Fen Bilimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fen Bilimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2011 Pazar

Nişasta Bazlı Şeker Alarmı

AB ülkelerinde nişasta bazlı şeker yasaklandı. Tüm dünyada düşük maliyetlerle üretilen ve gazozdan çikolataya birçok üründe kullanılan nişasta bazlı şeker (NBŞ) sağlığımızı riske sokuyor.



Üç tehlikeli beyaz olarak bilinen ‘un, şeker ve tuz’un insan sağlığına etkisi tartışılırken, tüm dünyada daha az maliyetle elde edilen ve gazozdan çikolataya pek çok üründe kullanılan nişasta bazlı şeker (NBŞ) sağlığımızı tehtit ediyor. Birçok AB ülkelerinde yasaklandı. Türkiye de ise, dünyanın en büyük 4. şeker pancarı üreticisiyken, ton başına 250-300 dolar daha ucuz olan “mısır şurubu” üretmek için sadece 2010’da 500 bin ton mısır ithal etti. Ancak içeriğinde fruktoz olan mısır şurubu ile yapılan gıdalar, doktorlara göre kronik hastalıkları salgına dönüştürüyor. Tatlıdakı tatsız tehlike mısır şurubu ile hayatımızı ,çocuklarımızı ve kendimizi tehlikeye atıyoruz.


Nişasta bazlı şeker(NBŞ), insan vücuduna tokluk hissi vermeyen ve kanserden kalp hastalıklarına ve karaciğer yetmezliğine kadar birçok kronik hastalığa yol açtığı ileri sürülmektedir. Fransa, Hollanda ve İngiltere’de yasaklandı. Bağımsız bilim adamlarının, “Mısırdan elde edilen NBŞ’de yüksek oranda fruktoz (meyve şekeri) var. Fruktoz, tokluk hissi uyandırmaz aksine yedikçe yedirir. Bu nedenlerle Fransa, Hollanda ve İngiltere,Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) olarak da adlandırılan mısır şurubu üretimini yasakladı. En büyük üretici ABD, üretim kotasını düşürdü. Türkiye’de ise Danıştay’ın kesinleşmiş kararına rağmen Bakanlar Kurulu kotayı düşürmemekte ısrar ediyor.


NBŞ artık kotalı, kotasız ve merdiven altı olarak; alkollü, gazlı, kolalı içeceklerde, baklava, bisküvi ve her türlü unlu mamul sanayiinde kullanılıyor. Üstelik yalnızca tat verici olarak değil fermantasyon, raf ömrünü uzatma, nem dengesini koruma amacıyla da kullanılmaktadır. İnsan sağlığına etkisi nedeniyle Nişasta Bazlı Şeker yani mısır şurubu olan,ürünleri lütfen tüketmeyin.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Yanıkları hızlıca iyileştiren sprey

Bilim insanları ciddi yanıkları bile birkaç gün içinde iyileştirecek sprey geliştirdiler.



Hasarlı cilt üzerinde kök hücreleri canlandıran sprey silahının bir düzine hasta üzerinde başarılı bir şekilde kullanıldığını belirten Pittsburgh’s Üniversitesi Rejeneratif Tıp Enstitüsünde görevli araştırmacılar, sağlıklı cildin küçük bir bölümünden alınan kök hücrelerin bir solüsyonun içine konduğunu ve yaralanan bölgeye püskürtüldüğünü açıkladılar.


Bu sürecin sadece 90 dakika sürdüğünü söyleyen araştırmacılar, yanıkların 4 gün gibi kısa bir sürede iyileştiğini söyledi. Bu yöntem mevcut yanık tedavilerinin büyük bir hatasını bertaraf ediyor. Önceleri, laboratuarda yeni cilt katmanları oluşurken, hasta enfeksiyondan hayatını kaybedebiliyordu.


İlaç yaralı bölgeye uygulandıktan sonra, hastanın yarası özel bir tabakayla kaplanıyor. Bu süreçte kök hücreler yerleşene kadar sprey yaranın temizlenmesi ve yaralı bölgeye besin sağlanması için glukoz, şeker, amino asit, antibiyotik ve elektrolit desteği sağlıyor.
veteknoloji.com

Teknoloji ve Gelecek

Yazının bulunmasıyla geçmişten günümüze ulaşan bazı teknolojik ilerlemelerle ilgili bilgilerde teknolojinin insan hayatını doğrudan etkilediğini ve geleceğini şekillendirdiğini görmekteyiz. Teknolojik buluşlar hayatı kolaylaştırdığı gibi bugün insanoğlunun yeryüzünde bu kadar geniş alanlara yayılmasına ve yüksek nüfuslara ulaşmasını sağlamıştır. Her buluş insan hayatını biraz daha kolaylaştırdığı gibi bugünkü medeniyet seviyesine gelmesinde yapı taşları olmuştur. Bir buluş diğer bir yenilik ve buluşu tetiklemiştir.
Bundan binlerce yıl önce yaşamış olan atalarımız geceleri altında oturdukları ve sohbet ettikleri gökyüzünde parlayan ay’a gidileceği söylenseydi muhakkak denilene anlam veremeyecek veya o zamanki şartlara göre uç fikirde olan insanlar bile denilene güleceklerdi. Acaba insanoğlu 10 .000 yıl sonra nerelerde ve ne şartlarda olacak? Şimdi biri bize insanoğlunun 10.000 yıl sonra tüm samanyolu galaksisinin tümüne yayılacağını söyleseydi, acaba biz buna ne tepki verirdik? Eğer denilene inanmazsak geçmişteki atalarımızla yaptığımız farazi diyaloglardaki duruma düşmüş sayılmazmıydık?
Uzaya sıçrama için yaptığımız bu kadar çalışma, emek ve bu konuda direnç göstermemiz elbette uzayın kapılarını aralayacaktır. Belki 1000 yıl sonra marsta hayat şartları oluşturulmuş, yerleşim birimlerinde oynayan çocuklar bile olacak. peki geçmişle günümüzü , bugünümüz ile geleceği orantıladığımız zaman ilerideki olabilecek gelişmelere ışık tutabilecek miyiz? Ya da olabilecek gelişmeleri yüzeysel bile olsa tarifini yapabilir miyiz? İlerleyen zamanlarda olmazsa olmazlarımızdan biri olan nükleer güç olacak peki bunun yanında insanoğlunun uzaya sıçramasına sebep olacak ikinci bir gelişme ne olabilir? Ya da hayatı yaşanabilir ve kolaylaştıracak bir araç geliştirilebilir mi?
Dün internetten ilk yapılan bilgisayarın yaklaşık 30 ton ağırlığında olduğunu öğrendim, günümüzde ise ceplerimize sığabilen ve hatta daha da küçültülmüş modellerinin var olduğunu biliyoruz. İleride nano teknolojinin gelişmesi ve fizik kurallarının olgunlaşması ile birlikte hayatımıza çok yenilikler girecek ama en önemli yenilik, dediğim gibi temel sorunlara çözüm bulacak bir makine olacak.
Muhtemelen önümüzdeki 300 yıl bu makinenin portatifinin oluşmasına zemin hazırlayacak, ondan sonra ilk makineler devlet veya o zaman ki egemen güçlerin kontrolü altında bulunacak ondan sonra sanayide kullanılacak nihayet en az 100 yıl sonrada halkın evlerinde kullanabileceği modelleri geliştirilmiş olacak.
Anlattığım makinenin planları, atomlardaki enerji seviyelerine müdahalenin kolaylaşacağı bir döneme denk gelecek şuan laboratuvar ortamında zor şartlarda yapılan atomun proton,nötron ve elektron seviyelerinin rahatlıkla değiştirelebileceği ve bu konuda ivme kazanılacağı zamandan bahsediyorum. Kuantum mekaniğinin parçacık arayışları sırasında gelişecek en önemli olay atoma müdahalenin kolaylaşacağı ve bu yolda ilerlemelerin sağlanacağı zamandan bahsediyorum. Anlattığım makine atomların proton,nötron ve elektron değerleriyle oynayıp bir maddeyi başka bir maddeye çevirme yeteneğine sahip olacak bundan dolayı bu makineye veya araca dönüştürücü diyebiliriz.
İlk etapta sadece basit atom çeşitlerini üretebilecek olan dönüştürücü zamanla bileşik element çeşitleride üretebilecek. İlk yapılacak dönüştürücü belki cern deneyindeki bir alan kadar yer kaplayacak ama gelişen teknolojinin yardımıyla dediğim gibi ilerleyen zamanlarda her eve bile girecek bu araç. Çalışma sistemini örneklerle anlatacak olursak bir kaya kütlesini atomlarına ayırarak ve atom seviyeleriyle oynayarak oksijene çevirebilecek. Neden oksijen örneğini verdim ilk önce biliyormusunuz? Çünkü ilerleyen zamanlarda doğal enerji olan linyit,kömür ve petrol tükenecek , nüfus patlaması ve aşırı nükleer enerji kullanımı dünyanın doğal dengesini en dibe vuracak hatta şuan atmosferde bulunan oksijen oranı ilerleyen tarihlerde tehlike sınırının bile altına inecek. İşte o zaman dünyanın imdadına yetişecek en önemli araç olan dönüştürücü insanoğlunun kaderini belirleyecek. Sadece ilerleme orantısı yaparak ileride bu teknolojiyi kullanacağımızdan eminim belki biz bu aracı göremeyeceğiz belki torunlarımızın torunu yada onların torunları dönüştürücü ile muhakkak buluşacaklardır.
Dönüştürücü insanoğlunu uzaya açılmasındaki en büyük yardımcı olacak, binlerce yıl sonra yapılanan gezegenlerde temel ihtiyaçlar için gereken oksijen , su ve çeşitli ihtiyaçların kaynağı olacak ve belki ileride insanoğlu yaşam şartlarına uygun olan samanyolu sistemindeki tüm gezegenlere ayak basacaktır..
KAYNAKLAR:1- kuantum teorisi 2- genel fizik yasaları 3-genel kültür ansiklopedileri
TURAN ZENGİN

13 Şubat 2011 Pazar

Doğadaki Amonifikasyon ve Azot Döngüsü Hakkında

Azot da karbon, hidrojen ve oksijen gibi canlıların yaşamı için kaçınılmaz temel elementlerdendir. Canlıların yapı taşını oluşturan nükleik asitlerin ve proteinlerin yapısında bulunur. Organizmalar, temel kaynağı atmosferdeki CO2 olan karbon miktarının (0.003-0.004) aksine, azotça zengin (%79) bir atmosferde yaşamaktadırlar. Bununla birlikte, CO2 bütün yeşil bitkisel organizmalar tarafından gaz halinde atmosferden alınarak kullanılabilirken, azot çok az organizma tarafından gaz haliyle alınarak kullanılabilmektedir. Karbonun aksine, ekosistemlerdeki canlıların kullanabilmesi için öncelikle atmosferik azot gazının inorganik formda fikse edilmesi gerekmektedir. Azot gazının çeşitli şekillerde bağlanarak kullanılabilir bileşikler haline dönüşmesi olayına fiksasyon denir. Fiksasyon sonucu elde edilen inorganik form genellikle amonyak ve nitrattır. Dünyadaki azot fiksasyonu, bazı canlılar tarafından (Rhizobium, Azotobacter, Oscillatoria, Anabeana) biyolojik süreçlerle gerçekleşebildiği gibi, fizikokimyasal (şimşek, yıldırım gibi etkenlerle azotun nitrata dönüşümü) ve endüstriyel süreçlerle (sentetik nitratlı gübre üretimi) de gerçekleşmektedir. Yapılan hesaplamalara göre yıllık azot fiksasyonunun en önemli miktarını biyolojik fiksasyon oluşturmaktadır. Gübre üretimi ile yapılan sunni fiksasyon, biyolojik fiksasyonun yaklaşık yarısı; şimşek, yıldırım ve yanardağ hareketleri gibi fizikokimyasal yolla oluşan fiksasyon ise yaklaşık 1/8'i kadardır.Biyolojik fiksasyon yapan Rhizobium cinsi bakteriler, bazı baklagillerin kökünde simbiyotik olarak yaşamaktadır. Sucul ekosistemlerdeki biyolojik azot fiksasyonunun çok önemli bir kısmı Anabeana ve Oscillatoria cinsi mavi-yeşil algler tarafından gerçekleştirilmektedir. Toprakta ise Azotobacter ve Clostridium cinsi bakteriler önemli derecede biyolojik fiksasyonu gerçekleştiren canlılardır (Kormondy, 1984). Azot döngüsünün anlaşılabilmesi için bazı süreçlerin bilinmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Bunlar;

Amonifikasyon: Toprağa düşen protein ve nükleik asit içeren organik artıklar, topraktaki ayrıştırıcı gurubu saprofit bakteri ve mantarlar tarafından parçalanarak amonyağa (NH3) dönüştürülür. Bu olaya amonifikasyon denir. Bu esnada enerji elde ederler ve bu enerjiyi kendi biyolojik aktivitelerinde kullanırlar.

Nitrifikasyon: Nitrifikasyon, amonyak (NH3) veya amonyumun (NH4) önce nitrite (NO2), sonra da nitritten nitrata (NO3) dönüşüm sürecidir. Bu süreçlerden ilki Nitrobacter, ikincisi ise Nitrosomonas tarafından gerçekleştirilir. Bu iki cinse ait bakteriler kemosentetik bakterilerdir. Bu süreçlerde elde ettikleri enerji ile besin üretirler.

Denitrifikasyon: Nitrifikasyonun tersi süreçlerle azotun gaz haline dönüştürülmesi sürecidir. Pseudomonas cinsi bakteriler ve bazı mantarlar tarafından gerçekleştirilen bir süreçtir. Bu süreç sonunda azot gaz halinde tekrar atmosfere geçer.

Fiksasyona uğramış olan azotun, diğer canlılar tarafından kullanılabilmesi için öncelikle bitkiler tarafından alınarak özümlenmesi (organik bünyeye katılması) zorunludur. Her ne şekilde olursa olsun, fiksasyona uğrayarak toprağa ve suya karışan nitrat formundaki inorganik azot (NO3), suda erimek suretiyle bitkiler tarafından "alınabilir. Bitkiler tarafından emilen nitrat, protein ve nükleik asit gibi biyomoleküllerin üretiminde kullanılır. Böylece azot, abiyotik çevreden biyotik unsurlara geçmiş olur. Bitkilerden beslenme yoluyla tüm canlılara ulaştırılır.

Toprağa düşen her türlü bitkisel ve hayvansal organik artıklar, önce topraktaki ayrıştırıcı grubu bakteri ve mantarlar tarafından amonifikasyona uğratılır. Bu işlem sonucunda amonyak (NH3) ve amonyumun (NH4) açığa çıkar. Sonra da bunlar bakteriler tarafından nitrifikasyona uğratılarak nitrat formuna dönüştürülür. Topraktaki nitratın bir kısmı tekrar bitkilerce alınırken, bir kısmı da bazı bakteriler tarafından denitrifikasyona uğratılarak azot gazı (N2) şeklinde atmosfere döndürülür. Azotun bu şekilde, çevreden canlı unsurlara, canlı unsurlardan da tekrar çevreye geçmesine azot döngüsü denir.





Doğadaki Madde Ve Hidrolojik Döngüler Hakkında



Hidrolojik Döngü (Su Döngüsü Nedir), Doğadaki Madde Döngüleri
Suyun ekolojik önemi çok yönlüdür. En önemli yaşam kaynağı olan su, organizma vücudunun ortalama %70'ini oluşturmasındaki önemli rolünün yanı sıra, biyolojik aktiviteler için gerekli ortamı sağlamaktadır. Denizler, karalar ve hava arasındaki su alışverişi, yeryüzünde yaşamın var olmasını sağlayan koşulları sürekli kılar. Ayrıca, aşındırma ve çözme gibi özellikleriyle, besin elementlerinin taşınmasında vasıtadır. Bunlarla beraber, suyun ekosistemler için temel önemi, fotosentezde ham materyal olması ve enerji transferindeki rolünden kaynaklanmaktadır.

Hidrolojik döngünün (Doğada Su Döngüsü) diğer madde döngülerinden farkı, döngü sürecinde suyun sadece fiziksel değişime uğramasıdır (katı, sıvı, gaz). Hidrolojik döngünün temelini, suyun güneşten sağlanan enerji ve yerçekimi etkisiyle, yeryüzü ile atmosfer arasındaki yağış ve buharlaşma yoluyla olan değişimi oluşturmaktadır. Toplam yağışlar toplam buharlaşma ile dengelendiğinden, döngü dengeli bir durumdadır. Bu yüzden dünyada var olan suyun miktarı, milyonlarca yıldır çok fazla değişmemiştir. Doğanın çeşitli kısımlarında çeşitli şekillerde dağılmış olan suyun en önemli kaynağını (%97), denizler ve okyanuslar oluşturmaktadır. Kalan kısım ise kutuplarda, yüksek dağlar üzerindeki sürekli kar bölgelerinde depolanmış haldedir. Çok az kısmı ise göllerde, nehirlerde, yer altı kaynaklarında, canlılarda ve atmosferde bulunur. Döngü sürecindeki su hareket eder, fiziksel formu değişir, bitkiler ve hayvanlar tarafından kullanılır, fakat gerçekte asla yok olmaz.

Canlılar mevcut sudan her zaman doğrudan faydalanamazlar. Faydalanmayı sınırlandıran birçok faktör vardır. Örneğin denizlerdeki suyun tuzlu olması, kutuplardaki suyun donmuş olması, vs. Bu yüzden canlıların doğrudan yararlanabileceği su, toplam suyun ancak %2.6'sı kadardır. Gerek bitkiler, gerek hayvanlar gerekse diğer canlılar, çevrelerinden alıp kullandıkları suyu, terleme veya dışkı yoluyla tekrar çevreye verirler.


 

Suyun halleri



Su yerkürede değişik hallerde bulunur: su buharı, (bulutlar), su (denizler, göller), buz (kar, dolu, buzullar) gibi. Su sürekli olarak su döngüsü olarak bilinen döngü içinde değişik fiziksel hallere dönüşür.
Snowflakes (Kartaneleri) ,Wilson Bentley, 1902.

Gökkuşağı, yağmur damlacıklarının doğal optik prizma özelliği ile ışığın yansımasından oluşur.
Yağışın insanlık ve tarım için öneminden dolayı, değişik biçimlerine farklı isimler verilmiştir: çoğu ülkede genel ismi yağmur'dur, dolu, kar, sis ve çiy diğer örneklerdir. Uygun şartlar oluştuğunda, havadaki su damlacıkları güneş ışığını kırarak, gökkuşağı oluştururlar.

Temel olarak, su akışı, nehirler ve tarım için su ihtiyacı gibi, insanlık tarihinde büyük roller oynamıştır. Nehirler ve denizler, ticaret ve ulaşım için elverişli yollar sunmuştur. Su akışı, erozyon etkisi ile çevrenin şekillenmesinde büyük roller oynayarak, vadiler ve deltalar oluşmasını sağlamış ve insanların yerleşimine uygun arazi ve alanlar meydana getirmiştir.

Su aynı zamanda zemine nüfuz ederek, yer altına doğru iner. Bu yeraltı suları daha sonra tekrar yüzeye çıkarak doğal kaynaklar, sıcak su kaynakları ve gayzerler oluşturur. Yeraltı suları, aynı zamanda ambalajlanarak maden suyu olarak satılmaktadır.

Su, kendi içinde farklı maddelerin koku ve tadlarını barındırabilir. Bu nedenle, insan ve hayvanların, suyun içilebilirliğini anlamak için duyuları gelişmiştir. Hayvanlar genel olarak, tuzlu deniz suyunun ve bataklık suyunun tadından hoşlanmaz, dağlardan veya yeraltından gelen saf kaynak sularını ararlar. Kaynak suyu veya mineral su diye bilinen tat, aslında suyun içinde çözülmüş olan minerallerin tadıdır. Saf su (H2O), tatsızdır. Bu yüzden, kaynak veya mineral suyunun saflığı diye bilinen şey, suyun içinde zararlı (toksik) maddeler, kir, toz veya mikrobik organizmalar olmadığını belirtir.



Katlı Oranlar Yasası

Katlı oranlar yasası, aralarında birden fazla bileşik oluşturan elementler arasında, birinin sabit miktarıyla, birleşen diğer elementin miktarları arasında tam sayılarla ifade edilen katlı orana denir. John Dalton tarafından bulunmuştur.

Yasa hakkında


1804 yılında bu yasayı bulan John Dalton, bileşiklerde elementler arasındaki kütle oranının korunmasına karşın bazen aynı elementlerin birbirleriyle birleştiklerinde farklı özellikler gösteren bileşikleri oluşturduğu gözlenmiştir. Örneğin karbon ve oksijenin birleşmesiyle özellikleri tamamen birbirinden farklı karbon dioksit ve karbon monoksit diye adlandırlan iki farklı ürün meydana gelir. Karbonmonoksit oldukça zehirli bir gazken karbondioksit soluk alıp verirken dışarı attığımız zehirli olmayan bir gazdır ve yeşil bitkilerin yaşamını sürdürmesi için gereken en temel elemanlardan biridir.


Aslında oksijen ile hidrojenin birlikte oluşturdukları birbirinden farklı iki form vardır. Biri su, diğeri hidrojen peroksittir. Hidrojen peroksidin yaklaşık %3'lük su ile seyreltilerek hazırlanmış çözeltisi eczanelerde oksijenli su olarak satın aldınabilen ticari bir üründür. Ayrıca özellikleri kesinlikle sudan çok farklıdır. Yalnızca karbon ve hidrojenden oluşmuş bileşiklerin sayısını ise tam olarak söylemek zordur. Bütün bu karmaşaya karşın Dalton şunu fark etti.


“ "Eğer bir element bir başka element ile birden fazla bileşik oluşturabiliyorsa elementlerden birinin sabit miktarı ile diğer elementtin değişen miktarları arasında basit ve tam sayılarla ifade edilebilen bir oran vardır." ”


Örneğin karbon dioksit-karbon monoksit örneğine geri dönersek, 44 karbondioksitte 12 gram karbon ve 32 gram oksijen vardır. Karbonmonoksidin 28 gramında ise 12 gram karbon ve 16 gram oksijen vardır. Her iki bileşikteki karbon miktarı 12 gramı için birinde 32 diğerinde 16 gram oksijen vardır. Birinci bileşikteki oksijen kütlesinin ikinci bileşiktekine oranı 32/16=2 dir. Bu Dalton'a kendi adıyla anılan Dalton Atom Teorisi fikrini verdi.

Sabit Oranlar Yasası

Sabit oranlar yasası, elementlerin birbirleri ile bileşik oluştururlarken belli oranda birleşmesine dayanan bir yasadır. 1799 yılında Joseph Proust tarafından bulundu.

Yasa hakkında


Elementlerin birbirleri ile bileşik oluştururlarken belli oranda birleştiklerini bulan Proust, bugün sabit oranlar yasası olarak bilinen yasa için aşağıdaki tanımı yapmıştır:


“ "Bir element başka bir elementle birleşerek bileşik oluşturduklarında bileşik içindeki elementlerin kütleleri oranı sabittir." ”


Buna göre; bir bileşik örneğin suyun 18 gramında 16 gram oksijen varken geri kalan 2 gramı hidrojendir. 9 gram su alınırsa bunun 8 gramı oksijen ve 1 gramı hidrojendir. Bu oran suyun ne şekilde elde edilmiş olursa olsun kesinlikle değişmez.

Zayıf Ve Kuvvetli Asit Ve Bazlar

Pearson Asit ve Baz Kavramı olarak da bilinir. Kimyada sıkça kullanılan bu teori; bir kimyasal reaksiyon sonucu oluşan bileşiklerin kararlılıklarının, reaksiyon mekanizmesının ve basamklarının belirtilmesinde kullanılır. Kimyasallar "Zayıf" veya "Kuvvetli", "Asit" veya "Baz" şeklinde ayrılırlar. "Kuvvetli"; kuvvetli ve iyonik yükü fazla olan ve az polarize olabilen türler için kullanılır. "Zayıf", büyük, iyonik yükü düşük ve oldukça fazla polarize olabilen türler için geçerlidir. Bu yük kriteri, bazlara göre asitlerde daha belirgindir.

11 Şubat 2011 Cuma

Saatin Saniye Göstergesi Ne İşe Yarıyor?

Bir süreyi ölçmek veya bir şeyi ayarlamak için saatimizin saniye göstergesine pek sık baktığımız söylenemez. Halbuki hemen hemen tüm kol saatlerinde saniye göstergesi vardır. Tık tık ilerleyen saniye göstergesinin belki de en önemli faydası, kımıldadıklarını gözle fark edemediğimiz o yavaş akrep ve yelkovanın yanında zamanın ne kadar hızlı akıp gittiğini bize göstermesidir.


Günümüzde özellikle erkek kol saatlerinde bırakın saniyeyi, onda birini bile ölçebilen göstergeler var. Aslında saniyenin onda birinin yaşantımızda ne derecede etkili bir zaman süresi olduğunun farkına varamayız. Atletizmde kısa mesafe koşucularının yaptıkları derecelerin değerlendirilmesi dışında pek karşımıza çıkmaz.


Saniyeden küçük zaman dilimleri biz insanlar için sıfır gibi bir şeydir. Bu süreleri insanlar son yüzyılın başından itibaren ölçmeye başladılar. Halbuki eski insanlar için zaman Güneş”in hareketi demekti. Hayat o kadar yavaştı ki dakikaların insan yaşamında hiçbir önemi yoktu.


Bırakın tarihteki güneş ve kum saatlerini, 18. yüzyıla gelene kadar kullanılan saatlerde bile dakikayı gösteren yelkovan yoktu. Saniye ibresinin konulması ise 19. yüzyılın ortalarına rastlar. Günümüzde fizikçiler saniyenin milyarda birini bile ölçebilmektedirler. Aslında çevremizde saniyede değil, saniyenin binde birinde bile çok şeyler olmaktadır. Bu sürede bir tren 2 - 3, uçak 25, ses 33 santimetre yol alır. Dünya yörüngesi üzerinde 30 metre ilerlerken aynı sürede ışık 300 kilometre uzağa ulaşır.


Canlılar dünyası için de saniyenin binde biri pek kısa bir süre sayılmaz. Henüz kan emmemişken, yani boş depo ile bir sivrisinek kanatlarını saniyede 1000 kere çırpar. Diğer bir deyişle saniyenin binde biri kadar bir zamanda kanatlarını kaldırır ve indirir.


İnsanlar çok kısa bir zaman süresini belirtmek için göz kırpma süresini esas alır ve "göz açıp kapayıncaya kadar" derler. Halbuki göz kırpma 0,4 saniye, yani neredeyse yarım saniye kadar sürer, ama bu arada sivrisinek 400 kere kanat çırpmıştır bile. Gelişen uçak teknolojisi sayesinde dünyada Güneş'in hareketlerine bağlı zaman kavramları da biraz kafa karıştırır hale geldi. Örneğin aralarında yeterli mesafe olan iki kent arasında batıya doğru uçan bir uçak, birinci kentten sabah 09:00'da kalkıp, binlerce kilometre yol katettikten sonra ikinci kente aynı gün yine sabah 09:00'da inebilir, tabii yerel saatle. Bu gelişmeler doğrultusunda zamanı ölçmek için artık Güneş'e de güven kalmadı. Çünkü Dünya üzerinde 77. paralelde saatte 450 kilometre hızla batıya doğru uçan bir uçakta bulunanlar Güneş'in hiç batmadığını, gökyüzünde hep aynı yerde asılı kalmış olacağını göreceklerdir. Bunun nedeni 77. paraleldeki bir noktanın, dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşü sırasında saatte 450 kilometre hızla doğuya doğru yol almasıdır. Yani gökyüzündeki Güneş ile uçağın hızları aynıdır.


Yeryüzünden 250 - 300 kilometre yükseklikte bulunan astronotlar için Güneş 24 saat boyunca 16 kez doğar ve batar. Çünkü uzay aracı Dünya çevresindeki bir dönüşünü yaklaşık 90 dakikada tamamlar.

Elmas Gibi Değerli Bir Taş Cam Kesmede Nasıl Kullanılıyor?

Antik Çağ'da elmasın insanları görünmez yaptığına, kötü ruhları kovduğuna ve kadınları cinsel açıdan etkilediğine inanılıyordu. Günümüzde ise mücevherlerin bu kraliçesi, aşkın, çekiciliğin ve zenginliğin simgesidir.


Elmas aslında saf karbondan başka bir şey değildir. Elması yakabilecek yüksek ısıya çıkılabilse hiç kül bırakmadan yanar. Tamamen karbon olan yapısına rağmen mineraller içinde en serti olanıdır. Genelde renksizdir ama hafif sarımsı gri veya yeşilimsi de olabilir. Işığı kırma, yansıtma ve renk dağıtma özelliği kuvvetlidir. Bu özelliklerinden dolayı çok kıymetlidir. Elmasın değeri rengine, saflığına ve işleniş şekline de bağlıdır. Peki elmas bu kadar değerli ve az bulunan bir mineral ise nasıl oluyor da cam kesmede, sert metalleri işleme ve delmede, torna ve matkap uçlarında bol miktarda kullanılabiliyor? Nasıl oluyor da en küçük bir parçası bile bir servet olan bu taş köşedeki camcının cam kesme bıçağının ucunda bulunabiliyor?


Aslında elması iki ayrı şekilde düşünmek gerekmektedir: Süs taşı olarak ve endüstride. Süs taşı olan elmasın değeri dört “C” ile belirlenir. Bunlar; “Carat=ağırlık”, “Clarity=şeffaflık”, “Colour=renk” ve “Cut=işleniş”dir. Doğada bulunan elmasın büyüklüğü çok seyrek olarak bir santimetrenin üstündedir. Bugüne kadar bulunan en büyük elmas 621 gram gelen Cullian'dır. Süs taşı üretimlerinin yan ürünleri ile süs eşyasına uygun olmayan doğal elmaslar endüstride değerlendirilmektedir. Piyasadaki elmas uçlar aslında elmas kumu olarak adlandırılan bulanık elmaslardır. “Karbonado” denilen bu ince taneli, kok görünümlü elmaslar sondaj makinelerinde en sert taşları bile delmede kullanılabilirler. Endüstrinin bu tür elmas uçlara olan talebi devamlı artarken, üretimin artmaması yapay elmas üretimini gündeme getirmiştir. Yapay elmas üretme tekniğinde prensip, yüksek basınç ve sıcaklıkla grafiti elmasa dönüştürmektir. Daha düşük basınçta da, gaz fazındaki karbondan yapay elmas elde edilebilmiş olup lens ve cam kaplamalarında, hoparlör diyafram kaplamalarında (paraziti azaltmada), optik aletler ve transistör telleri üretiminde ve diğer bir çok değişik alanlarda kullanılmaktadır. Süs elması olarak da 0,2 gramın üstünde yapay elmaslar elde edilebilmiştir ama maliyeti doğal elmas fiyatından on kat daha pahalıya gelmektedir.


Peki, elmas ile pırlanta arasında ne fark var biliyor musunuz? İkisinin de aslı aynı, yani karbon kömüründen farksız taş parçaları. Çok yüksek basınç ve sıcaklıkta, yerin 150 - 200 kilometre derinliklerinde kristalleşmiş, daha sonra volkanik patlamalarla yeryüzüne itilmiş saf karbondan oluşmuşlardır.


İşte bu saf karbon, kesim veya şekline göre elmas ya da pırlantaya dönüşür. Pırlanta daha parlak, kesim oranı daha fazla ve alt kısmı kubbe gibidir. Elmasın alt kısmı düz ve yüzey sayısı 12 ile 37 arasında değişirken, pırlantanın kesimi daha zordur ve yüzey sayısı 57'dir. Yani pırlanta elmastan daha değerlidir, daha ince isçiliktir.

Bardaktaki Buzlar Niçin Birbirlerine Yapışırlar?

Buzun erimesi için sadece sıcaklık değil basınç da önemlidir. Dağlardaki buzulların sık sık kayma nedenleri de budur. Buzulun muazzam ağırlığının yarattığı basınç en alt tabakaların erimesine, orada kaygan bir su tabakası oluşmasına neden olur.


Genellikle yemeklerde içkiye veya suya atılmak için bu küpçükler bir kap içerisinde getirilir. Bir süre sonra bir tanesini almak istediğimizde, bir kaçı birbirlerine yapışmış olarak gelirler, bunları birbirlerinden ayırmak da hayli zor olur.


Bir kabın içinde veya bardakta bulunan bazlar üst üste yığıldıklarında her biri altındakine değdiği noktada bir basınç oluşturur ve bu noktadaki çok küçük bir kısım erir. Buradan hareket eden su çok az yanda bu iki buz küpçüğünün birbirine en yakın olduğu noktada tekrar donar, iki küpçük arasında sanki kaynak yapılmış gibi çok güçlü bir bağ oluşturur. Artık ikisi tek bir parça gibi olduklarından bu noktadan tekrar erimeleri de mümkün değildir. Bir buz küpünü buzluktan doğrudan elimizle almaya kalkıştığımızda da elimize yapışır. Bu nedenle buzlukta suyu dondurmada kullanılan kapların çoğu plastiktir. Peki elimizi veya dilimizi bir buz parçasına veya çok soğuk bir metal yüzeye değdirince niçin yapışıp kalıyor? Bunun nedeni parmaklarımızın ve dilimizin ucunda daima çok ince bir nem tabakasının olmasıdır. Bu tabaka çok soğuk bir cisimle temas ettiğinde anında donar. Örneğin çok soğuk, sıfırın altındaki bir sıcaklıkta bir bayrak direğine dilinizle dokunursanız, metaller çok iyi iletken olduklarından direk hemen üzerindeki ısıyı dilin üzerindeki nem tabakasına yansıtır, dilin üzerindeki bu nem tabakasının donmasına sebep olur. Artık direk ile dilin arasında her iki yüzeye de yapışmış buzdan bir bağ vardır.


Sonuç olarak çok soğuk havalarda dilinizle metal yüzeylere dokunmayın. Belki dilinizi çekerek kurtarabilirsiniz ama bir daha ömür boyu yediklerinizden tat alamazsınız.

Nöbetçi Kulübelerinde Niçin Kum Torbaları Var?

Nöbetçi kulübeleri çevreyi iyi gözetleyebilmek için zeminden yüksekte inşa edilirler dolayısıyla iyi bir hedeftirler. Buradaki nöbetçileri olabilecek ani bir silahlı saldırıdan koruyabilmek için etrafına belirli yükseklikte kum torbaları dizilir. Bu kum torbaları bir çok kişiye biraz ilkelmiş gibi görünebilir ama bir çok malzemeden daha iyi ve daha pratik kurşun geçirmez siperlerdir.


Kumun kurşun geçirmemesinin sırrı kum taneciklerindedir. Boyları 0,05 milimetreden 2 milimetreye kadar değişen kum tanelerinin şekilleri köşeli, yuvarlak veya karışıktır. Bu şekilleri nedeni ile bir torbaya doldurulan kum taneleri arasında boşluklar kalır ve bu boşluklar birbirleri ile bağlantılıdırlar.


Kum torbasına büyük bir kinetik enerji ile giren merminin enerjisi, aradaki bu boşluklar nedeni ile anında binlerce kum tanesine aktarılır. Her aktarışta diğer tanelere daha azalarak geçen enerji kısa sürede sönümlenir. Kinetik enerjisini aniden bu şekilde kaybeden mermi de daha kum torbasını delip çıkamadan durup kalır. Aslında kurşun geçirmez camlarda da prensip aynıdır. Bu tip camlar, cam ve plastik, bir çok tabaka halinde, sandviç şeklinde sıkıştırılarak imal edilirler. Bir bakıma arabaların ön camlarına benzerler ama burada tabaka sayısı çok fazladır.


Kurşun bu tip bir cama çarptığında tabakaları tek tek delmeye başlar. Son tabakaya gelene kadar mermi bütün momentini ve enerjisini kaybeder. Enerji kimseye zarar vermeden cam ve plastik tabakalara geçer.

Cam Neden Saydamdır?

Cam şaşılacak derecede basit bir maddedir. Dünyanın her köşesinde rahatça bulunabilen kum, kuvars ve sodadan meydana gelmiştir. Fakat camın asıl şaşırtıcı özelliği ne tam bir sıvı ne de gerçek bir katı oluşudur. Aslında sıvıya daha yakındır, çünkü atomik yapısındaki düzen sıvılardaki rasgele düzeni andırır. Kumların atomlarının kristal yapısı ise düzgündür.


Katı bir cisimde atomların bir diziliş düzeni vardır. Yani bu diziliş düzeni belli aralıklarla kendini tekrarlar. Camda ise bu özellik yoktur. Çok kuvvetli mikroskoplarla yapılan incelemelerde bile camın yapısında hiç bir kristal oluşumuna rastlanmaz. Arada sırada görülen bazı kristaller ise camdaki kusurlardır.


Cama çok ağdalı bir sıvı diyebiliriz. O kadar ağdalıdır ki, normal dış etkenlerde bile şeklini değiştirmez. Bir sıvıda iç sınırlar bulunmadığından camın içinden geçen bir ışık demeti kırılma ve yansımaya uğramaz, doğrudan geçer. Bu nedenle bir cama baktığımızda arkasındakileri olduğu gibi görürüz. Işık sadece camın yüzeyini aşarken hafifçe kırılır.


Cam saydamdır, su da saydamdır, öyleyse donmuş su olan kar taneleri niçin beyazdır ve niçin kar örtüsü saydam değildir. Bir cismin üzerine gelen ışığın tümünü yansıttığında beyaz, hepsini tutup hiçbirini yansıtmadığında siyah renkle göründüğünü biliyoruz. Cam saydamdır ancak kırıldığında, tuzla buz olduğunda yerdeki küçük cam parçaları yığını beyaz renkte görünür, çünkü her bir cam parçası ışığı değişik yönde geçirmekledir. Kar tanelerinde de aynı şey söz konusudur. Minik taneler üzerlerine gelen ışığı her yöne gelişigüzel yansıtırlar. Bu nedenle kar taneleri de, kar örtüsü de beyaz renkte görünürler.


Benzeri durum tuzda da görülür. Tuz, her biri saydam olan küçük kristallerden oluşmuştur ama bunlardan büyük bir miktar bir kapta bir araya gelince gözümüze beyaz renkte görünürler.

9 Şubat 2011 Çarşamba

Deniz suyu neden tuzludur?

Yirminci yüzyılın başlarında bilim insanları bu konuyu çok basit bir şekilde açıklıyorlardı. Bu açıklamaya göre, her ne kadar nehirlerin suları tatlı ise de içlerinde bir miktar da erimiş mineral vardır. Yataklarındaki bu mineralleri ve içlerinde tuz bulunan kayaları erozyona uğratarak okyanuslara taşırlar. Bu mineraller içinde en çok olanı kimya dilinde sodyum klorür (NaCl) diye adlandırılan bildiğimiz sofra tuzudur ve bir daha karaya geri dönmez.


Bilim insanları bu teoriden yola çıkarak dünyanın yaşının da hesap edilebileceğine inanıyorlardı. Ancak nehirlerdeki tuz oranı ile okyanuslardaki tuz oranı mukayese edilerek yapılan hesaplamalarda dünyanın yaşı 300 milyon yıl çıktı. Dünyamız ise gerçekte 4,5 milyar küsur yaşındadır.


Ayrıca bu teoriye göre denizlerdeki tuzun her geçen yıl artması gerekir. Her ne kadar denizlerdeki tuz oranı bölgelere ve zamana göre değişiklik gösterse de içindeki belli başlı elementlerin yoğunluklarının yüz milyonlarca yıl hemen hemen aynı kaldıkları bilinmektedir. Öyleyse bu yüksek miktardaki tuz başlangıçta denizlere nereden gelmiştir? Bilim insanları da tam olarak bilemiyorlar ve emin değiller ama iyi bir tahminleri var.


Tuz iki çeşit atomdan yapılmıştır. Sodyum (Na) ve Klor (Cl). Bilim insanları Sodyum'un ilk teoride olduğu gibi nehirler yolu ile karalardan denizlere taşındığını, Klor'un ise dünya tarihinin ilk dönemlerinde, yer kabuğu ile yer merkezi arasında kalan katmanlardan, okyanusların diplerindeki çatlaklar ve volkanlar yolu ile denize karıştığını ve bu ikisinin birleşerek denizin tuzunu oluşturduklarını tahmin ediyorlar.


Ama hala niçin denizlerin gittikçe tuzlu olmadığının cevabını alabilmiş değiliz. Bilim insanları bunun açıklamasını da şöyle yapıyorlar: Tuz nehirler yolu ile denizlere ilave edilmektedir,ama aynı zamanda denizdeki diğer kimyasallarla birleşerek, okyanus tabanındaki kayalar tarafından emilerek veya deniz suyunun çözeltisinden ayrılıp çökelti haline gelerek bir şekilde deniz suyunun içinden eksilmektedir.


Yüz milyonlarca yıl, eksiltme ve ilave etme yolu ile deniz suyunun tuzluluk oranını hep aynı tutan bu müthiş ayar gerçekten çok etkileyici.

3 Şubat 2011 Perşembe

Ben, Madde ve Sonsuzluk

Bildiğimiz ve gördüğümüz herşeyin göründüğünden çok daha derin anlamlarının olduğu bir hayat, bir dünya ve evrende yaşamaktayız. Yüzeysel bakış açılarının son bulduğu yer olan metafizik dünyadan bahsediyorum. Tüm varlıklığımızla ilgili merakla aradığımız soruların cevabının gizlendiği alandan bahsediyorum. İlk bakışla edindiğimiz fikirlerden ve görünen evrenin ötesindeki derin evrenden bahsediyorum.


Tüm bildiğimiz değerlerin, kural ve kuramların geçersiz olduğu ve evrenimizin üzerinde kendini var ettiği metafizik evrenden bahsediyorum. Yanlız bu anlattığım, bilinmeyen metafizik evrenle ilgili bilgiler, real olmayan ama gerçek dışıda olmayan fikirlerin kabul ettiği ve anlattığı sonsuz dünya, biz o dünyanın içindeyiz ama bir türlü bağlantı kuramıyoruz değil mi? Acaba neden bağlantı kuramıyoruz ? Bağlantı yolları çok mu gizli? Yada çok basit biz mi göremiyoruz? Algılar ve düşünce sistemimiz bunları algılayacak yeteneklerden yoksun olabilir mi? Nedir bu içinden çıkamadığımız durum, herşeyin bittiği yerde başlayan metafizik dünyanın kapıları nerde acaba? Madde üzerinden yürütülen çalışmalar bu kapıyı aralayabilecek mi? Yada metafizik evrenin yani mananın işlendiği tasavvufa gerekenden fazla ilgi gösteremiyoruz mu? Daha derin bakış açıları acaba bize bu dünyayı yüzeysel anlatıyor olabilir mi? Evrendeki düzen veya bazıları için kaos, mutlak bir bilinç ve irade sonucu ise anlaşılmazlık bizim dar açıdan baktığımız anlamına geliyor olabilir mi? Yada sonsuzluk çukurundaki evrenimiz, bu çukurdaki tek gerçek olmayan olgu olabilir mi? Her şey atomdan ibaretse, atomda boşluktan meydana geliyorsa o zaman ne gerçek? Yada sonsuzluğun vücut bulma çabalarının bir parçası olabilirmiyiz? Hangi açıdan bakarsak bakalım biz, dünya ve evren yüzeysel değiliz çok deriniz hata bizim algılarımızın idrak edemeyeceği kadar.


Madde sinerjilerinin sonucu olan canlılar, içinde yaşadığımız dünya, dünyanın içinde bulunduğu evren ve bunları kontrol altında tutan bilinç, tüm bildiklerimiz bunlar bizi kontrol altında tutan güç, var oluşumuz gereği bizi bu algılardan yoksun bırakmış olabilir mi? Yada varlığımızla ilgili küçük veya tek bir sır hepimizin sonu olabilir mi? Eğer sonsuzlukta boşluklardan, içi boş olan atomlardan meydana gelmişsek demek ki bizi ayakta tutan bilinçtir ya da tüm evren bu gerçeklere rağmen yinede vardır. Evreni ve herşeyi yöneten bu muazzam bilinç neden kendi sırlarını ele versin ki yada bu eser, sahibi dışında deşifre edilemez ve içeriği öğrenilemez kurallarıyla donatılmış olabilir. Sonsuzluk çukurunda maddenin hiçlik içinde var olmasıyla biz kendi kural, ölçülerimizle ve rakamlar yardımıyla kendimize bir ömür biçtik buna da zaman dedik, zamanda yolculuk bile hayallerimizi süsledi yanlız gerçek olan sade akıllla düşündüğümüzde bile zamanın sadece madde olduğu gerçeği ortaya çıkmakta, madde olmadan önce olmayan zaman maddenin varlığıyla konumlandırıldı. Zamana sadece 3 boyutun varlığı veya sonsuzluktaki enerji alış-verişi ya da maddenin sonsuzluktaki direnişi veya maddenin devinimi de diyebiliriz. Eğer madde içi boş olan atomlardan meydana geldiyse yaşadıklarımız bir hayal mi? Biz mi gerçeğiz? Madde mi? Yoksa metafizik dediğimiz sonsuzluk mu? Madde boşluktan oluştuysa bu yaptığımız eylem ve fiillerimiz ne manaya geliyor? Yada hiç bir şey gerçek değil sadece sonsuzlukta bilinç alanları ile örülü bir düzenin içinde yaşadığımızı zan ediyor olabilir miyiz?


Düşüncelerimizin durduğu anlam ve manaların yetersiz kaldığı bir duvar beliriyor nasıl bir duvar mı ? Düşüncelerimizi odaklayamadığımız, son aşamalara geldiğimizi zan ettiğimiz anda tüm düşüncelerimizi savuran anlam kargaşaları yaşatan ama bir türlü tarif edemediğimiz bir duvar, buna yetilerimizin algı sınırıda diyebiliriz, tüm düşünce denemelerimizin son bulduğu yer, sonsuzluk ve metafizik sınırlarının bizdeki limitide olabilir bu duvar diye düşünüyorum.


Kaynak: zaman,sonsuzluk, 3 boyut için genel kültür ansiklopedi
Turan Zengin

25 Ocak 2011 Salı

Petrol ve Petrolün Oluşumu

Çok koyu renkli, özgün kokulu bir doğal mineral olan petrol katı halde çok uzun süredir bilinmekle birlikte, ilk olarak ancak 19. yüz yılın ortalarında abd’de, edwin drake’in kızılderililerin romatizma ve damla hastalığına karşı ilaç olarak sattıkları ‘taş yağı’nı yerin derinliklerinde aramayı düşünmesiyle ve ilk petrol kuyusunu açarak kaliforniya’daki ‘altına hücum’a benzeyen en büyük serüvenlerden birini başlatmasıyla, sıvı halde ele edilmeye başlandı. 1870’de john rockefeller, ilk petrol şirketi standart oil’i kurdu. 19. yüz yılın sonunda, petrolün sanayi yöntemleriyle çıkarılması, avrupa ülkelerinde ve rusya’ da da yaygınlaştı. ortadoğu’daysa petrol, ilk olarak birinci dünya savaşı öncesinde bulundu ve iran’da çıkarılmaya başlandı; onu ırak ve kuveyt izledi.


Petrolün oluşumu
petrol, deniz hayvanları, bitkiler ve plankton tipi organizma çökeltilerinin, deniz dibinde, kum içinde yavaş yavaş mayalanmasından doğmuş, kahverengiye çalan kara renkli, yağımsı bir maddedir. birkaç milyon yıl sonra,yer bilim tabakalarının kayması sonucunda bu hammadde, yerini karmaşık bir karbonhidrojen karışımına bırakmıştır. bu karışım, sıvı haldeyken petrolü, gaz haldeyken doğal gazı oluşturmaktadır.


milyonlarca yıl boyunca yer kabuğunun geçirdiği sarsıntılar, petrolün, doğduğu deniz kayaçlarından dışarı çıkmasına yol açmış, böylece komşu kayaçlara sızdıktan sonra açık havaya ulaşan petrol sızıntıları, bitüm örtüleri oluşturmuştur. ama genellikle, geçirimsiz sert kayaçlarla karşılaşarak, alttaki tabakalara sızıp kararlı bir hal almış ve yoğunluk sırasına göre yayılmış, böylece, sünger gibi gözenekli kayaçlar içine yerleşerek, ‘petrol yatakları’nın doğmasına yol açmıştır.


Petrolün aranması ve çıkarılması
bir yatağın yerini belirlemek için, havadan çeşitli fotoğraflarla bölgenin oluşumu incelenip, yüzeyden yada derinden alınan kayaç örnekleri, x ışınlarıyla kimyasal çözümlemeden geçirilir. kayaç tabakalarının konum ve doğasını belirlemek için sismik yöntemlere baş vurulur; dinamit patlatılarak küçük çaplı yer sarsıntıları yaratılır ve sismograf üzerindeki kayıtlar incelenir. ayrıca, magnetometre, gravimetre, geiger sayacı gibi araçlardan yararlanılır. yatağın yeri belirlendikten sonra, yer kabuğunu delecek güçte kuyu açma gereçleriyle çalışmalara başlanılır ve büyük bir kule kurulur.


40-50 metre yüksekliğinde olan petrol kulesi, 100 tonu aşan ağırlıkta donanım taşır. bir matkap, 9 metre boyunda içi oyuk çelik çubuk dizisinin ucuna bağlanır. bu çubuklar, derine inildikçe birbirlerine vidalanır.yüzeyde dakikada 50-250 turluk hızla döndürülen bir dönel tabla, matkabın çalışmasını sağlar.


kuyu açma sırasında çubukların içinden özel bir çamur yollanır; delme noktasına ulaşan çamur, o yeri yağlar; araçları soğutur ve matkap ağzında toplanan döküntülerin boşalmasını sağlar. ayrıca, ağırlıyla petrolün yada gazın fışkırmasını engeller.


petrol derinliğine ulaşıldığında, kuyu ağzına sağlam bir kapak yerleştirilir. bu kapağın, yatak basıncına dayanacak ve gaz yada petrolün ölçülü bir basınçla akışını sağlayacak nitelikte olması zorunludur.


iran’da açılan ilk kuyudan (1980) petrol 350 metre yüksekliğe kadar fışkırmıştır; günümüzde böyle bir fışkırma kaza sayılır ve bir vanalar düzeniyle kuyu kapatı- larak, aşırı petrol akışı önlenilir.


insanoğlu, beş kıtada da petrol bulduktan sonra, ‘kara altın’ bakımından zengin yeni bir alan olan deniz dibi yataklarına da el atmış, sözgelimi kuzey denizinde, pek çok kuyu açılmıştır. kuleler, kuyu açma platformunu oluşturan dev dubalarla yada kazık ayaklarla su üstünde tutulmaktadır.


200 metreyi aşan derinliklerde, yalnızca kuyu açma gemileri çalışabilir. gemi, gövdesine yerleştirilen ses ötesi vericiler sistemiyle, demir atmadan su üstünde durabilir.


Petrolün taşınması ve işlenmesi
petrol çıkarılır çıkarılmaz boru hatlarıyla ya da tankerlerle rafinerilere ulaştırılır.


petrol yataklarından çıkan ham petrol, rafinerilerde elde edilen ürünlerden ( akaryakıt, yağ ) çok değişiktir. ham petrol, yataktan yatağa ayrılık gösteren bir çok hidrojen karbürün karışımıdır. çok büyük moleküllerden oluşan ‘ağır’ hidrojen karbürler, bitüm ya da parafin gibi aşağı yukarı katı olan maddeler verirler. daha küçük moleküllerden oluşanlar ise, gazları sağlarlar. dolayısıyla, ham petrolün, katkı maddelerinden arındırıldıktan sonra, çeşitli hidrojen karbürlere ayrıştırılması gerekir. bu nedenle, 40-60 metre yükseklikteki kuleler- de kısmi ( ayrımsal ) damıtmadan geçirilir. petrolün bileşenleri, kaynama noktasına getirilip ayrıştırılır.


kulelerin çeşitli katlarında gazlar ( propan ya da bütan ), renksiz benzin, hafifçe sarı renkte kerosen ya da gaz yağı ( uçaklarda kullanılır. ), daha koyu sarı mazot ( dizel yakıtı ) toplanır. kulenin altında ise, ham petrolden daha kalın bir çökelek kalır.


yakın döneme kadar fuel oil ve ağır mazotun ticari alanda değerlendirile- mediği günlerde benzinden daha bol miktarda ağır ürünler elde eden rafinerilerde, ağır moleküller kraking denilen bir işlemden geçirilmiştir.


bu işlem, sıcaklık ( 500 derece dolayında ) ve basıncın ( 50 kg / santimetre küp ) birlikte etkisiyle, ağır molekülleri kimyasal olarak parçalayıp, daha hafif moleküller ( gaz, benzin ) elde etmek için uygulanılır. bir başka işlem olan reforming ile de benzin gibi hafif maddeler, sözgelimi gazlar elde edilir.


damıtmadan sonra ortaya çıkan petrol ürünleri, katışıklardan ( kükürt, azot ) arındırılmıştır. bundan sonra benzin, sodyum hidroksit ya da sülfürik asit banyosunda yıkanır. gazlar temizlenir ve yağlar filtreler yardımıyla süzülür. böylece, çağdaş dünya ve sanayi için vazgeçilmez olan arındırılmış ürün elde edilir.


elde edilen ürünlerin kullanım alanları
petrolün bütün türevleri günümüzde büyük önem taşımaktadırlar ve her ürünün ya da yan ürünün bir kullanım alanı vardır. benzin, patlamalı motorlarda yakıt olarak kullanılır. ısıl gücü fazla olan kerozen ( metre küpte 10,5 termiden çok ) tepkimeli uçak yakıtıdır. gazyağı yanmalı motorlarda kullanılır. ( ağır yağlı diesel motorları ) ilk damıtma kalıntısı bir sıvı olan mazot, önemli bir yakıttır; çoğu durumda taşkömürü- nün yerini almıştır. yağlardan mekanik yağlamada yararlanılır. ham petrol, kimi kez, tedavide kullanılır ( uyuza karşı ovma işleminde, safra taşına karşı iç kullanımda ). parafinden kağıt üretiminde yararlanılır. vazelin, pomatların bileşimine girer. vazelin yağının büyük bir çözücü gücü vardır; kabızlığa karşı yararlı olduğu kadar, zehirsiz bir mikrop kırıcıdır da. katran tortusunun yüksek sıcaklıkta yükseltgenmesiyle elde edilen bitüm ya da asfalt, su geçirmez yol kaplamaları hazırlamaya yarar. petrol, kimya sanayisinin bir dalı olan petrokimya için de önemli bir hammadde kaynağıdır. ayrıca günümüzde petrolden, yapay lif, gübre, kozmetik ürünleri, filmler, plakalar, besin maddeleri, vb 80.000 ürün elde edilir. hidrojen karbür ( hidrokarbon ) ürünlerinin beslenmedeki önemi de gün geçtikçe artmaktadır.

Jeotermal Enerjinin Oluşumu

Yeryüzünde bütün volkanik bölgelerde ve hatta volkanik faaliyeti binlerce yıl önce sona ermiş bulunan yerlerde bile, sayısız sıcak su kaynaklarının bulunması, o yörede yüzeye yakın kayaçların altında ve daha derin yerlerde yüksek sıcaklığın varolduğunu gösteren delillerdir. Yerkabuğundaki ısı kaynağı mağmadır. Mağma içinde serbest kalan gazların basıncının zayıfladığı ve dolayısıyla volkanik faaliyet sona erdiği zaman, mağma yavaş yavaş soğumaya devam eder. Bu soğuma sırasında, büyük ölçüde su buharı olmak üzere, hidroklorik asit, CO2, hidrojen, amonyum klorür vb. gazlar ortaya çıkar. Bütün bu gazlar yer altı suyu zonu içindeki yarıklardan geçerek yeryüzüne ulaşır. İşte bu volkanik faaliyetler sırasında ortaya çıkan gazlar tarafından ısıtılan yer altı suyu ve diğer karışımlar, yeryüzüne sıcak kaynaklar olarak ulaşırlar. Yeryuvarlağının derinliklerindeki yüksek sıcaklık ile ilgili olan ve bu güçle ısınarak oluşan enerjiye jeotermal enerji adı verilmektedir.


JEOTERMAL ENERJİNİN KULLANIMI
Jeotermal enerjinin kullanılabilmesi bazı koşulların oluşmasına bağlıdır. Temel gereklilik enerjinin ulaşılabilir olmasıdır. ulaşılabilirlik, gözenekli veya çatlaklı yer içi oluşumlarında ısının taşınımı yada kayacın kendi ısı iletimi gibi doğal süreçlerle sağlanmaktadır. Yer içinde depolanmış ısının miktarı ve fiziksel büyüklüğü yeterliyse ve depo alanı yeryüzüne yakınsa, yüzeye bir ısı sistemi kurularak sıcak su ve buhardan enerji elde edilebilir.


Jeotermal enerjinin doğrudan olmayan kullanımı elektrik enerjisine çevrilmesiyle gerçekleştirilir. Jeotermal alana bir kuyu açılır ve kuyudan alınan buharın bir jeneratörü çalıştırması sağlanır. Hidroelektrik santrallerde yüksekten hızla düşen suyun enerjisinden yararlanıldığı gibi jeotermal tesislerde de buharın enerjisinden yararlanılır. Buhar bir türbine yollanır ve türbinin dönmesi sağlanır. Hareket eden türbin elektrik üreten bir jeneratörü çalıştırır. Bunun sonucunda da elektrik üretilir.


Jeotermal enerjinin doğrudan kullanımı ise konut ısıtması, seracılık ve endüstri için söz konusudur. Yüksek entolpili kaynaklar elektrik üretiminde kullanılmaya, düşük entolpili kaynaklar ise doğrudan kullanıma uygundur. Türkiye’deki jeotermal kaynakların önemli bir çoğunluğu düşük entolpili olduğu için doğrudan kullanıma daha çok öncelik verilmelidir. Doğrudan kullanımda verim daha yüksektir. Bu kullanım yollarından biri olan konut ısıtmacılığının tekniği ise; jeotermal suyun sıcaklığı ve bileşimi ile değişmektedir.


Örneğin 60-100 0C arasındaki bir jeotermal su ile ısıtma doğrudan yapılırken, suyun aşındırıcı (korrozif) maddeler içermesi ya da çökelme eğilimi taşıması durumunda ısı değiştirici gerekmektedir. Sıcak su ve buhar bu gibi amaçlarla kullanıldıktan sonra, atık suyun yok edilmesiyle süreç tamamlanır.


Dünyada mevcut jeotermal santraller 6.275 MW kurulu gücünde olup, bu santrallerden elektrik elde edilmesinde yararlanılmakta, ısıtma amaçlı kullanım ise 13.044 MW olmaktadır. Jeotermal enerjiden en fazla yararlanan ülkelerin başında İtalya, İzlanda, Yeni Zelanda ve A.B.D. gelmektedir. İzlanda da gereksinim duyulan enerjinin yaklaşık %20’si jeotermal enerjiden karşılanmakta ve ülke nüfusunun yaklaşık yarısı jeotermal enerji ile ısıtılan konutlarda oturmaktadır.


Ülkemizde 1200 sıcak su kaynağı mevcut olup, bunlardan 40 0C’nin üstünde jeotermal akışkan içeren, 140 jeotermal alan bulunmaktadır. Türkiye, jeotermal enerji potansiyeli yüksek olan ülkeler arasında 7. sırada yer almaktadır. Henüz bu potansiyelin %2,97’sinden yararlanılmaktadır. Özellikle Ege ve İç Anadolu bölgeleri jeotermal enerji yataklarının bulunabileceği alanların başında gelmektedir. Yapılan son araştırmalar Doğu Anadolu bölgesinin de jeotermal enerji yatakları bakımından oldukça zengin olduğunu ortaya koymuştur. Ancak bu potansiyelden henüz yeterince yararlanılamamaktadır.


Dünya standartlarına göre jeotermal kaynaklar; 150 0C’nin üstünde yüksek sıcaklık, 150-170 0C arasında orta sıcaklık ve 70 0C’nin altında düşük sıcaklık kaynakları olarak sınıflandırılmaktadır.


Türkiye’de elektrik enerjisi elde edilebilecek yüksek entolpili iki jeotermal saha Kızıldere ve Germencik’tir. Kızıldere – DENİZLİ jeotermal alanı 1968 yılında keşfedilmiştir. Türkiye’de ilk ticari jeotermal santral 1984 yılında burada kurulmuştur. İlk yıllarda bazı problemler doğurduysa da alınan tedbirlerle bu problemler aşılmıştır. Çanakkale – Tuzla sahasında 15 MW, Aydın – Germencik sahasında 100 MW gücünde jeotermal santraller kurulması için çalışmalar devam etmektedir. Geri kalan tüm jeotermal kaynaklar düşük entolpilidir, ama rezerv olarak oldukça büyüktür. Son yıllarda Simav, Kırşehir, Balçova ve Gönen gibi birçok yerleşim alanında merkezi sistemle ısıtma projelerinde jeotermal enerjiden yararlanılmaktadır.


Türkiye’deki jeotermal kaynakların büyük bir bölümü düşük entolpili olduğundan konut ısıtmacılığı açısından uygun kaynaklar olduğunu daha önce belirtmiştim. Fakat bu tip uygulamalar ülkemizde pek yaygın değildir.


Bu nedenle büyük önem taşıyan kentlerin ısıtılabileceği konusunda en kapsamlı uygulamalardan biri Ağrı’nın Diyadin ilçesinde gerçekleştirilmiştir. Diyadin jeotermal sahası 65 0C sıcaklıkta yüksek debide jeotermal akışkan üretimiyle Türkiye’nin ilk 15 sahası arasında yer almaktadır. Konutların ısıtılması çalışmalarına 1998 yılında başlanmış olup, sistemin büyük bir kısmı 1999 yılında tamamlanarak hizmete açılmıştır. Yöredeki sıcak su kaynaklarının genellikle fay hatlarının yakınlarında ya da fay hatları üzerinde yer aldıkları dikkati çekmektedir. Bu kaynakların çeşitli tarihlerde meydana gelen depremlerden değişik şekillerde etkilendikleri de dikkate alınırsa, sıcak su kaynaklarının çoğunlukla fay kaynağı olduğu söylenebilir.


1999 yılı Eylül ayı itibariyle şehirde, jeotermal enerjiden yararlanılarak ısıtılan konutların sayısı 1.000’i buluyordu. Birkaç yıl içerisinde ilçe merkezinde bulunan yaklaşık 3.000 konutun tamamının jeotermal enerji ile ısıtılması planlanmaktadır. Diyadin’de jeotermal kaynakların seracılığa uygulanabilirliği konusunda da çalışmalar başlatılmıştır. Bölgenin seracılık açısından uygun koşullara sahip olması ve mevcut seralarda oldukça verimli üretim olmasını sağlamıştır. Bu nedenlerle daha çok konut ve seranın ısıtılması için çalışmalar devam etmektedir.


Diyadin’de jeotermal enerjinin diğer bir uygulama alanını kurutma işleri oluşturur. Meyvelerin kurutulması ve konserve sterilizasyonu, deri kurutulması, mobilya ahşabı ve inşaat kerestelerinin kurutulması, selüloz ve kağıt endüstrisinde ağartma işlemi, şeker, ilaç, pastörize süt ve bira endüstrisi gibi birçok alanda uygulama imkanı vardır. Diyadin’de sıvılaştırılmış CO2 ve kuru buz üretim tesisi ile presipite kalsiyum karbonat üretim tesisi yapım çalışmalarına da başlanmıştır.


Diyadin ilçe merkezinde jeotermal enerjinin kullanılmasıyla ısınma giderleri büyük oranda azalmış (8 kat) ve sıcak su kullanımı içinde ek harcama yapmaya gerek kalmamıştır. Hava kirliliğinin büyük bir ölçüde azalması, toplum sağlığını da olumlu yönde etkilemiştir.


Son yıllarda kullanım alanları giderek çeşitlenen jeotermal enerjinin önemi daha da artmaktadır. Nitekim günümüzde seraların, konutların, havaalanı pistlerinin, yüzme havuzlarının ve hayvan çiftliklerinin ısıtılması, balık başta olmak üzere çeşitli yiyeceklerin kurutulması, deniz suyundan tuz elde edilmesi, sıvı CO2, kuru buz, sodyum klorür, presipite kalsiyum karbonat, çinko, bor gibi kimyasal maddelerin üretilmesi ve elektrik enerjisi üretilmesi gibi çeşitli faaliyet alanlarında yararlanılmaktadır.


Türkiye’de yaklaşık 5 milyon evin jeotermal enerji ile ısıtılabileceği ileri sürülmektedir. Bu tahmin gerçekleşirse başta İzmir, Bursa, Aydın, Erzurum, Sakar,a, Denizli ve Ağrı gibi kentlerinde yer aldığı 51 kent yerleşiminin ısıtılabilmesinde jeotermal enerji kullanılabilecektir.


Jeotermal Enerjinin Çevreye Etkisi
Jeotermal sistemlerde enerji elde edilirken önemli boyutlarda çevre kirlenmesi olabilir. Bu nedenle tesis kurulurken jeotermal kaynakların çevre üzerindeki etkileri dikkatle değerlendirilmelidir.


Jeotermal enerjiden elektrik elde edilen sistemlerin dönüşüm verimlilikleri düşük olduğu için, çevreye büyük miktarda ısı bırakılır. Atık ısı büyük bir alana yayılır ve yerel iklimde değişiklikler yapabilir. Ayrıca atıksıların borularla yakınlardaki akarsu ve göllere verilmesi de yerel ekolojiyi etkileyebilir. Isının bu şekilde çevreyi etkilemesi ve boşa harcanmasının önlenmesi, kaynağın kullanım çeşitliliğini arttırmakla olur. Çevreye verilerek harcanan ısı; konut ısıtması ya da proses ısısı olarak kullanmak amacıyla geri kazanılabilir.


Jeotermal kuyuların çevre üzerine diğer bir fiziksel etkisi de gürültüdür. Kuyularda çalışılırken gürültü 120 db.’i aşabilir. Bu gürültü, susturucu olarak adlandırılan atmosferik separatörlerle daha aza indirilebilir.


Jeotermal enerji santrallerinde gaz ve sıvıların bırakılması kimyasal kirlenmeye yol açar. Jeotermal enerji kullanılırken H2S ve CO2 açığa çıkar. H2S’ün kötü kokusu ve zehirleyici etkisi vardır.


A.B.D. ‘da H2S’ün jeotermal buhardan ayrılması zorunlu tutulmaktadır. CO2, jeotermal gazların en önemli bileşeni olup, toplam içinde %95 oranında bulunur. Atmosferde bu gazın artmasının en büyük nedeni fosil yakıtlardan enerji elde edilmesidir. Halbuki jeotermal enerji nedeniyle açığa çıkan CO2 miktarı oran olarak daha azdır. Türkiye’de jeotermal bir alan olan Kızıldere sahasında çıkan CO2’ın miktarı 750 g/kwh oranıyla oldukça yüksek olduğundan tamamı atmosfere verilmemekte ve önemli bir kısmından kuru buz elde edilmesinde yararlanılmaktadır.


Jeotermal atıksılarda bulunan kimyasalların etkisi daha da önemlidir. Toplam çözünmüş madde miktarı fazla olmasa da bor gibi bazı kimyasal maddeler bitkiler için tehlikeli olabilir. Son yıllarda yapılan çalışmalar sonucunda jeotermal atıksılardan silika, lityum, borik asit ve arsenik gibi kimyasal maddelerin ayrılabildiği belirlenmiştir.


Gelişen teknolojiye ve duyulan ihtiyaca göre atık su içindeki bazı kimyasal maddeler üretilerek, akışkan bu yönden de zararsız hale getirilebilmektedir. Ayrıca, atık akışkan dinlendirme havuzlarında bekletilerek bazı bileşenler havuzlarda çöktürülmekte ve su arındırılmaktadır. Denize yakın bazı jeotermal alanlarda ise, akışkan kimyasal yönden deniz suyu karakterindedir. Bu nedenle bazı durumlarda atık suyun denize gönderilmesi bir sorun yaratmamaktadır. Atık suyun yeraltına tekrar basılması ise, hem kirliliği önlemek hem de jeotermal rezervuarın hidrolik olarak beslenmesi açısından önemlidir. Bu nedenle birçok jeotermal alanda da bu yöntem uygulanmaktadır.


Jeotermal kuyu platformları için 1.000 – 2.500 m2 alana ihtiyaç vardır. ayrıca kuyulardan santrale giden ve buhar taşıyan borular oldukça büyük bir alan kaplar. Bu yüzden jeotermal santraller, tüm tesisleriyle benzer kapasitedeki fosil yakıtlı santrallere göre daha fazla yer kaplar. Bu sorun birçok platform açmak yerine tek platformda birçok eğik kuyu yapılarak en alt düzeye indirilebilmektedir.


Soğutma suyu tüketiminin çevreye etkisi de jeotermal santraller için önemli bir konudur. Yer altı su akışı üzerindeki potansiyel etkinin yanında, büyük hacimlerdeki suyun buharlaşması yerel iklimi etkiler. Su durumunun kritik olduğu yerlerde sulu soğutma yerine kuru soğutma tercih edilmelidir.


Atık su bazı durumlarda yüksek oranda çözünmüş madde içerebilir. Bu çözünmüş maddeler, soğuma etkisiyle çökelirler. Bu maddeler ne kimyasal olarak reaksiyona girerler ne de zehirlidirler; bu sebeple gömüldüklerinde bu sorun kolayca ortadan kaldırılabilir.


Jeotermal enerji, fosil yakıtların tüketimi ve bunların kullanımından doğan sera etkisi ve asit yağmurları gibi çevre sorunlarının önlenmesi açısından da büyük önem taşımaktadır. Bu durum öncelikle, jeotermal enerjinin çevre yönünden diğer enerji türlerine kıyasla sahip olduğu doğal üstünlüklerden kaynaklanmaktadır. Öte yandan jeotermal enerjinin kullanımıyla ilgili olarak söz konusu edilen çevre sorunlarının çözümü konusunda da son zamanlarda önemli gelişmeler sağlanmıştır.


Jeotermal Enerjiye Ekonomik Bakış
Jeotermal enerji kaynaklarının kullanımı sermaye yoğunlukludur. Böyle olmasının nedeni de, santral veya ısıtma şebekesi kurulması ve gelir akışından çok önce kaynağın aranması ve geliştirilmesi, özellikle de sondaj için önemli harcama yapılması gereğidir.


Jeotermal kaynakların geliştirilmesi ve verimli olarak kullanılabilmesi için büyük bir idari yapılanma gerekmektedir.


Bir jeotermal kuyunun maliyeti, açıldığı sahada karşılaşılan güçlüklere bağlı olarak değişebilir ve aynı saha içinde kuyuların üretimleri de büyük ölçüde değişebilir.


Jeotermal sistemlerin işletme ve bakım maliyetleri genelde, toplam maliyetin küçük bir bölümünü oluşturur. Ancak jeotermal akışkanın klorürler gibi aşındırıcı veya silika, karbonatlar gibi çökelme eğilimi taşıyan bileşenler ya da CO2 ve H2O gibi çözünmeyen gazlar içermesi bu maliyetleri büyük ölçüde arttırmaktadır.


Jeotermal santrallerin termik santrallerden temel farkı kazan sisteminin olmamasıdır. Dolayısıyla bu tip santrallerde yakıt masrafı yoktur. Diğer taraftan delinen kuyu maliyetleri ile bunların bakım ve onarım masrafları da yaklaşık olarak yakıt masrafına eşdeğer sayılabilir.


Fosil ve nükleer yakıtlarla karşılaştırıldığında; jeotermal santrallerin ısıl verimliliği daha düşüktür. Enerji santraline akışkan taşınırken, dönüşüm verimliliğinin düşük olması nedeniyle çok büyük debilerde sıcak su veya buhar gerekmektedir. Bu da çok sayıda üretim kuyusu demektir. Akışkan taşıma maliyetleri ise, bu kuyuların aralıklarına, kuyu başına üretim debisine ve santralin toplam akışkan gereksinimini belirleyecek kapasitesine bağlıdır.


Enerji üretim ünitelerindeki dış maliyet, çevrenin etkilenme maliyeti olarak kabul edilmektedir. Jeotermal enerjiden elektrik üretimi sırasında ortaya çıkan bu sosyal maliyet oldukça olumlu gözükmektedir. Fakat bu sosyal maliyet atıksıların nehirlere kullanılmayan CO2 ‘in havaya bırakılmasıyla çok artmaktadır.


Jeotermal enerjiyi güneş ve rüzgar gibi yeni enerji alternatiflerinden ayıran en büyük fark, elektrik ve ısı üretimi fiyatlarının ticari açıdan kabul edilebilir olmasıdır. Jeotermal enerjiyi konut ve proses ısı sistemlerinde kullanmak ise tüketici için yeniden yapılanma gerektirir.


KAPLICA TEDAVİSİNİN GENEL ETKİLERİ
Maden suyunun organizmanın iç düzen mekanizmasına normal işleyebileceği 37 0C –38 0C ‘deki banyo – içme – inkalasyon kürleri şeklinde seri uygulamalarıyla oluşan ekolojik etki kompleksine bağlı olarak ortaya çıkar.


Termal enerji unsurları belli süre ve şiddetle stessor olarak uygulandığında: Kişinin çevreye uyum kapasitesi artar, merkezi ve otonom sinir sistemi, hormon –enzim faaliyetleri uyarılır, vücut direnci metabolizma, organizma dengesi düzenlenir, kirlilik ve gürültüden arınmış kür merkezlerinde olumlu ruhsal değişimler görülür. İlaç, diyet, fizik tedavi rehabilitasyon, egzersiz, psikoterapi gibi tıbbi yöntemlerle birleştirildiğinde büyük önem taşır.


KAPLICA SULARININ İÇERİĞİNE GÖRE YARARLI OLDUĞU HASTALIKLAR VE SORUNLAR
Demirli Sular
a.Kanda mevcut demir oranını düzenleme ve zayıflığını giderme.
b.Romatizmal hastalıklar.


Arsenikli Sular
a.Bünyesel zayıflığı giderme.
b.Organizmayı güçlendirme.


İyotlu Sular
a.Solunum yolları rahatsızlıkları.
b.Kalp – dolaşım rahatsızlıkları.
c.Göz hastalıkları.


Kükürtlü Sular
a.Romatizmal hastalıklar.
b.Deri hastalıkları.
c.Kadın hastalıkları.
d.Göz hastalıkları.
e.Solunum yolu rahatsızlıkları.


Radyoaktif Sular (Radonlu Sular – Gençlik Suları)
a.Tüm organizmaların uyarılması, sinirsel ve bünyesel yorgunluk giderme.
b.Romatizmal hastalıklar.
c.Hormanal dengesizliklerin giderilmesi.
d.Kadın hastalıkları.
e.Kalp kan dolaşımı rahatsızlıkları.


Çamurlu Sular ve Çamurlar
a.Kadın hastalıkları.
b.Romatizmal hastalıklar.
c.Deri hastalıkları.
d.Sinir ve kas yorgunlukları.


Mineralize termal suların (Kaplıca Tedavi merkezlerinde) Kür Merkezlerinde kullanılarak yapılan uygulamalarda suların özelliklerine göre farklı etkinlikleri insan organizmaları üzerinde araştırılarak detaylı tespitler yapılmaktadır. Tıp biliminin gelişmesi ve balneotherapite uygulamalarında yetişen uzman hekim ve fizyoterapistlerin tedavi yöntemleri üzerinde araştırmaları devam etmektedir.


PAMUKKALE (HİERAPOLİS)
Dünyanın 7 harikasından biri olan, doğanın üstün güçleri tarafından yaratılan ve ülkemize hediye edilen, beyaz cennetimiz “PAMUKKALE” kaplıca tedavisinde en büyük potansiyele sahip bölgedir.


Bu bölge 1354 yılında meydana gelen şiddetli depremler yüzünden harap olmuş, bundan sonra insanların gezip gördüğü sularından şifa bulduğu arkeolojik ve doğal sit alanı şekline dönüşmüştür.


Suyun yüzeye çıktığı yerdeki sıcaklığı 35 derecedir. Bu su çeşitli radyoaktif maddelerin yanı sıra erimiş maddeler kalsiyum ve yüksek oranda karbondioksit içerir. Su belli süre aktığı yerde karbondioksit gazının uçması nedeniyle kireçli bir tortu bırakır. İşte bu tortular Pamukkale’nin ünlü travertenlerini oluşturur. Suyun deri, damar, göz hastalıkları ile kalp hastalıklarına iyi geldiği, insanı genç ve dinç tuttuğu bilinmektedir.


Suyun etkisinden faydalanabilmek için 1-2 hafta gibi bir süreyle vücudumuzu havuzlarda suyla temas ettirmek, bazen de gerektiğinde ağız yoluyla almak yeterlidir.


Pamukkale’nin suyundan insanların faydalanmasını gösteren fotoğraflar aşağıda sunulmuştur:


KARAHAYIT – KIRMIZI SU
Pamukkale’ye 5 km. uzaklıkta başka bir termal kaynaktır. Bu termal kaynak büyük oranda demir içerir. Suyun kırmızı renkli olması nedeniyle “KIRMIZI SU” adıyla da anılır.
Suyun kullanımıyla ilgili fotoğraflar aşağıda ve devam eden sayfada sunulmuştur.


Sonuç
Jeotermal sistemlerde entegrasyonun yani, jeotermal akışkanların çeşitli sıcaklık kademelerine göre farklı alanlarda değerlendirilmesi, jeotermal yatırımları daha ekonomik hale getirmektedir. Bunları en doğru şekilde kullanmak veya kullanılmasını teşvik etmek büyük ölçüde biz Çevre Mühendislerinin görevidir. Görevimizi yerine getirip gelecek nesillere daha güzel, daha iyi hayat standartlarına sahip bir çevre bırakmalıyız.

17 Ocak 2011 Pazartesi

Güneşin 1 milyon katı büyüklüğünde kara delik!

Amerikalı astronomlar, çok yakın genç bir galakside Güneş’in yaklaşık bir milyon katı büyüklüğünde bir kara delik keşfettiler.


Evren’in oluşumunun aydınlatılmasında yeni bir ışık olarak değerlendirilen keşfi yapan astronomlar, bir cüce galakside bu büyüklükte bir kara delik bulmanın sıradışı olduğunu belirterek, keşfin kendilerine kara deliklerin galaksiden önce oluştuğunu düşündürdüğüne işaret ettiler.


Çalışmanın eş başkanı Virginia Üniversitesi Astrofizik bölümünden Amy Reines, “Keşif, kara deliklerin gelişiminin galaksinin çekirdeğinin oluşumundan önce meydana geldiği yönündeki teoriyi desteklemekte” dedi.


İngiliz bilim dergisi Nature’un internet sitesinde de yayımlanan araştırmada, keşfedilen ve “Henize 2-10″ adı verilen genç galaksinin, Dünya’dan 30 milyon ışık yılı (bir ışık yılı 9,46 trilyon kilometre) uzakta bulunuyor.


Güneş’in yüz milyonlarca katı büyüklüğünde kara delikler, Samanyolu gibi birçok büyük galaksinin merkezinde yer alıyor.


Yaşı 13,7 milyar olarak hesaplanan bugünkü evrende, galaksinin kütlesi ile ortasında bulunan kara deliğin kütlesi arasında sabit bir oran bulunuyor.


Bu tip galaksilerin kütlesi, merkezlerindeki kara deliklerin kütlesinin bin katı civarında oluyor. Bu bağlantı, astronomları kara delikler ve galaksilerin karşılıklı gelişiminin birbirlerine sıkı sıkıya bağlı olduğunu düşündürüyor.


Uluslararası bir astronom ekibi, iki yıl önce bu oranı uygulayarak, genç galaksilerdeki kara deliklerin, evrenin oluşumunun başında daha büyük kütleleri bulunduğunu keşfetmişlerdi.


Amy Reines, bunun kara deliklerin kendilerini çevreleyen galaksilerden önce oluştuklarını gösterdiğini belirterek, bu durumun Henize 2-10′un keşfiyle de teyit edilmiş gibi göründüğünü kaydetti.


Araştırmanın diğer eş başkanı Virginia Üniversitesi Astronomi Profesörü Kelsey Johnson, “Bu galaksi muhtemelen evrenin başlangıcındaki galaksilere benziyor. Bu aşamada galaksiler tam oluşmaya başlıyor ve sıklıkla birbirleriyle çarpışıyorlardı” dedi.
cnnturk.com

16 Ocak 2011 Pazar

Bağıl nemlilik

Hava için kullanılan nemlilik terimi, havada bulunan su buharı miktarını ifade eder. ancak havada bulunan su buharı miktarı havanın sıcaklığı ile orantılıdır. hava ısındıkça havanın aldığı nem miktarı artar, soğudukça azalır.


bir hava kütlesinin bulunduğu sıcaklık derecesine göre alacağı en fazla nem miktarı veya nem sınırı vardır. bu sınıra havanın “doygunluk noktası” denir. bunun üzerindeki nemi hava ne alabilir ne de taşıyabilir. hava nem yönünden doygunluk noktasını aştığında yoğurma ürünü yağış başlar.


bağıl nem veya nispi nem, belli sıcaklıkta bir hava kütlesinde bulunan su buharı miktarının, o sıcaklıkta bir hava kütlesinin alabileceği en yüksek su buharı miktarına olan oranına denir. ifadeyi kolaylaştırmak açısından bu oran yüzde olarak ifade edilir.oran % 100 olduğunda hava alabileceği en yüksek nemi almış, yani en yüksek nem miktarına ulaşmıştır. nispi nem miktarı aynı zamanda havanın doygunluk durumunu ve doyma noktasına ulaşabilmesi için gerekli açığı da gösteriri.


bağıl nemin değerlendirilmesinde sıcaklığında dikkate alınması gerekir. çünkü bilindiği gibi havanın alabileceği nem miktarı sıcaklıkla artar. örneğin, erzurum’da 0c’de bir metreküp havada 2 gram nem taşıyan havanın bağıl nemi ile antalya’da 35c’de 12-13 gram nem taşıyan havanın bağıl nem değeri % 50 dolayındadır.


yıllık ortalama bağıl nem % 75’in üzerinde olmak üzere karadeniz ve marmara bölgelerinin kuzey kesimlerini kapsar. bunu 5 70-75 ile yine karadeniz bölgesinin güney kesimleri ve marmara bölgesi, % 65-70 ile ege, akdeniz kıyıları ve anadolu’nun kuzey kesimleri izler. daha sonra %55-60 ile iç anadolu’nun orta kesimi ve göller yöresi, en düşük bağıl neme sahip olan sahaları % 55 ile güneydoğu anadolu izler.


bu değerlere göre anadolu’nun iç kısımları, özellikle güney doğu anadolu ile kıyı bölgelerimiz arasında çok büyük farklar görülür. bilhassa, iç ve güney doğu anadolu’da yazın bazı günler bağıl nem% 65’in altına ve hatta şanlıurfa ve diyarbakır’da %1’e kadar düşer.


bağıl neme değerinde görülen bu büyük farklar. bölgelerimizi ilgilendiren hava kütleleri ile sıkı şekilde alakalıdır. nitekim yazın, karadeniz üzerinde karadeniz bölgesine ve iç kısımlara doğru ilerleyen çok nemli hava kütlesi, bağıl nemi artırır. ege ve akdeniz kıyılarında ise yine denizden gelen hava kütleleri sisli- puslu bir hava oluşturur. bilhassa yazın akdeniz’den toroslara doğru yönelen nemli ve sıcak hava kütlesi, akdeniz kıyı kuşağı boyunca bağıl nemi yükseltir.


bağıl nemin buharlaşma ve/veya terleme üzerindeki etkisi son derse büyük ve önemlidir. bu bakımdan en yüksek buharlaşma ve bitkilerde terleme; bağıl nemin yaz döneminde düşük olduğu iç, doğu ve güneydoğu anadolu’da oluşur. yağış miktarı az olmasına rağmen karadeniz’den gelen nemli havayı alan karadeniz ardındaki sahalarda terleme düşer. bu nedenle buralarda nemcil bitki toplulukları yetişir.


bağıl nem aynı zamanda günlük sıcaklık değişmelerini de kontrol altına almaktadır. şöyle ki bağıl nemin bilhassa yaz döneminde yüksek olduğu kıyı bölgelerimizde günlük sıcaklık değişmesi 10-15 c arasında oynarken, iç kısımlarda 20 c’e kadar çıkmaktadır.


Bulutluluk
ülkemizde, bağıl nem dağılışını andıran bulutluluk oranı en yüksek onda 6,5’in üzerinde olmak üzere karadeniz kıyılarında ve 5 – 5.5 ile kuzey anadolu’da olduğu görülür. en düşük değerlere ise ege, akdeniz sahil kuşağı ve güneydoğu anadolu’da rastlanır.


kışın ülkemizin hemen her tarafında bulutluluk oranı yüksek iken yazın bilhassa güney ve iç bölgelerimizde çok azalır. bununla beraber yazın karadeniz ve akdeniz bölgelerinin yüksek kesimlerinde ve bilhassa iskenderun körfezinde bulutluluk oranı artmaktadır. yaz mevsiminde marmara ve iç anadolu’da bulutluluk 2 -2.5’e düşer.


Sisler
görüş mesafesinin 1 km.nin altına düştüğü gün, sisli gün olarak kabul edilir. sis, bulutun yer yüzündeki görünüşü olup, boşlukta duran su damlacıklarından oluşur. sis; sakin havanın gece esnasında nemli havanın soğuması, sıcak bir zemin üzerinden soğuk havanın geçmesi veya soğuk bir zemin üzerinden soğuk bir havanın geçmesi ile oluşur. ayrıca yamaç boyunca yükselen havanın soğuması ile de sis meydana gelir.


yurdumuzda sis olayları, çoğunlukla sonbahar aylarında başlar ve kışın iç bölgelerimizde en yüksek seviyeye ulaşır.bu dönemden sonra soğuyan anadolu kara kütlesine, nemli ve ılık hava kütlesi geldiğinde sis oluşumu başlar. kış döneminde karla örtülü olan anadolu kütlesi üzerinde zemin radyasyon sisleri sık sık oluşur. yani çok soğuk olan zemine az soğuk olan hava kütlesi çarptığında sisler görülmeye başlar ve antisiklonsal rejim altında günlerce devam eder. hatta bu dönemlerde ağaçların dalları üzerinde kırç ile oluşur. bunun nedeni, zeminin havaya göre çok soğuk olması ile hava bünyesindeki nemin buz haline dönüşmesidir.


yazın ise öğleden sonra özellikle karadeniz bölgesi’nde 500 m.den yüksek kısımlar, toros dağlarının özellikle nur dağlarının iskenderun körfezi’ne bakan yamaçları sisli geçmesi, bu dönemde sıcak ve nemli hava kütlesinin yamaçlar boyunca yükselerek soğuması ile ilgilidir.


Buharlaşma
buharlaşmanın miktarını; sıcaklık ve havadaki bağıl nem miktarı tayin eder. bu nedenle, sıcak ve karasal, yani bağıl nem yönünden düşük olan güneydoğu anadolu’da yıllık ortalama buharlaşma 2000 mm.nin üzerindedir. buharlaşma, ülkemizin bağıl nem yönünden zengin sayılan kuzey ve kuzey batı kesimlerine doğru tedricen azalır.bağıl nem ve bulutluluğun fazla olduğu karadeniz kıyı kuşağında buharlaşma 600 mm.ye düşer.


buharlaşmanın en fazla olduğu devre, bağıl nemin düşük ve sıcaklığın fazla olduğu yaz aylarıdır. nitekim, iç kısımlarımızda yaz döneminde aylık buharlaşma miktarı 200 mm.ye ulaşır. burada belirtilmesi gereken en önemli husus, karasal ve yüksek olan sahalarımızda buharlaşmanın yüksek olmasıdır.örneğin; ağustos ayında konya’daki buharlaşma ile erzurum’daki buharlaşma miktarı hemen hemen birbirine eşit durumda olup 200 mm civarındadır. ülkemizde bağıl nemle buharlaşma arasında meydana gelen büyük farklar, yazın bariz olarak görülür. nitekim, yazın aşağı yukarı aynı enlemde olan mersin’de buharlaşma 600 mm.nin üzerinde iken, şanlıurfa’da 1800 mm dolayındadır. bu büyük fark, yaz döneminde mersin’de bağıl nemin % 60’ın altına düşmemesi, buna karşılık urfa’da bağıl nemin % 1’e kadar düşmesinden kaynaklanmaktadır.


karadeniz bölgesi hariç, yazın bütün bölgelerimizde kuraklık söz konusudur. nitekim kuraklık, en fazla güneydoğu, iç anadolu, ege ve akdeniz kıyılarında kuvvetle hissedilir. ancak ege ve akdeniz kıyılarında yazın bağıl nemin yüksek olması, bitkilerdeki terlemeyi önemli sayılacak derecede düşürür. kurak ve yarı kurak devrenin süresi güneydoğu anadolu’da 6-8 ayı, iç bölgelerimizde ve ege’de 5-6 ayı kapsamaktadır. karadeniz ve yıldız dağlarının kuzey yamaçlarında kurak ay görülmemektedir.