama pek rağbet görmemiş, seri üretimine geçilememiştir. Alakasız gibi gözükse de tükenmez kalemin tekrar gündeme gelmesinde uçakların gelişmesinin etkisi olmuştur. Uçaklar 2-3 bin metreye çıkınca hava basıncı oldukça azalır. Dolmakalemin haznesinde atmosferik basınç altında doldurulan mürekkep dışarıdaki basınç düşük olunca kendiliğinden akıp yazıları da, giysileri de berbat ediyordu. İkinci Dünya Savaşı'nda Amerikan Hava Kuvvetleri uçuş personeli için havada kullanabilecekleri, mürekkep akıtmayacak bir kaleme ihtiyaç duydu. Bilye uçlu kalem aranan bu özelliklece sahipti. Başlangıçta sadece havacılar tarafından kullanılırken kısa zamanda geniş halk tabakalarına da yayıldı.


Tükenmez kalemlerde mürekkep kağıda, pirinç uçtaki yuvaya yerleştirilmiş olan minik bir bilye aracılığı ile aktarılır. Normal yazı kalemlerinde bu bilyenin çapı l milimetre, daha ince yazılar için 0,7 milimetredir. Bilye mürekkebin yuvadan dışarı çıkmasını önler ama yuvasında döndükçe yüzeyine sıvanan mürekkebi kağıda verir. Tükenmez kalem mürekkebi, dolma kalem mürekkebinden daha farklı, özel bir kimyasal birleşime sahip olup çabuk kuruyan türdendir. Mürekkep uca sürekli ve düzgün olarak geldiğinden dolgun, temiz ve lekesiz bir yazı yazılmasını sağlar. Genellikle bir tükenmez kalemin 2-3 kilometre boyunda bir çizgi çizmeye yetecek kadar mürekkebi vardır.


Tükenmez kalemdeki bilye uç, kağıt üzerinde dolma kalem ucundan çok daha az bir sürtünmeyle ve çok daha çabuk hareket edebildiğinden yazma hızı büyüktür ancak bilye ucun kağıt üzerine sürekli olarak değmesini sağlamak için kalemi daima kuvvetle bastırmak gerekir, bu nedenle de parmaklar daha fazla ve çabuk yorulurlar.

11 Şubat 2011 Cuma

Otellerin Kapıları Niçin Döner Kapıdır?

Özellikle içine girer girmez geniş bir alanla karşılaştığınız ve diğer katlara buradan merdiven veya asansörle çıktığınız, banka, otel veya benzeri binalarda ana giriş kapılarının döner kapı tipi olduğunu görmüş, belki de dört kanatlı olan bu kapıların bir gözüne acele ile iki kişi birden girmeye çalışıp zorluk yaşamışsınızdır. Döner kapıların tek amacı enerji tasarrufudur.


Bu tip büyük binaların içerleri devamlı olarak ısıtılır ve ısınan hava sürekli yukarı doğru yükselir. Dışarıdaki soğuk hava kapının önünde onun yerini alabilmek için kapıyı açmanızı beklemektedir. Bina dışına açılan normal bir kapıyı açtığınızda dışarıdaki soğuk hava sert bir rüzgar şeklinde içeriye hücum eder. Bu arada içerde yükselmekte olan sıcak havanın az miktarda da olsa giren soğuk hava ile yer değiştirip açılan kapıdan dışarı kaçması mümkündür. Bu sırada binanın iç ısısı düşer, kazanlar veya klimalar daha sık devreye girer ve tekrar normal ısıya ulaşabilmek için belirli bir enerji (motorin, elektrik, vb.) harcanır. Özellikle çok kişinin sık sık girip çıktığı binalarda döner kapılar bu ısı kaybını en aza indirir. Döner dört kanattan ikisinin arasına girerken, kapılar dönüp önünüzdeki kanat sizin içeri girmeniz için yeterli aralığı sağladığında, arkanızdaki kanat soğuk havanın girişine mani olacak şekilde girişi kapamış durumdadır. Aynı şekilde karşı taraftaki diğer iki kapı da sıcak havanın dışarı çıkmasına mani olur ve içerinin ısısı korunmuş olur.

Saatin Saniye Göstergesi Ne İşe Yarıyor?

Bir süreyi ölçmek veya bir şeyi ayarlamak için saatimizin saniye göstergesine pek sık baktığımız söylenemez. Halbuki hemen hemen tüm kol saatlerinde saniye göstergesi vardır. Tık tık ilerleyen saniye göstergesinin belki de en önemli faydası, kımıldadıklarını gözle fark edemediğimiz o yavaş akrep ve yelkovanın yanında zamanın ne kadar hızlı akıp gittiğini bize göstermesidir.


Günümüzde özellikle erkek kol saatlerinde bırakın saniyeyi, onda birini bile ölçebilen göstergeler var. Aslında saniyenin onda birinin yaşantımızda ne derecede etkili bir zaman süresi olduğunun farkına varamayız. Atletizmde kısa mesafe koşucularının yaptıkları derecelerin değerlendirilmesi dışında pek karşımıza çıkmaz.


Saniyeden küçük zaman dilimleri biz insanlar için sıfır gibi bir şeydir. Bu süreleri insanlar son yüzyılın başından itibaren ölçmeye başladılar. Halbuki eski insanlar için zaman Güneş”in hareketi demekti. Hayat o kadar yavaştı ki dakikaların insan yaşamında hiçbir önemi yoktu.


Bırakın tarihteki güneş ve kum saatlerini, 18. yüzyıla gelene kadar kullanılan saatlerde bile dakikayı gösteren yelkovan yoktu. Saniye ibresinin konulması ise 19. yüzyılın ortalarına rastlar. Günümüzde fizikçiler saniyenin milyarda birini bile ölçebilmektedirler. Aslında çevremizde saniyede değil, saniyenin binde birinde bile çok şeyler olmaktadır. Bu sürede bir tren 2 - 3, uçak 25, ses 33 santimetre yol alır. Dünya yörüngesi üzerinde 30 metre ilerlerken aynı sürede ışık 300 kilometre uzağa ulaşır.


Canlılar dünyası için de saniyenin binde biri pek kısa bir süre sayılmaz. Henüz kan emmemişken, yani boş depo ile bir sivrisinek kanatlarını saniyede 1000 kere çırpar. Diğer bir deyişle saniyenin binde biri kadar bir zamanda kanatlarını kaldırır ve indirir.


İnsanlar çok kısa bir zaman süresini belirtmek için göz kırpma süresini esas alır ve "göz açıp kapayıncaya kadar" derler. Halbuki göz kırpma 0,4 saniye, yani neredeyse yarım saniye kadar sürer, ama bu arada sivrisinek 400 kere kanat çırpmıştır bile. Gelişen uçak teknolojisi sayesinde dünyada Güneş'in hareketlerine bağlı zaman kavramları da biraz kafa karıştırır hale geldi. Örneğin aralarında yeterli mesafe olan iki kent arasında batıya doğru uçan bir uçak, birinci kentten sabah 09:00'da kalkıp, binlerce kilometre yol katettikten sonra ikinci kente aynı gün yine sabah 09:00'da inebilir, tabii yerel saatle. Bu gelişmeler doğrultusunda zamanı ölçmek için artık Güneş'e de güven kalmadı. Çünkü Dünya üzerinde 77. paralelde saatte 450 kilometre hızla batıya doğru uçan bir uçakta bulunanlar Güneş'in hiç batmadığını, gökyüzünde hep aynı yerde asılı kalmış olacağını göreceklerdir. Bunun nedeni 77. paraleldeki bir noktanın, dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşü sırasında saatte 450 kilometre hızla doğuya doğru yol almasıdır. Yani gökyüzündeki Güneş ile uçağın hızları aynıdır.


Yeryüzünden 250 - 300 kilometre yükseklikte bulunan astronotlar için Güneş 24 saat boyunca 16 kez doğar ve batar. Çünkü uzay aracı Dünya çevresindeki bir dönüşünü yaklaşık 90 dakikada tamamlar.

Fermuarın İcadı

Fermuar'ın bulunuşu aslında bir zaruriyetten kaynaklandı. 1. Dünya Savaşından önce insanlar giysilerini iri ve kapanması zor olan düğme ile kapatmaya çalışırlardı. Bu sırada ortaya çıkan Whitcomb L.Judson, Chicago'lu bir makine mühendisiydi. Judson o yıllarda tramvay ve otomobil gelişmelerini incelemekte ve başarılı buluşlara imza atmaktaydı. 1891 yılında Judson, "ayakkabılar için kilit açıcı " buluşuyla ortaya çıktı. 


Ancak Judson'un buluşunda birçok tasarım hatası vardı. Yaratıcı zeka'nın bir ürünü olan buluş kaba ve kullanışsız olduğu için tutulmadı. Judson'un şirketinde çalışan Gideon Soundback isimli İsveçli bir genç mühendis "Kancasız20" isimli buluşuyla büyük ilerleme yaptı. Esnek ve güvenilir olması için bağlayıcıların küçük olması gerektiğini farketti.


1913'e kadar bu doğrultuda hareket ederek buluşunu geliştirdi. 1917 'de ABD'nin savaşa girmesiyle birlikte, donanma komutanı binlerce fermuar ısmarlayarak bir gecede Soundback'i zengin etmekle kalmayıp, hepimizin vazgeçemediği ve açık kaldığında rezil olabileceğimiz çok önemli bir buluşun bu günlere kadar taşınmasına yardımcı oldu. 


Sonuç olarak, birçok tesadüfi icat gibi, fermuar da bir dizi maceradan sonra bugünkü halini aldı.

11 Ocak 2011 Salı

Güneşten benzin üretecekler

Gelecekteki yakıt sorununa çare bulundu mu? Bilim insanları bu soruya pozitif cevap veriyorlar…


Güneş enerjisini benzine çevirebilen şaşırtıcı bir proje gerçekleştirildi. Amerikan ve İsveçli bilim adamları, güneş enerjisinden benzin elde edebilecek bir cihaz üzerine çalışıyor.


Ceria adı verilen sadece yüzde 0.7 güneş enerjisi kullanıyor.


Projenin yöneticilerinden Kaliforniya Üniversitesi Profesörü Sossina Haile, cihazın gerekli kimyasal ayrışmaları başarıyla gerçekleştirdiğini açıkladı ancak, Ceria’nin ‘şimdilik’ hiç de çevre dostu olmadığını sözlerine ekledi.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Kağıt Nasıl Yapılır

İlk defa 105 yıllarında T’sai adında bir Çinli tarafından yapıldığı söyle­nir. Kağıdın icadı insanlık tarihinin en önemli icatlarından biridir. Türk tarihinde kağıt yapımı 1453 yılında is­tanbulun fethiyle başlar. O za­manlar şimdiki istanbul-Kağıthane koyu yakınlarında kağıt hamuru hazır­layan bir değirmen vardı. Bu değir­men 2. Beyazıt zamanına kadar işlemiştir.Bugün Türkiye’nin kağıt ihtiyacının yarıdan fazlasını karşılayan izmit kağıt fabrikaları 1936 yılında kurulmuştur.


Kağıdın Yapılışı
Kağıdın ana maddesi selülozdur. Selüloz liflerinin ince tabaka haline getirilmesiyle elde edilir, iyi ve sağ­lam kağıtlar için uzun lifli saf selü­loz kullanılır. Böyle kağıtlar saf selüloz olan pamuk ve keten liflerinden yapılır. Ancak bu yol pahalı olduğu için bugün kağıt büyük ölçüde. Odun selülozundan elde edilir. Odunlar tomruk halinde fabrikaya getirilir kabukları çıkarılır, küçük parçalara bö­lünür, sonra içi tuğla döşeli kazanlar­da 3-4 atmosfer basınç altında kalsi­yum bisülfit ya da başka kimyasal eriyiklerde yarım gün ısıtılır. Bu ısıt­mada odundaki yabancı maddeler eriyice geçer, selüloz lifler halinde erimeden kalır. Bu lifler kireç kay­mağı bulamacında beyazlatılır. Ha­mur haline getirilir.


Hamur hareket eden yüzeyler üzerinde yavaş yavaş kurutulur. Kağıt kuruduktan sonra veya daha önce kil, jelatin gibi renk­lendirme, ağırlaştırma ve kalınlık ve­rici maddeler katılır, bu dolgu madde­leri kağıdın yüzeyini ve dokusunu değerlendirir. Sıkıştırılmamış ve kalınlık verilmemiş kağıt kurutma kağıdı gibi­dir. Kalınlık verilmemiş kağıt, kalender denilen bir sıra silindirler arasından geçirilerek çeşitli kalınlıklar verilir. Ka­ğıt bobinleri halini alır. Bugün kağıt en çok paçavra odun ya da hurda kağıt­tan otlardan ve samandan yapılmaktadır. Gazete kağıdı odun hamurundan yapılır. Lifleri kısa maddelerden yapı­lan kağıt düşük kalitelidir. Odundan elde edilen kağıt güneşte sararır. Ke­ten ve kenevirden elde edilen kağıt ise daha dayanıklıdır. Matbaacılıkta kağıt kalitesine göre üç ana bölüme ayrılmıştır, iyi cins kağıta birinci


hamur denir, bundan sonra ikinci ve üçüncü hamur kağıtlar gelir. Ayrıca lüks kağıtlarda vardır. Kitap ya da dergi kapakları için daha yüksek kali­teli kağıtlar kullanılır. Bunlar kuşe kağıdı, krome kağıdı, kromelüks , bristol, karton, kuşe krome vb. gibi adlar alır. Renkli kağıt elde etmek için kağıdın hamu­runa çeşitli boyalar katılır.

8 Ocak 2011 Cumartesi

Manhattan Projesi ve Proje Yönetimi

Hitlerin Almanya’sından kaçan ünlü fizikçiler Almanya’nın atom bombası üzerinde çalıştığını duyunca Einstein ile birlikte dönemin Amerikan başkanına mektup yazdılar.  Mektupta atom bombasının Almanlardan önce bitirilmemesi durumunda,  Amerika’nın da sonunun gelebileceğini söylediler.  Manhattan projesi bu talebin üzerine başkan seviyesinde takip edilen, dünyanın en pahalı ve en büyük projelerinden biri olarak başladı.  Projenin başında ünlü bir fizikçi ve bir genaral vardı. Proje 130.000 bin çalışanı ile ülkenin bir çok eyaletinde eş zamanlı başladı ve devam etti.  Bu proje uzun ve yoğun uğraşlar sonunda bitirildi. Almanlar proje çalışmalarına hala devam ediyorlardı ve Amerika da bu projenin başladığından bile haberleri yoktu.


Proje sonunda bombaların yapımı biter bitmez uçağa yerleştirildi. Uçağı Pilot Albay Paul Tibbets kullanacak, Japonya semalarına geldiğinde atom bombalarını bırakacak ve tarihe geçecekti. Uçağına, ne gariptir ki annesinin adını vermişti. Öyle sanıyorum ki 100 binlerce sivilin ölümüne rağmen tarihte annesinin adıyla birlikte yaşamak istiyordu.  Bombaları birer birer bıraktı.. Ardına bakınca gördükleri tüylerini ürtpertti.


Manhattan Projesi, sonuçta insanlık tarihinin en büyük ayıplarından birini üretmiş olsa da çok başarılı bir proje olarak proje yönetimi derslerinde yerini aldı. Dağıtık bir coğrafyada , 130 bin kişiyle böyle zor bir projenin başarıyla tamamlanması çok zordu. Bir projenin zamanında ve başarılı bir şekilde sonuçlanması için,  kritik yol adı verilen yol üzerindeki tüm görevlerin, zamanında ve planlandığı şekilde yerine getirilmesi gerekir. Bunun için daha başlangıçta tüm risklerin önceden planlanmış ve gerekli olanlar için önleyici aksiyonların  belirlenmesi gerekir . 130 bin insanın çalıştığı bir projede bunu başarabilmek proje yöneticileri için olağanüstü bir başarı olsa gerek.


Sonuç olarak,  15 er gün arayla bırakılan iki atom bombası dünyayı hayrete düşürecek ve bir dünya savaşına son verdi. Proje yönetimi bu açıdan şirketin,ülkenin,dünyanın velhasıl insanlığın kaderini değiştirebilir. Üzerinde düşünülüp, planlanıp,  üzerinde titizlikle çalışılan her türlü proje başarılabilir. İster iyi ister kötü şeyler üretsin…