Yer Bilimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yer Bilimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2011 Pazar

Petrol Nedir?

PETROL sözcüğü, Latince'de "kaya" anlamına gelen petra ve "yağ" anlamına gelen oleum sözcüklerinden türetilmiştir. Günümüzde petrol ve petrol ürünleri büyük önem taşır. Benzin, gazyağı, mazot, fueloil (yağyakıt), makine yağı, bitüm ve parafin mumu çok bilinen petrol ürünleridir. Benzin otomobillerde; gazyağı gaz lambalarında, bazı ısıtma aygıtlarında ve jet uçaklarının motorlarında; mazot (dizel yakıtı da denir) otobüs, kamyon ve gemilerdeki dizel motorlarında kullanılır. Buharlı gemilerin kazanlarında buhar üretilmesinde; çelik, cam, seramik gibi maddelerin üretiminde kullanılan bazı sanayi fırınlarında ve bazı binaların ısıtma sistemlerinde fueloil yakılır. Makinelerin düzgün ve rahat çalışabilmesi için ince ya da kalın makine yağlarına (en kalınlarına gres denir) gereksinim vardır. Bitümden, asfalt ve yalıtım malzemesi üretiminde yararlanılır.


         Petrol binlerce yıl boyunca basit bir biçimde kullanıldı. Babilliler yol döşerken ve bağlayıcı madde olarak bitümden, Romalılar yolları için Sicilya'dan getirttikleri asfalttan yararlanırlardı. Eski Çinliler, tuz üretmek için tuzlu suyun ısıtılmasında doğal gaz kullandılar. İtalya, Almanya, Kuzey Amerika ve Birmanya'da ham petrolün tedavi edici özellikleri olduğuna inanılırdı.


         Gazyağı ve Parafin


         1850'de İskoçyalı bilim adamı James Young, şeyl denen bir kayaçtan gazyağı elde etmenin yöntemini buldu. Young, gazyağının lambalarda bitkisel yağ ya da balina yağı yerine kullanılabileceğini gösterdi. Kimyadaki adı kerozen olan gazyağının başlıca iki türü vardır. Bunlardan birincisi gaz lambalarında, gaz sobalarında ve ısıtıcılarda; daha uçucu olan ikinci türü ise, bazı traktörlerin ve küçük balıkçı teknelerinin motorlarında yakıt olarak kullanılır. Jet uçaklarının motorlarında kullanılan gazyağı ikinci türdendir.


         Gazyağına İngiltere'de parafin denir. Ama parafin aslında petrolden elde edilen, mum, cila, su geçirmez karton ve kağıt yapımında kullanılan yarı saydam, sert bir mumdur. Açık renkli, kalın bir yağ olan ve ilaç olarak kullanılan vazelin (kimyadaki adı petrolatum) de bir başka petrol ürünüdür.


         Ham Petrolün Keşfi


         19. yüzyılın ortalarına kadar ham petrol, doğal olarak yüzeye sızdığı yerlerde oluşturduğu birikintilerden toplanırdı. Hayvanların su içtiği kaynaklara ya da tuzlu su çıkarmak için açılan kuyulara sızdığı için de çoğu zaman can sıkıcı, istenmeyen bir madde olarak görülürdü. 1850 dolaylarında ABD'de A.C.Ferris ve onun ardından S.M.Kier, petrolün lamba yağı olarak kullanılmasına yönelik ilk çalışmaları başlattılar. Daha sonra New York'lu iki avukat, George Bissell ve Jonathan Eveleth, Pennsylvania'da bir petrol arama şirketi kurdular ve emekli bir demiryolu müteahhiti olan Edwin L. Drake'i, Pennsylvania'daki küçük Titusville kasabası yakınlarında petrol kuyusu açmakla görevlendirdiler.


         Drake 27 Ağustos 1859'da 21 metre derinde petrole rastladı. Çok geçmeden günde sekiz varil, sonra da 20 varil petrol çıkarmaya başladı. Petrol, balina avlamak gibi riskli bir işten daha güvenilir ve daha ucuz bir lamba yağı kaynağı olduğu için hazır bir pazar buldu. Artık petrole hücum ve petrol çağı başlamıştı.


         Petrolün Oluşumu ve Bulunması


         Petrol denizlerdeki bitki ve hayvanların öldükten sonraki kalıntılardan oluşmuştur. Bu kalıntılar deniz yatağında milyonlarca yıl boyunca çürümüş ve geriye yalnızca yağlı maddeler kalmıştır. Yağlı maddeler çamur altında kalmış ve zamanla çamur sıkışıp kayaç katmanlarına, alttaki yağlı maddelerde de petrol ve gaza dönüşmüştür. Yerkabuğundaki altüst oluşlar bazen denizlerin kara parçaları haline gelmesine ve petrol içeren kayaçların da binlerce metre derine gömülmesine yol açmıştır.


         Çoğunlukla petrol oluştuğu yerden başka yerlere taşınmıştır. Bazen kayaçlardaki gözeneklerden sızıp kilometrelerce derinden yüzeye çıkmış ve burada buharlaşmış (gaz haline dönüşmüş), geriye bir bitüm ya da zift birikintisi kalmıştır. Çoğu kez de gözeneksiz, sert kayaçlarla karşılaşmış ve buralarda toplanmıştır. Bulunan petrol yatakları bu tür kayaçların petrolü tutmasıyla oluşmuştur. Bu yataklarda, süngerin su emmesi gibi, gözenekli kayaçların emdiği petrolün üstü kubbe biçimli, sert ve gözeneksiz kayaçlarla örtülmüştür. Ama bu kayaçlar ile petrol arasında genellikle bir doğal gaz katmanı, petrolün altında da çoğu kez eski denizden arta kalan tuzlu su bulunur.


         Belirli bir yerde petrol bulunup bulunmadığı ancak sondajla (delmeyle) anlaşılabilir; ama jeologlar yerkabuğuna ilişkin bilgilerden yararlanarak petrol bulunma olasılığı olan yerleri önceden belirleyebilirler. Çoğu zaman hava fotoğraflarından çıkarılan haritaları inceleyen jeologlar, petrol açısından umut verici olan alanları seçerler ve daha sonra bu alanlar karadan taranır. Kayaç ve bitki örtüsü incelenir, sondaj yoluyla sağlanan yer altı kayaç örnekleri getirilip laboratuvarda çözümlenir. Jeologlar yeraltı kayaçlarının konum, derinlik, sertlik gibi özelliklerini ve hatta türünü belirleyebilmek için özel aygıtlardan ve bu aygıtlara dayalı olarak geliştirilmiş bilimsel arama yöntemlerinden yararlanırlar. Ama bütün bu çalışmalar yapılmış olsa da, açılacak kuyudan petrol çıkacağı gene de kesin değildir.


         Petrol Kuyuları, Boruhatları ve Tankerler


         Günümüzde pek çok petrol kuyusu, marangozların delik delmek için kullandıkları döner matkap uçlarına benzeyen uçlarla delinip açılır; aradaki fark, petrol için kullanılanların çok daha büyük olmasıdır. Matkap ucu, sondaj kulesi ya da delme kulesi denen yüksek bir kuleden, tel halatlara bağlanarak sarkıtılan delme borusunun ucuna takılır. Delme borusu kule tabanındaki döner tabladan geçer. Bu boru makine gücüyle, çoğu zaman bir dizel motoruyla döndürülür; ama son olarak geliştirilen türbosondaj tekniğinde elektrik motorlarından yararlanılmaktadır. Delik derinleştikçe, delme borularına yenileri takılır. Delme borusundan aşağı yapay bir çamur pompalanır; bu çamur sürekli olarak matkap ucunun deliklerinden dışarı püskürür ve delinen deliğin yanlarından yukarıya geri döner. Bu çamur yalnızca matkap ucuna sıvanan kayaç parçacıklarını temizlemekle kalmaz, ucun yağlanmasını ve soğumasını da sağlar; ayrıca, taşıdığı basınç açılan deliğin duvarlarının içe doğru çökmesini önler. Daha sonra deliğe çelik borudan bir koruyucu kılıf geçirilir ve çimentolanır. Çok derin deliklerde, kılıf çapı tepede yaklaşık 45 santimetreyken dipte yaklaşık 10 santimetreye düşer.


 


         Gerekli dikkat gösterilmezse, matkap ucu petrole ulaştığında petrol şiddetle dışarı fışkırabilir, böylece boşa akabilir ve yangın tehlikesi doğurabilir. Bunu önlemek ve petrolü aşağı doğru bastırabilmek için ağır sondaj çamuru kullanılır; ayrıca bir valf ve boru sisteminin yardımıyla da basıncın yavaş yavaş serbest bırakılması sağlanabilir. Eğer doğal basınç petrolü yüzeye çıkaracak kadar güçlü değilse, petrol ya pompalanarak ya da yüksek basınçlı gaz basılarak dışarı çıkarılır. İkinci yönteme "gazla yükseltme" denir.


         Büyük miktarlarda petrolü karadan taşımak için boruhatlarından yararlanılır. Çelikten yapılan boruların çapları 15 cm ile 2 metre arasında olabilir. Boruhatları vadileri aşabilir, dağlara tırmanabilir ve ırmak yataklarının altından geçebilir.


         Petrolü denizden taşımak için tanker denen gemiler kullanılır. Bunlar özel olarak tasarımlanmış teknelerdir; tankerlerin makineleri kıçta (geminin arka ucunda) bulunur. Teknenin çok büyük bir bölümü petrol bölmelerine ayrılmıştır. Büyük tankerler petrolü küçüklerden daha ucuza taşır. Günümüzde 550.000 tonluk tankerler yapılınca bunların yanaşabileceği uygun iskele bulmak bir sorun olmuştur. Bu tür tankerler limanı kullanmak yerine, derin sulardaki yüzer şamandıraların yanına demir atar; yükleme ve boşaltmayı da şamandıralardan başlayıp deniz yatağından kıyıdaki depolama tanklarına giden boruhatları aracılığıyla  



         Petrolün Arıtılması


         Ham petrol, rafineri denen arıtma tesislerinde benzin ve gazyağı gibi petrol ürünlerine ayrılır. Bu değişik ürünler farklı sıcaklıklarda kaynayıp buharlaşır; bu özellikten yararlanılarak, ayrımsal damıtma denen yöntemle bu ürünler ham petrolden ayrılabilir. Ham petrol ısıtılır, bir sıvı ve buhar (gaz) karışımı halinde, ayırma kulesi denen çelik bir kuleye pompalanır. Sıvı bölüm kulenin dibinde toplanır, fueloil ve bitüm gibi ürünler haline gelir. Buharlar kulede yükselir ve yükseldikçe de soğur. Önce mazot gibi daha ağır ürünler sıvılaşır ve bunlar kulenin değişik düzeylerindeki tepsilerden çekilip alınır. Benzin buharları kulenin tepesine kadar yükselir ve buradan alınarak sıvılaştırılır.


         Damıtma, arıtmanın birinci aşamasıdır. Ham petrol rafineride, değişik ürünlerin istenen miktarlarda elde edilebilmesine olanak verecek biçimde işlenebilmelidir. Yüksek sıcaklıklarda gerçekleştirilen bir işlem olan "kraking" (parçalama), ağır ürünleri daha hafif bileşenlerine ayırır ve böylece elde edilen benzin miktarı artar. Bütün maddeler moleküllerden, moleküller de atomlardan oluşur. Petrol hidrokarbon moleküllerinden, yani hidrojen ve karbon elementlerinin atomlarından oluşur; ama bütün petrol moleküllerinde aynı sayıda atom bulunmaz. Örneğin, fueloil moleküllerinde gazyağı moleküllerinden daha çok hidrojen ve karbon atomu vardır ve bu yüzden fueloil molekülleri gazyağı moleküllerinden daha ağırdır. Kraking işleminde, büyük taşların parçalanıp çakıl haline getirilmesi gibi moleküllerin bazıları da ısı ve basıncın etkisiyle parçalanır ve daha hafif moleküller elde edilir.


         "Reforming" (düzeltim) işlemi ise arıtma sürecinin en önemli aşamasıdır. Bu, yüksek sıcaklık ve basınçta gerçekleştirilen, moleküllerin büyüklüklerinden çok biçimlerini değiştirmeye yönelik bir işlemdir. Bu işlemle hidrokarbon zincirlerinin biçimi değiştirilir ve bunlar "aromatik" bileşikler denen benzen halkalı bileşiklere dönüştürülür. Üstün nitelikli benzin bu aşamada elde edilir.


         Örneğin, ABD'de bir varil ham petrolden 63 litre benzin, 22 litre ağır fueloil elde edilir; oysa Ortadoğu'da bir varil petrol ancak 31 litre benzin, buna karşılık 63 litre fueloil verir. Petrol ya 159 litre eşdeğerindeki "varil" ya da özellikle deniz yoluyla taşındığında "artık ton" (1.016 kg) ve "metrik ton" la (1.000 kg) ölçülür.


         Daha az bilinen petrol ürünlerinin şaşırtıcı kullanım alanları vardır. Mumlarda ve cilalarda petrol mumu (parafin mumu) bulunur; parfümler, kozmatikler ve hatta peynirin bozulmasını önleyen bazı maddeler petrol yağlarından hazırlanır. Böceklere karşı kullanılan ilaçlarda başka petrol yağları vardır. Etilen (domatesleri yapay olarak olgunlaştırmak için de bu madde kullanılır) ve yapay ipek ya da tırnak cilası yapımında kullanılan aseton gibi ürünler arıtma işleminden elde edilen gazlardan üretilir. Yapay kauçuk, plastikler ve sıvı deterjan yapımında kullanılan başlıca kimyasal maddeler de gene petrol ürünüdür. Pek çok ilaç ve boya, hatta sakız ve güçlü patlayıcılar gibi maddeler de petrol ürünleri içerebilir. Petrol gazları soğutularak ve sıkıştırılarak sıvılaştırılabilir; tüplere doldurularak pazarlanan bu tür propan ve bütan gibi gazlar çoğunlukla mutfaklarda ve aydınlatma amacıyla kullanılır.


         Doğal Gaz


         Pek çok ülkede karada ya da deniz yatağında açılmış petrol kuyularından elde edilen doğal gaz boruhatlarıyla kentlere taşınır; fabrikalarda, evlerde, ısıtma ve aydınlatma amacıyla kullanılır. Ham petrolden ayrılan gaz, işlenerek çok kolay alev alan buharlardan arıtılır. Doğal gazın çoğu bataklık gazı olarak da adlandırılan metandır. Metan, petrol ve kömürle birlikte bulunur; ama bazen tek başına da oluşur. 19. yüzyılın başlarında ABD'de keşfedilen doğal gaz kuyularına "yanar kaynak" denirdi. Petrol arayıcıları önceleri, basıncın etkisiyle petrolün yüzeye çıkmasını sağlayan doğal gaza önem vermediler. Yüzeyde petrolden ayrılan gaz bir boruya alınarak borunun ucunda dev bir meşale gibi yakılırdı. Yalnızca gaz çıkan kuyular ise tutuşturulur ve yıllarca kendi kendine yanmaya bırakırdı. Ama 1870'lerde ABD'de bu gazdan yararlanmaya yönelik çalışmalar başlatıldı ve doğal gazın boru şebekesiyle evlere dağıtılması sağlandı.


         Doğal gaz genellikle yüzeyden binlerce metre derinde, kumtaşı gibi gözenekli bir kayaç katmanınca tutulmuş olarak bulunur; bu katman, gaz geçirmeyen ve bu özelliğiyle de doğal gazın kaçmasını önleyen bir başka kayaç katmanıyla örtülüdür. Doğal gaz aramaları petrol aramalarına benzer biçimde yürütülür. İngiltere’de doğal gaz aramaları 1930'larda başladı. 1950'lerde İskoçya'da Edinburgh yakınlarında ve Yorkshire'da küçük yataklar bulundu.


         Kuzey Denizi'nde doğal gaz aranmasına 1964'te izin verildi. Petrol şirketleri bölgeye dev sondaj platformları gönderdiler ve sonuçta İngiltere'nin doğu kıyısı açıklarında zengin gaz yatakları keşfedildi. Bulunan yataklar İngiltere'nin gaz talebini karşılayacak kadar büyüktü. Doğal gaz, deniz yatağına döşenen boruhatlarıyla kuyulardan kıyıya taşındı ve oradan da yeni bir boru şebekesiyle bütün ülkeye dağıtıldı. Kuzey Denizi'nde yürütülen çalışmalarda kötü hava koşullarının etkisiyle sık sık büyük tehlikelerle karşılaşıldığı ve sondaj aygıtlarının yitirildiği oldu.


 


         En büyük doğal gaz üreticileri ABD ve SSCB'dir. Yapımına 1967'de başlanan bir boruhattı doğal gazı günümüzde Sibirya'dan Urallar'a ve SSCB'nin batı kesimlerine, oradan da Türkiye'ye taşımaktadır. Hollanda, Kuzey Denizi'ndeki yataklardan Almanya Federal Cumhuriyeti, Belçika ve Fransa'ya gaz satmaktadır.


         1980'lerin sonlarında çeşitli ülkelerdeki şirketler çürüyen çöp yığınlarından çıkan metan gazından elde ettikleri enerjiden yararlanarak elektrik üretmeye başladılar ve bunda başarılı da oldular.


         Petrol Kaynakları


         Büyük petrol yatakları birkaç ülkede toplanmıştır. En büyük petrol üreticisi SSCB'dir; dünya üretiminin neredeyse beşte biri bu ülkede gerçekleştirilir. ABD (dünyanın en çok petrol satın alan ülkesi) ve Suudi Arabistan (dünyanın en çok petrol satan ülkesi) petrol üreticisi ülkeler arasında ikinci ve üçüncü sırada yer alırlar.


         Dünyanın bilinen en büyük petrol rezervleri Ortadoğu'dadır. Suudi Arabistan, İran, Irak, Kuveyt, Katar ve Abu Dabi büyük petrol üreticileridir. Bu ülkelerle birlikte Nijerya, Libya, Cezayir, Endonezya, Ekvator, Gabon ve Venezuella, petrol satış fiyatlarını ortaklaşa belirleyebilmek için Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü'nü (OPEC) kurmuşlardır.


         Ülkeleri çevreleyen kıta sahanlıklarında da, örneğin Kuzey Denizi'nin İngiltere ve Norveç'e ait kesimlerinde petrol sondajları yapılmaktadır.


 


         Dünyanın görünür petrol rezervi yaklaşık 666 milyar varil kadardır; bunun yarıdan çoğu Ortadoğu'dadır. Bu, yerin altından çıkarılabileceği bilinen petrol miktarıdır. Çoğu petrol yatağı keşfedilmeyi beklemektedir. Teknoloji ilerledikçe, çok derin sular altındaki petrolü çıkarmanın, ABD'deki şeyl çökellerinde ve Kanada'daki bitümlü kumlarda hapsolmuş petrolü elde etmenin ve belki de bugünkü petrol alanlarından daha çok petrol çıkarmanın yolu bulunabilecektir. Günümüzde uygulanan yöntemler, petrolün çoğunun yeraltında bırakılmasını zorunlu kılmaktadır.


         Türkiye'de Petrol ve Doğal Gaz


         19. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin sınırları içinde yer alan Musul ve Bağdat vilayetlerinde ham petrol sızıntısına rastlanan bazı alanlar olduğu biliniyordu. Bu yüzyıl sonlarında bir yabancı şirket Türkiye'de ilk kez petrol arama sondajı yaptı. İskenderun çevresinde yapılan sondajlarda doğal gaza rastlandı. Bir başka yabancı şirketin 1900'de Trakya'daki Mürefte yöresinde yaptığı sondajda petrol bulundu. Ama çıkan petrol miktarı çok az olduğundan bir süre sonra kuyular kapatıldı.


         Doğu Anadolu Bölgesi'ni uzun yıllar işgalleri altında tutan Ruslar, I. Dünya Savaşı sırasında Erzurum ve Erzincan yörelerinde yapılan bazı sondajlarda petrole rastladılar. I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti Irak'taki geniş ham petrol alanlarını yitirdi. Türkiye bu zengin petrol alanlarında hakkı olduğunu ileri sürdü. 1926'da imzalanan bir antlaşmayla Türkiye, Irak'ın elde edeceği petrol gelirinin yüzde 10'unun 25 yıl süreyle kendisine verilmesi karşılığında bu topraklardan vazgeçti.


         Türkiye'deki cevher yataklarının araştırılması ve saptanması amacıyla kurulan Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA), 1940'ta Siirt ilinin Raman Dağı yöresinde ve 1945'te Garzan yöresinde verimli ham petrol yatakları buldu. Daha sonra MTA'nın görevini devralan Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) Siirt ilinde birçok kuyu açarak üretim yaptı. Arama ve üretim izni alan bazı yabancı petrol şirketleri de Adana, Adıyaman, Diyarbakır ve Siirt'te verimli yataklar buldular. Türkiye'nin ham petrol üretimi 1950'de 18.000 ton, 1960'ta da 375.000 tondu. Bu yıllardan önce Türkiye, benzin ve gaz gibi petrol ürünleri gereksinmesini yurtdışından satın alarak karşılıyordu. 1955'te Siirt ilinde Batman (bugün Batman ilinde), 1961'de Kocaeli ilinde İPRAŞ, 1962'de İçel ilinde ATAŞ, 1972'de İzmir ilinde Aliağa ve 1987'de de Ankara ilinde Orta Anadolu (bugün Kırıkkale ilinde) rafinerilerinin yapılması, Türkiye'yi önemli miktarda ham petrol satın alan ve gereksinmesi olan petrol ürünlerini kendi rafinerilerinde işleyerek elde eden bir ülke durumuna getirdi. Rafinerilerinin yıllık ham petrol işleme kapasitesi 30 milyon tondan çok olan Türkiye, 2.5 milyon ton kadar ham petrol üretmektedir ve 20 milyon tondan çok ham petrol satın almaktadır.


         1986'da açıklanan bilgilere göre Türkiye'de saptanan üretilebilir durumdaki ham petrol rezervlerinin kalan miktarı yaklaşık 21 milyon tondur. Bu üretilebilir rezervin yüzde 59'u yabancı petrol şirketlerinin elindedir. Yabancı petrol şirketlerinden başlıcaları Mobil ve Shell'dir. Irak, Kerkük'te ürettiği ham petrolün bir bölümünü boruhattıyla Adana ilindeki Yumurtalık limanına pompalar. Bu ham petrolün bir bölümü Türkiye'deki rafinerilerde işlenir. Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde üretilen ham petrolün bir bölümünü İskenderun Körfezi'ne, Batman Rafinerisi'nde işlenemeyen petrolü öteki rafinerilere taşımak ve Irak'tan gelen petrolü değerlendirmek amacıyla bazı başka boruhatları da yapılmıştır. Bunlar Batman-Dörtyol, Şelmo-Batman ve Yumurtalık-Kırıkkale boruhatlarıdır. 1987'de Türkiye'deki rafinerilerde işlenerek elde edilen başlıca petrol ürünlerinin yaklaşık miktarları şöyleydi: 2.5 milyon ton benzin, 760 bin ton jet yakıtı, 6.5 milyon ton mazot, 8 milyon ton fueloil ve 390 bin ton gazyağı.


         Türkiye'de petrol ürünlerinin kullanıldığı bazı termik santrallar da vardır. Bunlar Aliağa, Ambarlı, Bornova, Hopa, ve Seydişehir santrallarıdır.


         Türkiye'nin başlıca doğal gaz kaynakları Marmara Bölgesi'nin Trakya kesimi ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndedir. Çevre kirlenmesine yol açmayan temiz bir yakıt olan doğalgaz yataklarının araştırılması çalışmalarına Türkiye'de 1960'larda başlandı. 1974'te TPAO'nun yaptığı sondajlar sırasında Hamitabat'ta verimli doğal gaz yataklarına rastlandı. Dünya doğal gaz rezervlerinin çok küçük bir bölümü ülkemizdedir. Bu rezervlerin en büyük bölümü Hamitabat'tadır. Burada yapılan üretim sonucunda elde edilen doğal gaz, bir termik santral ile bazı fabrikalarda yakıt olarak kullanılmaktadır. Hamitabat'tan geçen SSCB-Türkiye Doğal Gaz Boruhattı, Bulgaristan sınırından Ankara'ya kadar uzanır. Doğal gazın boruhattıyla ulaştığı yörelerdeki konutlar ile sanayi kuruluşlarında çevreyi sürekli kirleten öteki yakıtların yerini alması tasarlanmıştır. Ankara kentindeki konutlara ulaştırılan doğal gazın İstanbul'da da kullanıma sunulması için çalışmalar sürdürülmektedir.

11 Şubat 2011 Cuma

Arılar Niçin Bal Yapar? Sokunca Ölürler?

Tabii ki sadece insanlar yesinler diye değil. Bal arıları eşek arılarından farklı olarak kışı koloni halinde geçirirler. Koloni kış uykusuna yatmaz ama bir salkım gibi kümeleşir. Bu şekilde kış süresince sıcak ve aktif olarak kalabilirler. Bunun için de önceden, yaz aylarında yeterli miktarda bal depo etmeleri gerekir. Ortalama bir kovanın kışlık bal ihtiyacı 9-13 kilogram kadardır.


Bal arılarının bal yapma kapasiteleri ise uygun yer bulabildiklerinde bundan çok daha fazladır. İşte arıcılığın felsefesinde de bu yatar. Sen arılara imkan sağla, onlar da hem kendileri hem de senin için bal üretsinler. Arılar kendilerine yetebilecek miktardan 2-3 kat fazla bal üretebildiklerinden arıcılar da kovana şekerli şuruplar koyarak onlara bu ortamı hazırlarlar. Arılar da sonradan ellerinden alınan bu ürün fazlasını dert etmezler. Arıların balı çiçeklerden topladıkları nektarı ağızlarındaki bir emzimle birleştirip altıgen biçiminde balmumundan yaptıkları hücrelere depoladıklarını biliyoruz. Bu karışımın su oranının yüzde 17'ye kadar düşmesini bekledikten sonra hücrelerin ağızlarını yine bir balmumu tabakası ile kaplarlar. Artık arıcı için mahsul zamanı gelmiştir. Ağzı kapalı hücrelerdeki bal hiç bozulmaz, saklama zamanı süresizdir.


Arılar böcek dünyasının en gelişmiş sosyal hayatına sahiptirler. İşçi arılar dünyaya geldikten sonra bir ay içinde kovanda bir iki günlük sürelerle temizlik, larvaları besleme, balmumu yapma, yiyecek taşıma, muhafızlık gibi değişik görevler yaparlar. Sonra uçuş başlar, çiçekler ziyaret edilir, nektar, polen ve su toplanır. İşçi arılar çalışma mevsiminde 4-8 hafta yaşarlar. Kış mevsiminde ise arkadan gelen gençler olmadığı için ömürleri 5-7 ay sürebilir. İşçi arılar dişi olmalarına rağmen kısırdırlar, yavru yapma yetenekleri yoktur. Arılar polenleri, su ile karıştırıp larva halindeki yavruları beslemek için toplarlar. Bir arı kovandan 7 kilometre uzağa gidip, geri dönebilir. Ancak arılar normal olarak kovanlarından ortalama bir kilometre kadar uzaklaşırlar. Arılar bu yolculuklarında yollarını güneşin pozisyonuna göre saptarlar. Ayrıca yer kürenin manyetik alanına karşı da hassastırlar. Gözleri polarize ışığa karşı o kadar hassastır ki çok kalın bir bulut tabakasının ardından gelen zayıf bir güneş ışığıyla bile kötü havalarda yollarını bulabilirler.


Arılar geceleri ortadan yok olurlar ama uyumazlar. Gece boyu hareketsiz kalarak enerjilerini ertesi günkü yoğun işler için biriktirirler.


Arılar renklerin çoğunu görürler. Işık dağılımında mavi ve ona yakın renkleri daha iyi görürler. Ultraviyole ışınlarına karşı da çok duyarlıdırlar. Ultraviyole ışınlarını çok yansıtan çiçekler onlara daha parlak görünür. Kırmızı rengi hiç ayırt edemezler.


Bize bu derecede faydalı olan arılar etrafımızda dolaştıklarında veya balkonda kahvaltı sefası yaparken reçel tabağına konduklarında çoğu insan huzursuz olur. Bunun nedeni minik arının sokma tehlikesidir. Halbuki arılar sadece iki durumda canlılara saldırır ve sokarlar:
l) Kolonilerine bir tehdit olduğunda korumak için;
2) Korkutuldukları zaman. Bu nedenle arı kovanlarına çok yaklaşmamanız, el kol hareketleri yaparak hızlı hareket etmemeniz önerilir.


Arılar insanı soktuktan sonra genellikle ölürler, çünkü arı tarafından sokulan insan ani bir hareketle arıyı fırlatınca arının iğnesi ile beraber zehir torbası ve ifrazat bezi de yırtılarak arıdan ayrılır ve soktuğu yerde kalır. İlginçtir ki bu kalan zehir torbasındaki kaslar arıdan ayrılsalar bile zehri pompalamaya bir süre devam ederler. Bu nedenle tırnağın ucu ile bir an evvel iğneyi soktuğu yerden çıkarmakta fayda vardır. Arı zehrine alerjisi olan kimselerde arı sokmaları ağır tepkilere hatta ölüme yol açabilir. Buna karşın arı zehri bazı ağrılı hastalıkların özellikle romatizmanın tedavisinde kullanılır.

6 Şubat 2011 Pazar

Asit Yağmurları

Asidik yağmur asidik kimyasalların yağmur, kar, sis, çiğ veya kuru parçacıklar halinde düşmesine verilen isimdir. Atmosfere yayılan kükürt dioksit ve azot dioksit gazlarının kimyasal dönüşümlerden geçtikten sonra bulutlarıdaki su damlacıkları tarafından emilmesi ile oluşur. Daha sonra bu damlacıklar yeryüzüne yağmur, kar gibi yollarla düşerler. Bu toprağın asitlik miktarını arttırır ve tatlı su kaynaklarının kimyasal dengesini bozar. Havadaki tipik karbondioksit konsantrasyonunda oluşan yağmurun pH’ı 5.6 civarındadır. Bu yüzden pH’ı 5.6′nın altındaki yağmur asit yağmuru olarak nitelendirilir.


Ama doğal asit kaynakları yüzünden yağmurun pH’ı zaten 4.5 ile 5.6 arasında değiştiği için 5.0′ın altı daha doğru bir ölçü olarak nitelendirilebilir.


Asit yağmuru akarsuların zehirlenmesi ve yüksek irtifalardaki ormanların zarar görmesinin başlıca sebeplerindendir.


Tarihçe
Kutup pH değişikliklerini gösterir.
Endüstri devriminden beri atmosferdeki kükürt ve azot oksitlerinin seviyesi arttı. Yoğun endüstrinin olduğu yerlerde arasıra 2.4 gibi pH oranları (sirkeninkine eşit) okunmaya başlandı. Çin Halk Cumhuriyeti, Doğu Avrupa, Rusya gibi yerlerde ve rüzgarın bulutları bu ülkelerden taşıyıp yağmur bıraktıkları yerlerde asit yağmurları ciddi bir problem olmaya başladı. Bu bölgelerin ortak özelliği kükürt açısından zengin olan kömürü elektrik ve ısı üretiminde kullanmalarıdır. Yerel kirliliği düşürmek için yapılan yüksek bacalar dumanı atmosferin hareketli olan bandına taşıdığı için asit yağmurlarının yayılmasına katkıda bulundu. Asit yağmurlarından en çok nasibini alan yerler kirliliğin kaynağından uzaktaki yüksek rakımlı dağlar oldu.


Asit yağmurları ilk olarak Endüstri Devriminin önemli şehirlerinden İngiltere Manchester’da farkedildi. 1852′de Robert Angus Smith hava kirliliği ile asit yağmurları arasındaki ilişkiyi farketti. 1852′de keşfedilmiş olmasına rağmen 1960′lara kadar bu olay bilim camiasının ilgisini çekmedi. Ölü göllerden birini inceleyen İlk bilim adamı Kanadalı Harold Harvey oldu.


Adirondack Konsülü santral emisyonlarının azaltılmasını savunan en önemli organizasyonların başında gelir. Yayınladıkları “Acid Rain: A Continuing National Tragedy” (Asit yağmurları: Süregiden bir ulusal trajedi) isimli raporda bu olguyla ilgili önemli bilgileri açıklamışlardır.


Asit yağmurlarına yol açan emisyonlar
Asit yağmurlarına yol açan gazların en önemlisi kükürt dioksit’tir. Kükürtlü bileşiklerin kullanımı üzerindeki kontrol arttıkça nitrojen oksit de önem kazanmaktadır. Senede 70 Tg(S) SO2 fosil yakıt tüketimi ve endstriyel tüketim sonucunda, 2.8 Tg(S) orman yangınlarından, 7-8 Tg(S) de yanardağlardan atmosfere karışmaktadır.


Doğal kaynaklar
Asit yağmurlarına sebep olan gazların doğada bulunan en önemli kaynağı yanardağlardır. Karada, bataklıklarda ve okyanusta yaşayan bazı canlılar da bu biyolojik süreçleri sonucu bu gazları yayarlar.


İnsan faaliyetleri
Asit yağmuruna yol açan en önemli faktör insan faaliyetidir. Elektrik üretimi, fabrikalar ve motorlu araçlar gibi pek çok insan yapımı nesne zararlı gazları atmosfere bırakır. Bu gazlar asite dönüşüp yere geri düşmeden önce yüzlerce km taşınabilirler.Ayrıca asit yağmuruna neden olan sebeblerden en önemlisi parfüm ve deodarantlardır.

25 Ocak 2011 Salı

Petrol ve Petrolün Oluşumu

Çok koyu renkli, özgün kokulu bir doğal mineral olan petrol katı halde çok uzun süredir bilinmekle birlikte, ilk olarak ancak 19. yüz yılın ortalarında abd’de, edwin drake’in kızılderililerin romatizma ve damla hastalığına karşı ilaç olarak sattıkları ‘taş yağı’nı yerin derinliklerinde aramayı düşünmesiyle ve ilk petrol kuyusunu açarak kaliforniya’daki ‘altına hücum’a benzeyen en büyük serüvenlerden birini başlatmasıyla, sıvı halde ele edilmeye başlandı. 1870’de john rockefeller, ilk petrol şirketi standart oil’i kurdu. 19. yüz yılın sonunda, petrolün sanayi yöntemleriyle çıkarılması, avrupa ülkelerinde ve rusya’ da da yaygınlaştı. ortadoğu’daysa petrol, ilk olarak birinci dünya savaşı öncesinde bulundu ve iran’da çıkarılmaya başlandı; onu ırak ve kuveyt izledi.


Petrolün oluşumu
petrol, deniz hayvanları, bitkiler ve plankton tipi organizma çökeltilerinin, deniz dibinde, kum içinde yavaş yavaş mayalanmasından doğmuş, kahverengiye çalan kara renkli, yağımsı bir maddedir. birkaç milyon yıl sonra,yer bilim tabakalarının kayması sonucunda bu hammadde, yerini karmaşık bir karbonhidrojen karışımına bırakmıştır. bu karışım, sıvı haldeyken petrolü, gaz haldeyken doğal gazı oluşturmaktadır.


milyonlarca yıl boyunca yer kabuğunun geçirdiği sarsıntılar, petrolün, doğduğu deniz kayaçlarından dışarı çıkmasına yol açmış, böylece komşu kayaçlara sızdıktan sonra açık havaya ulaşan petrol sızıntıları, bitüm örtüleri oluşturmuştur. ama genellikle, geçirimsiz sert kayaçlarla karşılaşarak, alttaki tabakalara sızıp kararlı bir hal almış ve yoğunluk sırasına göre yayılmış, böylece, sünger gibi gözenekli kayaçlar içine yerleşerek, ‘petrol yatakları’nın doğmasına yol açmıştır.


Petrolün aranması ve çıkarılması
bir yatağın yerini belirlemek için, havadan çeşitli fotoğraflarla bölgenin oluşumu incelenip, yüzeyden yada derinden alınan kayaç örnekleri, x ışınlarıyla kimyasal çözümlemeden geçirilir. kayaç tabakalarının konum ve doğasını belirlemek için sismik yöntemlere baş vurulur; dinamit patlatılarak küçük çaplı yer sarsıntıları yaratılır ve sismograf üzerindeki kayıtlar incelenir. ayrıca, magnetometre, gravimetre, geiger sayacı gibi araçlardan yararlanılır. yatağın yeri belirlendikten sonra, yer kabuğunu delecek güçte kuyu açma gereçleriyle çalışmalara başlanılır ve büyük bir kule kurulur.


40-50 metre yüksekliğinde olan petrol kulesi, 100 tonu aşan ağırlıkta donanım taşır. bir matkap, 9 metre boyunda içi oyuk çelik çubuk dizisinin ucuna bağlanır. bu çubuklar, derine inildikçe birbirlerine vidalanır.yüzeyde dakikada 50-250 turluk hızla döndürülen bir dönel tabla, matkabın çalışmasını sağlar.


kuyu açma sırasında çubukların içinden özel bir çamur yollanır; delme noktasına ulaşan çamur, o yeri yağlar; araçları soğutur ve matkap ağzında toplanan döküntülerin boşalmasını sağlar. ayrıca, ağırlıyla petrolün yada gazın fışkırmasını engeller.


petrol derinliğine ulaşıldığında, kuyu ağzına sağlam bir kapak yerleştirilir. bu kapağın, yatak basıncına dayanacak ve gaz yada petrolün ölçülü bir basınçla akışını sağlayacak nitelikte olması zorunludur.


iran’da açılan ilk kuyudan (1980) petrol 350 metre yüksekliğe kadar fışkırmıştır; günümüzde böyle bir fışkırma kaza sayılır ve bir vanalar düzeniyle kuyu kapatı- larak, aşırı petrol akışı önlenilir.


insanoğlu, beş kıtada da petrol bulduktan sonra, ‘kara altın’ bakımından zengin yeni bir alan olan deniz dibi yataklarına da el atmış, sözgelimi kuzey denizinde, pek çok kuyu açılmıştır. kuleler, kuyu açma platformunu oluşturan dev dubalarla yada kazık ayaklarla su üstünde tutulmaktadır.


200 metreyi aşan derinliklerde, yalnızca kuyu açma gemileri çalışabilir. gemi, gövdesine yerleştirilen ses ötesi vericiler sistemiyle, demir atmadan su üstünde durabilir.


Petrolün taşınması ve işlenmesi
petrol çıkarılır çıkarılmaz boru hatlarıyla ya da tankerlerle rafinerilere ulaştırılır.


petrol yataklarından çıkan ham petrol, rafinerilerde elde edilen ürünlerden ( akaryakıt, yağ ) çok değişiktir. ham petrol, yataktan yatağa ayrılık gösteren bir çok hidrojen karbürün karışımıdır. çok büyük moleküllerden oluşan ‘ağır’ hidrojen karbürler, bitüm ya da parafin gibi aşağı yukarı katı olan maddeler verirler. daha küçük moleküllerden oluşanlar ise, gazları sağlarlar. dolayısıyla, ham petrolün, katkı maddelerinden arındırıldıktan sonra, çeşitli hidrojen karbürlere ayrıştırılması gerekir. bu nedenle, 40-60 metre yükseklikteki kuleler- de kısmi ( ayrımsal ) damıtmadan geçirilir. petrolün bileşenleri, kaynama noktasına getirilip ayrıştırılır.


kulelerin çeşitli katlarında gazlar ( propan ya da bütan ), renksiz benzin, hafifçe sarı renkte kerosen ya da gaz yağı ( uçaklarda kullanılır. ), daha koyu sarı mazot ( dizel yakıtı ) toplanır. kulenin altında ise, ham petrolden daha kalın bir çökelek kalır.


yakın döneme kadar fuel oil ve ağır mazotun ticari alanda değerlendirile- mediği günlerde benzinden daha bol miktarda ağır ürünler elde eden rafinerilerde, ağır moleküller kraking denilen bir işlemden geçirilmiştir.


bu işlem, sıcaklık ( 500 derece dolayında ) ve basıncın ( 50 kg / santimetre küp ) birlikte etkisiyle, ağır molekülleri kimyasal olarak parçalayıp, daha hafif moleküller ( gaz, benzin ) elde etmek için uygulanılır. bir başka işlem olan reforming ile de benzin gibi hafif maddeler, sözgelimi gazlar elde edilir.


damıtmadan sonra ortaya çıkan petrol ürünleri, katışıklardan ( kükürt, azot ) arındırılmıştır. bundan sonra benzin, sodyum hidroksit ya da sülfürik asit banyosunda yıkanır. gazlar temizlenir ve yağlar filtreler yardımıyla süzülür. böylece, çağdaş dünya ve sanayi için vazgeçilmez olan arındırılmış ürün elde edilir.


elde edilen ürünlerin kullanım alanları
petrolün bütün türevleri günümüzde büyük önem taşımaktadırlar ve her ürünün ya da yan ürünün bir kullanım alanı vardır. benzin, patlamalı motorlarda yakıt olarak kullanılır. ısıl gücü fazla olan kerozen ( metre küpte 10,5 termiden çok ) tepkimeli uçak yakıtıdır. gazyağı yanmalı motorlarda kullanılır. ( ağır yağlı diesel motorları ) ilk damıtma kalıntısı bir sıvı olan mazot, önemli bir yakıttır; çoğu durumda taşkömürü- nün yerini almıştır. yağlardan mekanik yağlamada yararlanılır. ham petrol, kimi kez, tedavide kullanılır ( uyuza karşı ovma işleminde, safra taşına karşı iç kullanımda ). parafinden kağıt üretiminde yararlanılır. vazelin, pomatların bileşimine girer. vazelin yağının büyük bir çözücü gücü vardır; kabızlığa karşı yararlı olduğu kadar, zehirsiz bir mikrop kırıcıdır da. katran tortusunun yüksek sıcaklıkta yükseltgenmesiyle elde edilen bitüm ya da asfalt, su geçirmez yol kaplamaları hazırlamaya yarar. petrol, kimya sanayisinin bir dalı olan petrokimya için de önemli bir hammadde kaynağıdır. ayrıca günümüzde petrolden, yapay lif, gübre, kozmetik ürünleri, filmler, plakalar, besin maddeleri, vb 80.000 ürün elde edilir. hidrojen karbür ( hidrokarbon ) ürünlerinin beslenmedeki önemi de gün geçtikçe artmaktadır.

Yanar Dağlar

Yanardağlar, yeraltındaki ergimiş kayaların ,kaya parçalarının ve gazların yerkabuğundaki açıklıklardan püskürdüğü oluşumlardır.Art arda olan püskürmeler sonucunda maddelerin üst üste yığılmasıyla ortaya çıkan yükseltiler de aynı biçimde adlandırılır.Yüzeye çıkan ergimiş durumdaki maddeler zamanla katılaşarak volkanik kayaları oluşturur .Depremler gibi yanardağların da çoğu levha sınırlarına yakın yerlerde bulunur.Öte yandan, nasıl ki, levha sınırlarına uzak yerlerde de zaman zaman deprem olursa, bazı yanardağlar da levhaların iç bölümlerinde bulunur.


Yayılma Sırtları
Okyanus dibinde. İki levhanın birbirinden uzaklaşmakta olduğu sınırda ,okyanus ortası sırtları ya da yayılma sırtları adı verilen yanardağlardan oluşan sıra dağlar vardır.Levha birbirinden ayrıldıklarında astenosfer üzerindeki basınç azalır.Bunun sonucunda, levha sınırının altında bulunan katı durumdaki minareler tanecikleri ergiyerek magmaya dönüşür.Yükselmeye başlayan yeni magmanın çoğu levha kenarlarında katılaşıp kalır, yüzeye ulaşan bölümü ise okyanus tabanında yanardağlar oluşturur.


“Plastik” Kayalar
Bilim adamları, astenosferi genellikle “plastik” olarak tanımlarlar.Bunun nedeni, astenosferin büyük bir bölümün yumuşsak olmasına karşın , sıvıdan çok küçük miktarlarda magma bulunan katı mineral taneciklerinden oluştuğunu düşünüyorlar.Astenosferdeki sıcaklığın , minerallerin çoğunu ergitmeye yetecek kadar yüksek olmasına karşın ,üsteki litosfer katmanın neden olduğu yoğun basınç bunu engeller.


Dalma-Batma Bölgesi Yanardağları
Yanardağlar, iki levhanın çarpışması sonucu birinin diğeri altına daldığı levha sınırlarında oluşur.Dalan levha, 100-200 km derinlikte bulunan ve dalma-batma bölgesi adı verilen bölgede ergimeye başlar ve magmaya dönüşür.Bu magma, levhanın üzerinde biriken tortullar ve ergimiş durumdaki okyanusal litosferden oluşur.Magma ,tortullarla birlikte yerin derinliklerine çekilen su içerir.Oluşan yeni magma ,çatlaklardan geçerek yüzeye püskürür ve üstteki levhanın üzerinde yanardağların oluşuma yol açar.Bu çatlaklar ,levhaların hareketi sonucunda oluşur.Üstteki levhanın okyanusal litosfer levhası olması durumunda ,yanardağların su yüzeyinin üzerinde kalan bölümleri bir dizi volkanik ada oluşturur.


Magma
Magma, ergimiş durumdaki değişik mineraller ve bazı mineral kristallerinde oluşan lapa benzeri, yoğun bir sıvıdır.Kıvamı, su ve buz kristalleri içeren yarı erimiş durumdaki kar gibidir.Bilim adamları ,magmanın büyük çoğunluğunun astenosferde bulunmakla birlikte bir bölümünün de alt mantonun bazı bölgelerinde geldiğini düşünüyorlar.


Sıcak Noktalar
Birçok yanardağın oluşumunun levha sınırlarındaki hareketle bağlantılı olmasına karşın bazıları bu sınırlara uzak yerlerde ortaya çıkabilir.Bu yanardağların ”sıcak noktalar” olarak adlandırılan olağanüstü sıcak bölgelerin varlığı sonucunda oluştukları düşünülüyor.
Bilim adamları, sıcak noktaların astenosfer ve alt mantoda bulunduğu varsayılıyor.Sıcak noktalarda, ısı akımlarının mantonun içinden geçerek yükseldiği tahmin ediliyor.Bu olağanüstü ısının basıncın etkisini ortadan kaldırılması sonucunda da magma oluşur.Yüzeye doğru çıkan magma, litosferden geçiş sırasında, yolunun üzerindeki kaya kütlelerini ergiterek kendisine yol açar.Magmanın yüzeye çıktığı yerlerde zamanla yanardağlar oluşur.


YANARDAĞ PÜSKÜRMELERİ
Magmanın yerkabuğundan yükselerek yüzeye çıkmasına yanardağ püskürmesi adı verilir.Yanardağ bir kez oluştuktan sonra yeraltından magma geldiği sürece püskürmeler devam eder.İki püskürme arasında onlarca, yüzlerce, hatta binlerce yıl geçbilir.


Magma Yükselişi
Astenosferdeki magma, ancak yeterince büyük bir “kabarcık”oluşturacak biçimde biriktiği zaman litosfere doğru yükselir.Magmanın yükselmesine yol açan süreç, bozuk bir musluktan suyun damlamasına(ancak ters yönde) benzer.Bozuk bir muslukta su sürekli biçimde musluğun ağzında birikir fakat damla halinde düşmesi ancak yeterli ağırlığa ulaşması ile gerçekleşir.Magma da yeraltında yeterli derecede biriktiğinde ve yoğunluğu çevresindeki kaya kütlelerinden daha düşük olduğunda yukarı doğru çıkmaya başlar.Çoğu yanardağın altında (yerkabuğunun içinde ya da altında) magmanın biriktiği bir magma odası vardır.


Yanardağın Altı
Magma odası il yanardağın yüzeyi arasında kanal ya da baca olarak adlandırılan genişlemiş çatlaklar bulunur.Bunlar bir önceki patlamalardan arta kalan katılaşmış magma ile doludur.bazı yanardağlarda, magma odasından çıkan çok sayıda baca olmak ile birlikte bunların hepsi yüzeye ulaşmayabilir.Bir bacanın açıldığı yere ağız denir.Yanardağ ağızları yuvarlak ya da ince uzun biçimde olabilir.Bazı ağızlar, krater adı verilen derin çukurların içinde bulunur.Bir püskürme sırasında, magma, biriktiği magma odasından yüzeye çıkan bacalardan birinden geçerek,yanardağın tepesindeki ağıza ulaşır ve buradan dışarı fışkırır. Bazı durumlarda ise magma ,yanardağın yamacındaki bir ağızdan çıkar.


Lav
Püskürme sırasında yüzeye çıkan magma lav adını alır.Yanardağın yamaçlarından, lavdan oluşan bir nehir gibi akan lav akıntısının zaman soğuyup katılaşmasıyla volkanik kayalar oluşur.Çeşitli türlerde lav bulunmakla birlikte bunların tümü nerdeyse diğer mineral elementlerinin yanı sıra bir silisyum ve oksijen karışımı olan silisyum dioksit (SiO2) içerir. Lavın yoğunluğu ,içindeki silisyum dioksit oranına göre değişir.Yoğun olmayan lav bal kıvamındadır.Yoğun lav ise şekerlenmiş bal gibi koyu ve yapışkandır.Bir patlama sırasında yanardağdan farklı yoğunlukta lavlar püskürebilir.
Bir yanardağın biçimi, büyük oranda, lavın yoğunluna bağlıdır.Yoğun olmayan lav katılaşıncaya kadar daha geniş bir çevreye yayıldığından ,bu Tür lavdan oluşan yanar dağların yamaçları yumuşak eğimli olur.Kalkan biçimli olarak tanımlanan Bu yanardağlar, çoğu zaman sıcak noktalar ve yayılma sırtlarında bulunur.Bu yanardağların lavı çoğunlukla bazalttan oluşur.Yoğun lav,yüksek oranda silisyum dioksit içerir ve genellikle dalma-batma bölgelerinin üzerindeki yanardağlardan püskürür.Çok koyu olduğu için ağızdan fazla uzaklaşmadan katılaşan bu lavın oluşturduğu yanardağlar çoğu zaman koni biçimindedir.


Püskürme Tipleri
Yanardağın püskürmeleri, lavın çıkış biçimine göre sınıflandırılır.Bu da lavın yoğunluğuna ve lavın içerdiği gazların ne kadar kolaylıkla kurtulabilmelerine bağlıdır.Yoğun olmayan lavdan kolayca kurtulabilen gazlar, yoğun lavdan ancak büyük patlamalarla kurtulabilirler.
Magma, yüzeye yaklaştıkça üzerindeki basınç azalır ve tıpkı bir gazoz şişesinin kapağı açıldığı zaman basıncın azalması sonucu gazozun içinde hava kabarcıklarının oluşması gibi volkanik gazlar magmanın içinde küçük kabarcıklar oluşturur.


Farklı püskürme tipleri
*Hawaii tipi püskürmeler genellikle hafif şiddetedir.lavın çok akışkan olduğu ve içinde gazların kolayca kurtulduğu durumlarda bu tür püskürmeler olur.Kimi zaman magma, yanardağdan dışarı, bir fıskiyeden fışkıran su gibi çıkar.
*Stromboli tipi püskürmeler, lavın biraz daha yoğun olması durumunda görülür.Sıkışmış gazlar, yanardağ ağzının çevresine sıvı halde lav kütlerinin fışkırmasına neden olan, küçük patlamalarla açığa çıkar.
*Vulkona tipi püskürmeler, lavın daha yoğun olduğu durumlarda görülür.Sıkışmış gazlar gürültülü patlamalarla açığa çıkar ve yanardağın ağzına iri kaya parçaları ile çok miktarlarda volkanik kül püskürür.
Pilinius tipi püskürmeler, lavın çok yoğun olması durumunda görülür.Sıkışmış gazlar, çok büyük patlamalarla kurtulur.Yanardağın püskürmeleri sırasında büyük miktarlarda volkanik kül gökyüzüne fırlatılır.


LAVAKINTILARI ,BLOKLAR VE BOMBALAR
Püsküren bir yanardağdan akan lavlar ,yolları yakıp yıkmasın karşın ,çok ender olarak ölüm yada yaralanmalara yol açar.Bunun nedeni, lav akıntısının yavaş ilerlemesi ve insanların ondan kaçma olağanı bulabilmeleridir.
“Pahoehoe” ve “aa” , iki farklı lav akınsına Hawaii dilinde verilen adlardır.Bunlar birbirlerinden , volkanik gazların lavdan çıkış biçimiyle ayrılır.


Pahoehoe lav akıntıları
Pahoehoe lav akıntılarının yüzeyi genellikle düz ya da hafif kırışık olur.Bu tür akıntıların koyu kıvamı değildir yani akışkandır.Lav soğumaya başladığında yüzeyinde düzgün kabuk oluşur.Lav akıntısının iç kısmı ergimiş durumda kalarak akmayı sürdürürken soğumakta olan yüzeyde zaman zaman halat benzeri kıvrımlar oluşturabilir.


Aa lav akıntıları
Aa lav akıntılarında pürüzlü ve çatlaklı bir yüzeyi vardır.Bu akıntılar, daha yoğun lavdan oluşur ve pahoehoe lava kıyasla daha yavaş akar.Lav akarken ,yüzeyi iri parçalar biçiminde kırılır ve içindeki gazlar açığa çıkar.Kırılan parçalar ,sıvı durumu koruyan lav akıntısının iç kısmı ile birlikte sürüklenir.
Bir aa akıntısısın kenarları ve önü tank paletlerine benzer bir biçimde ilerler:Akıntının önündeki soğumuş parçalar dönerek lavın altına girer, ilerlemekte olan lav bunların üstünden geçer.Katılaşmış aa lavının yüzeyi pürüzlüdür ve yanmış kömür yığınlarını hatırlatır.


Bloklar ve Bombalar
Bir yanardağ püskürme sırasında,


Yurdumuzdaki Yanardağlar


Ağrı Dağı 5.137
Ulu Doruk (Reşko Doruğu) Cilo Dağları 4.135
Suppa Durek , Cilo Dağları 4.060
Süphan Dağı 4.058
Kaçkar Dağı 3.932
Erciyes Dağı 3.917
Karaeğri Sivrisi , Cilo Dağları 3.900
Küçük Ağrı Dağı 3.896
Maunsell Sivrisi , Cilo Dağları 3.850
Samdi Dağı , Sat Dağları 3.810
Mordağ , Hakkari Dağları 3.807
Orta Dürek , Cilo Dağları 3.770
Demirkazık Doruğu , Ala dağlar 3.756
Karakülah Doruhu , Cilo Dağları 3.750
Kaldı Doruğu , Ala dağlar 3.748
Kızılkaya Doruğu , Ala dağlar 3.725
Emler Doruğu , Ala dağlar 3.720
Verçenik Doruğu , Rize Dağları 3.711
Koca Sarp , Ala dağlar 3570
Beş Parmak , Ala dağlar 3520
Medetsiz , Bolkarlar 3514
Direk taş , Ala dağlar 3510
Güzeller , Ala dağlar 3041

Jeotermal Enerjinin Oluşumu

Yeryüzünde bütün volkanik bölgelerde ve hatta volkanik faaliyeti binlerce yıl önce sona ermiş bulunan yerlerde bile, sayısız sıcak su kaynaklarının bulunması, o yörede yüzeye yakın kayaçların altında ve daha derin yerlerde yüksek sıcaklığın varolduğunu gösteren delillerdir. Yerkabuğundaki ısı kaynağı mağmadır. Mağma içinde serbest kalan gazların basıncının zayıfladığı ve dolayısıyla volkanik faaliyet sona erdiği zaman, mağma yavaş yavaş soğumaya devam eder. Bu soğuma sırasında, büyük ölçüde su buharı olmak üzere, hidroklorik asit, CO2, hidrojen, amonyum klorür vb. gazlar ortaya çıkar. Bütün bu gazlar yer altı suyu zonu içindeki yarıklardan geçerek yeryüzüne ulaşır. İşte bu volkanik faaliyetler sırasında ortaya çıkan gazlar tarafından ısıtılan yer altı suyu ve diğer karışımlar, yeryüzüne sıcak kaynaklar olarak ulaşırlar. Yeryuvarlağının derinliklerindeki yüksek sıcaklık ile ilgili olan ve bu güçle ısınarak oluşan enerjiye jeotermal enerji adı verilmektedir.


JEOTERMAL ENERJİNİN KULLANIMI
Jeotermal enerjinin kullanılabilmesi bazı koşulların oluşmasına bağlıdır. Temel gereklilik enerjinin ulaşılabilir olmasıdır. ulaşılabilirlik, gözenekli veya çatlaklı yer içi oluşumlarında ısının taşınımı yada kayacın kendi ısı iletimi gibi doğal süreçlerle sağlanmaktadır. Yer içinde depolanmış ısının miktarı ve fiziksel büyüklüğü yeterliyse ve depo alanı yeryüzüne yakınsa, yüzeye bir ısı sistemi kurularak sıcak su ve buhardan enerji elde edilebilir.


Jeotermal enerjinin doğrudan olmayan kullanımı elektrik enerjisine çevrilmesiyle gerçekleştirilir. Jeotermal alana bir kuyu açılır ve kuyudan alınan buharın bir jeneratörü çalıştırması sağlanır. Hidroelektrik santrallerde yüksekten hızla düşen suyun enerjisinden yararlanıldığı gibi jeotermal tesislerde de buharın enerjisinden yararlanılır. Buhar bir türbine yollanır ve türbinin dönmesi sağlanır. Hareket eden türbin elektrik üreten bir jeneratörü çalıştırır. Bunun sonucunda da elektrik üretilir.


Jeotermal enerjinin doğrudan kullanımı ise konut ısıtması, seracılık ve endüstri için söz konusudur. Yüksek entolpili kaynaklar elektrik üretiminde kullanılmaya, düşük entolpili kaynaklar ise doğrudan kullanıma uygundur. Türkiye’deki jeotermal kaynakların önemli bir çoğunluğu düşük entolpili olduğu için doğrudan kullanıma daha çok öncelik verilmelidir. Doğrudan kullanımda verim daha yüksektir. Bu kullanım yollarından biri olan konut ısıtmacılığının tekniği ise; jeotermal suyun sıcaklığı ve bileşimi ile değişmektedir.


Örneğin 60-100 0C arasındaki bir jeotermal su ile ısıtma doğrudan yapılırken, suyun aşındırıcı (korrozif) maddeler içermesi ya da çökelme eğilimi taşıması durumunda ısı değiştirici gerekmektedir. Sıcak su ve buhar bu gibi amaçlarla kullanıldıktan sonra, atık suyun yok edilmesiyle süreç tamamlanır.


Dünyada mevcut jeotermal santraller 6.275 MW kurulu gücünde olup, bu santrallerden elektrik elde edilmesinde yararlanılmakta, ısıtma amaçlı kullanım ise 13.044 MW olmaktadır. Jeotermal enerjiden en fazla yararlanan ülkelerin başında İtalya, İzlanda, Yeni Zelanda ve A.B.D. gelmektedir. İzlanda da gereksinim duyulan enerjinin yaklaşık %20’si jeotermal enerjiden karşılanmakta ve ülke nüfusunun yaklaşık yarısı jeotermal enerji ile ısıtılan konutlarda oturmaktadır.


Ülkemizde 1200 sıcak su kaynağı mevcut olup, bunlardan 40 0C’nin üstünde jeotermal akışkan içeren, 140 jeotermal alan bulunmaktadır. Türkiye, jeotermal enerji potansiyeli yüksek olan ülkeler arasında 7. sırada yer almaktadır. Henüz bu potansiyelin %2,97’sinden yararlanılmaktadır. Özellikle Ege ve İç Anadolu bölgeleri jeotermal enerji yataklarının bulunabileceği alanların başında gelmektedir. Yapılan son araştırmalar Doğu Anadolu bölgesinin de jeotermal enerji yatakları bakımından oldukça zengin olduğunu ortaya koymuştur. Ancak bu potansiyelden henüz yeterince yararlanılamamaktadır.


Dünya standartlarına göre jeotermal kaynaklar; 150 0C’nin üstünde yüksek sıcaklık, 150-170 0C arasında orta sıcaklık ve 70 0C’nin altında düşük sıcaklık kaynakları olarak sınıflandırılmaktadır.


Türkiye’de elektrik enerjisi elde edilebilecek yüksek entolpili iki jeotermal saha Kızıldere ve Germencik’tir. Kızıldere – DENİZLİ jeotermal alanı 1968 yılında keşfedilmiştir. Türkiye’de ilk ticari jeotermal santral 1984 yılında burada kurulmuştur. İlk yıllarda bazı problemler doğurduysa da alınan tedbirlerle bu problemler aşılmıştır. Çanakkale – Tuzla sahasında 15 MW, Aydın – Germencik sahasında 100 MW gücünde jeotermal santraller kurulması için çalışmalar devam etmektedir. Geri kalan tüm jeotermal kaynaklar düşük entolpilidir, ama rezerv olarak oldukça büyüktür. Son yıllarda Simav, Kırşehir, Balçova ve Gönen gibi birçok yerleşim alanında merkezi sistemle ısıtma projelerinde jeotermal enerjiden yararlanılmaktadır.


Türkiye’deki jeotermal kaynakların büyük bir bölümü düşük entolpili olduğundan konut ısıtmacılığı açısından uygun kaynaklar olduğunu daha önce belirtmiştim. Fakat bu tip uygulamalar ülkemizde pek yaygın değildir.


Bu nedenle büyük önem taşıyan kentlerin ısıtılabileceği konusunda en kapsamlı uygulamalardan biri Ağrı’nın Diyadin ilçesinde gerçekleştirilmiştir. Diyadin jeotermal sahası 65 0C sıcaklıkta yüksek debide jeotermal akışkan üretimiyle Türkiye’nin ilk 15 sahası arasında yer almaktadır. Konutların ısıtılması çalışmalarına 1998 yılında başlanmış olup, sistemin büyük bir kısmı 1999 yılında tamamlanarak hizmete açılmıştır. Yöredeki sıcak su kaynaklarının genellikle fay hatlarının yakınlarında ya da fay hatları üzerinde yer aldıkları dikkati çekmektedir. Bu kaynakların çeşitli tarihlerde meydana gelen depremlerden değişik şekillerde etkilendikleri de dikkate alınırsa, sıcak su kaynaklarının çoğunlukla fay kaynağı olduğu söylenebilir.


1999 yılı Eylül ayı itibariyle şehirde, jeotermal enerjiden yararlanılarak ısıtılan konutların sayısı 1.000’i buluyordu. Birkaç yıl içerisinde ilçe merkezinde bulunan yaklaşık 3.000 konutun tamamının jeotermal enerji ile ısıtılması planlanmaktadır. Diyadin’de jeotermal kaynakların seracılığa uygulanabilirliği konusunda da çalışmalar başlatılmıştır. Bölgenin seracılık açısından uygun koşullara sahip olması ve mevcut seralarda oldukça verimli üretim olmasını sağlamıştır. Bu nedenlerle daha çok konut ve seranın ısıtılması için çalışmalar devam etmektedir.


Diyadin’de jeotermal enerjinin diğer bir uygulama alanını kurutma işleri oluşturur. Meyvelerin kurutulması ve konserve sterilizasyonu, deri kurutulması, mobilya ahşabı ve inşaat kerestelerinin kurutulması, selüloz ve kağıt endüstrisinde ağartma işlemi, şeker, ilaç, pastörize süt ve bira endüstrisi gibi birçok alanda uygulama imkanı vardır. Diyadin’de sıvılaştırılmış CO2 ve kuru buz üretim tesisi ile presipite kalsiyum karbonat üretim tesisi yapım çalışmalarına da başlanmıştır.


Diyadin ilçe merkezinde jeotermal enerjinin kullanılmasıyla ısınma giderleri büyük oranda azalmış (8 kat) ve sıcak su kullanımı içinde ek harcama yapmaya gerek kalmamıştır. Hava kirliliğinin büyük bir ölçüde azalması, toplum sağlığını da olumlu yönde etkilemiştir.


Son yıllarda kullanım alanları giderek çeşitlenen jeotermal enerjinin önemi daha da artmaktadır. Nitekim günümüzde seraların, konutların, havaalanı pistlerinin, yüzme havuzlarının ve hayvan çiftliklerinin ısıtılması, balık başta olmak üzere çeşitli yiyeceklerin kurutulması, deniz suyundan tuz elde edilmesi, sıvı CO2, kuru buz, sodyum klorür, presipite kalsiyum karbonat, çinko, bor gibi kimyasal maddelerin üretilmesi ve elektrik enerjisi üretilmesi gibi çeşitli faaliyet alanlarında yararlanılmaktadır.


Türkiye’de yaklaşık 5 milyon evin jeotermal enerji ile ısıtılabileceği ileri sürülmektedir. Bu tahmin gerçekleşirse başta İzmir, Bursa, Aydın, Erzurum, Sakar,a, Denizli ve Ağrı gibi kentlerinde yer aldığı 51 kent yerleşiminin ısıtılabilmesinde jeotermal enerji kullanılabilecektir.


Jeotermal Enerjinin Çevreye Etkisi
Jeotermal sistemlerde enerji elde edilirken önemli boyutlarda çevre kirlenmesi olabilir. Bu nedenle tesis kurulurken jeotermal kaynakların çevre üzerindeki etkileri dikkatle değerlendirilmelidir.


Jeotermal enerjiden elektrik elde edilen sistemlerin dönüşüm verimlilikleri düşük olduğu için, çevreye büyük miktarda ısı bırakılır. Atık ısı büyük bir alana yayılır ve yerel iklimde değişiklikler yapabilir. Ayrıca atıksıların borularla yakınlardaki akarsu ve göllere verilmesi de yerel ekolojiyi etkileyebilir. Isının bu şekilde çevreyi etkilemesi ve boşa harcanmasının önlenmesi, kaynağın kullanım çeşitliliğini arttırmakla olur. Çevreye verilerek harcanan ısı; konut ısıtması ya da proses ısısı olarak kullanmak amacıyla geri kazanılabilir.


Jeotermal kuyuların çevre üzerine diğer bir fiziksel etkisi de gürültüdür. Kuyularda çalışılırken gürültü 120 db.’i aşabilir. Bu gürültü, susturucu olarak adlandırılan atmosferik separatörlerle daha aza indirilebilir.


Jeotermal enerji santrallerinde gaz ve sıvıların bırakılması kimyasal kirlenmeye yol açar. Jeotermal enerji kullanılırken H2S ve CO2 açığa çıkar. H2S’ün kötü kokusu ve zehirleyici etkisi vardır.


A.B.D. ‘da H2S’ün jeotermal buhardan ayrılması zorunlu tutulmaktadır. CO2, jeotermal gazların en önemli bileşeni olup, toplam içinde %95 oranında bulunur. Atmosferde bu gazın artmasının en büyük nedeni fosil yakıtlardan enerji elde edilmesidir. Halbuki jeotermal enerji nedeniyle açığa çıkan CO2 miktarı oran olarak daha azdır. Türkiye’de jeotermal bir alan olan Kızıldere sahasında çıkan CO2’ın miktarı 750 g/kwh oranıyla oldukça yüksek olduğundan tamamı atmosfere verilmemekte ve önemli bir kısmından kuru buz elde edilmesinde yararlanılmaktadır.


Jeotermal atıksılarda bulunan kimyasalların etkisi daha da önemlidir. Toplam çözünmüş madde miktarı fazla olmasa da bor gibi bazı kimyasal maddeler bitkiler için tehlikeli olabilir. Son yıllarda yapılan çalışmalar sonucunda jeotermal atıksılardan silika, lityum, borik asit ve arsenik gibi kimyasal maddelerin ayrılabildiği belirlenmiştir.


Gelişen teknolojiye ve duyulan ihtiyaca göre atık su içindeki bazı kimyasal maddeler üretilerek, akışkan bu yönden de zararsız hale getirilebilmektedir. Ayrıca, atık akışkan dinlendirme havuzlarında bekletilerek bazı bileşenler havuzlarda çöktürülmekte ve su arındırılmaktadır. Denize yakın bazı jeotermal alanlarda ise, akışkan kimyasal yönden deniz suyu karakterindedir. Bu nedenle bazı durumlarda atık suyun denize gönderilmesi bir sorun yaratmamaktadır. Atık suyun yeraltına tekrar basılması ise, hem kirliliği önlemek hem de jeotermal rezervuarın hidrolik olarak beslenmesi açısından önemlidir. Bu nedenle birçok jeotermal alanda da bu yöntem uygulanmaktadır.


Jeotermal kuyu platformları için 1.000 – 2.500 m2 alana ihtiyaç vardır. ayrıca kuyulardan santrale giden ve buhar taşıyan borular oldukça büyük bir alan kaplar. Bu yüzden jeotermal santraller, tüm tesisleriyle benzer kapasitedeki fosil yakıtlı santrallere göre daha fazla yer kaplar. Bu sorun birçok platform açmak yerine tek platformda birçok eğik kuyu yapılarak en alt düzeye indirilebilmektedir.


Soğutma suyu tüketiminin çevreye etkisi de jeotermal santraller için önemli bir konudur. Yer altı su akışı üzerindeki potansiyel etkinin yanında, büyük hacimlerdeki suyun buharlaşması yerel iklimi etkiler. Su durumunun kritik olduğu yerlerde sulu soğutma yerine kuru soğutma tercih edilmelidir.


Atık su bazı durumlarda yüksek oranda çözünmüş madde içerebilir. Bu çözünmüş maddeler, soğuma etkisiyle çökelirler. Bu maddeler ne kimyasal olarak reaksiyona girerler ne de zehirlidirler; bu sebeple gömüldüklerinde bu sorun kolayca ortadan kaldırılabilir.


Jeotermal enerji, fosil yakıtların tüketimi ve bunların kullanımından doğan sera etkisi ve asit yağmurları gibi çevre sorunlarının önlenmesi açısından da büyük önem taşımaktadır. Bu durum öncelikle, jeotermal enerjinin çevre yönünden diğer enerji türlerine kıyasla sahip olduğu doğal üstünlüklerden kaynaklanmaktadır. Öte yandan jeotermal enerjinin kullanımıyla ilgili olarak söz konusu edilen çevre sorunlarının çözümü konusunda da son zamanlarda önemli gelişmeler sağlanmıştır.


Jeotermal Enerjiye Ekonomik Bakış
Jeotermal enerji kaynaklarının kullanımı sermaye yoğunlukludur. Böyle olmasının nedeni de, santral veya ısıtma şebekesi kurulması ve gelir akışından çok önce kaynağın aranması ve geliştirilmesi, özellikle de sondaj için önemli harcama yapılması gereğidir.


Jeotermal kaynakların geliştirilmesi ve verimli olarak kullanılabilmesi için büyük bir idari yapılanma gerekmektedir.


Bir jeotermal kuyunun maliyeti, açıldığı sahada karşılaşılan güçlüklere bağlı olarak değişebilir ve aynı saha içinde kuyuların üretimleri de büyük ölçüde değişebilir.


Jeotermal sistemlerin işletme ve bakım maliyetleri genelde, toplam maliyetin küçük bir bölümünü oluşturur. Ancak jeotermal akışkanın klorürler gibi aşındırıcı veya silika, karbonatlar gibi çökelme eğilimi taşıyan bileşenler ya da CO2 ve H2O gibi çözünmeyen gazlar içermesi bu maliyetleri büyük ölçüde arttırmaktadır.


Jeotermal santrallerin termik santrallerden temel farkı kazan sisteminin olmamasıdır. Dolayısıyla bu tip santrallerde yakıt masrafı yoktur. Diğer taraftan delinen kuyu maliyetleri ile bunların bakım ve onarım masrafları da yaklaşık olarak yakıt masrafına eşdeğer sayılabilir.


Fosil ve nükleer yakıtlarla karşılaştırıldığında; jeotermal santrallerin ısıl verimliliği daha düşüktür. Enerji santraline akışkan taşınırken, dönüşüm verimliliğinin düşük olması nedeniyle çok büyük debilerde sıcak su veya buhar gerekmektedir. Bu da çok sayıda üretim kuyusu demektir. Akışkan taşıma maliyetleri ise, bu kuyuların aralıklarına, kuyu başına üretim debisine ve santralin toplam akışkan gereksinimini belirleyecek kapasitesine bağlıdır.


Enerji üretim ünitelerindeki dış maliyet, çevrenin etkilenme maliyeti olarak kabul edilmektedir. Jeotermal enerjiden elektrik üretimi sırasında ortaya çıkan bu sosyal maliyet oldukça olumlu gözükmektedir. Fakat bu sosyal maliyet atıksıların nehirlere kullanılmayan CO2 ‘in havaya bırakılmasıyla çok artmaktadır.


Jeotermal enerjiyi güneş ve rüzgar gibi yeni enerji alternatiflerinden ayıran en büyük fark, elektrik ve ısı üretimi fiyatlarının ticari açıdan kabul edilebilir olmasıdır. Jeotermal enerjiyi konut ve proses ısı sistemlerinde kullanmak ise tüketici için yeniden yapılanma gerektirir.


KAPLICA TEDAVİSİNİN GENEL ETKİLERİ
Maden suyunun organizmanın iç düzen mekanizmasına normal işleyebileceği 37 0C –38 0C ‘deki banyo – içme – inkalasyon kürleri şeklinde seri uygulamalarıyla oluşan ekolojik etki kompleksine bağlı olarak ortaya çıkar.


Termal enerji unsurları belli süre ve şiddetle stessor olarak uygulandığında: Kişinin çevreye uyum kapasitesi artar, merkezi ve otonom sinir sistemi, hormon –enzim faaliyetleri uyarılır, vücut direnci metabolizma, organizma dengesi düzenlenir, kirlilik ve gürültüden arınmış kür merkezlerinde olumlu ruhsal değişimler görülür. İlaç, diyet, fizik tedavi rehabilitasyon, egzersiz, psikoterapi gibi tıbbi yöntemlerle birleştirildiğinde büyük önem taşır.


KAPLICA SULARININ İÇERİĞİNE GÖRE YARARLI OLDUĞU HASTALIKLAR VE SORUNLAR
Demirli Sular
a.Kanda mevcut demir oranını düzenleme ve zayıflığını giderme.
b.Romatizmal hastalıklar.


Arsenikli Sular
a.Bünyesel zayıflığı giderme.
b.Organizmayı güçlendirme.


İyotlu Sular
a.Solunum yolları rahatsızlıkları.
b.Kalp – dolaşım rahatsızlıkları.
c.Göz hastalıkları.


Kükürtlü Sular
a.Romatizmal hastalıklar.
b.Deri hastalıkları.
c.Kadın hastalıkları.
d.Göz hastalıkları.
e.Solunum yolu rahatsızlıkları.


Radyoaktif Sular (Radonlu Sular – Gençlik Suları)
a.Tüm organizmaların uyarılması, sinirsel ve bünyesel yorgunluk giderme.
b.Romatizmal hastalıklar.
c.Hormanal dengesizliklerin giderilmesi.
d.Kadın hastalıkları.
e.Kalp kan dolaşımı rahatsızlıkları.


Çamurlu Sular ve Çamurlar
a.Kadın hastalıkları.
b.Romatizmal hastalıklar.
c.Deri hastalıkları.
d.Sinir ve kas yorgunlukları.


Mineralize termal suların (Kaplıca Tedavi merkezlerinde) Kür Merkezlerinde kullanılarak yapılan uygulamalarda suların özelliklerine göre farklı etkinlikleri insan organizmaları üzerinde araştırılarak detaylı tespitler yapılmaktadır. Tıp biliminin gelişmesi ve balneotherapite uygulamalarında yetişen uzman hekim ve fizyoterapistlerin tedavi yöntemleri üzerinde araştırmaları devam etmektedir.


PAMUKKALE (HİERAPOLİS)
Dünyanın 7 harikasından biri olan, doğanın üstün güçleri tarafından yaratılan ve ülkemize hediye edilen, beyaz cennetimiz “PAMUKKALE” kaplıca tedavisinde en büyük potansiyele sahip bölgedir.


Bu bölge 1354 yılında meydana gelen şiddetli depremler yüzünden harap olmuş, bundan sonra insanların gezip gördüğü sularından şifa bulduğu arkeolojik ve doğal sit alanı şekline dönüşmüştür.


Suyun yüzeye çıktığı yerdeki sıcaklığı 35 derecedir. Bu su çeşitli radyoaktif maddelerin yanı sıra erimiş maddeler kalsiyum ve yüksek oranda karbondioksit içerir. Su belli süre aktığı yerde karbondioksit gazının uçması nedeniyle kireçli bir tortu bırakır. İşte bu tortular Pamukkale’nin ünlü travertenlerini oluşturur. Suyun deri, damar, göz hastalıkları ile kalp hastalıklarına iyi geldiği, insanı genç ve dinç tuttuğu bilinmektedir.


Suyun etkisinden faydalanabilmek için 1-2 hafta gibi bir süreyle vücudumuzu havuzlarda suyla temas ettirmek, bazen de gerektiğinde ağız yoluyla almak yeterlidir.


Pamukkale’nin suyundan insanların faydalanmasını gösteren fotoğraflar aşağıda sunulmuştur:


KARAHAYIT – KIRMIZI SU
Pamukkale’ye 5 km. uzaklıkta başka bir termal kaynaktır. Bu termal kaynak büyük oranda demir içerir. Suyun kırmızı renkli olması nedeniyle “KIRMIZI SU” adıyla da anılır.
Suyun kullanımıyla ilgili fotoğraflar aşağıda ve devam eden sayfada sunulmuştur.


Sonuç
Jeotermal sistemlerde entegrasyonun yani, jeotermal akışkanların çeşitli sıcaklık kademelerine göre farklı alanlarda değerlendirilmesi, jeotermal yatırımları daha ekonomik hale getirmektedir. Bunları en doğru şekilde kullanmak veya kullanılmasını teşvik etmek büyük ölçüde biz Çevre Mühendislerinin görevidir. Görevimizi yerine getirip gelecek nesillere daha güzel, daha iyi hayat standartlarına sahip bir çevre bırakmalıyız.

Granitin Yapı Taşı Olarak Kullanılması ve Türkiye’deki Yatakları

Granit, bileşiminde % 10 – 40 arasında kuvars % 30 – 60 arasında alkali feldispat, % 35 kadar mika ve %10 35 arsında koyu renkli mineral bulunduran açık renkli, asidik bileşimli derinlik kayaçlarına denir. Ticari anlamda ise granit, hemen her bileşimde derinlik kayacını içine alan çok geniş bir kayaç grubu için kullanılmaktadır. Piyasada granit , gnays, siyenit, kuvars monzonit, granodiyorit, kuvarslı diyorit, diyorit gibi açık renkli kayaçlara granit terimi ortak bir isim olarak kullanılırken ,gabro, diyabaz, anorzotit ve proksenitlere denilmektedir.


Granitler, ihtiva ettikleri minerallerin karakterlerine göre gruplara ayrılırlar. Tanelerin büyüklüğü, her granitte farklıdır. Buna göre , ve denir. Renkleri ise feldispatınkine göre isim alır, fakat kuvars hornblend ve mika miktarı fazla olduğu takdirde, renge tesir ederler; beyaz, açık gri, koyu gri, pembe, kırmızı ve zeytin yeşili gibi adlar alır.


Tipik bir granitin özgül ağırlığı 2.6 2.8 gr/cm, gerçek prozitesi % 0.4 – 1.5 basınç mukavemeti 1600 3300 kg/cm , aşınma mukavemeti 5 8 kg/cm tür. Sertliği ise içindeki minerallere bağlıdır ve 6.5 olarak kabul edilmelidir.


GRANİTİN KULLANIM ALANLAR
Granit, piyasada kırma taş (mıcır) ve blok taş olmak üzere iki şekilde tüketilmektedir. Kırma taş olarak başlıca yol yapımında ,beton harcı içinkum şeklinde, tren yolu balastı olarak, kuyu çakıllamalarında filtrasyon tabakalarının hazırlanmasında, dalga kıranlarda ve baraj dolu savaklarında kullanılmaktadır. Blok taş olarak çıkartılan granitler ise anıt, abide ve mezartaşlarını yapımında, binalarda temel blukları, sütun ve basamak taşları olrak, yollarda kaldırım taşı ve döşeme taşı olarak değerlendirilmektedir. Kırma taş üretiminde granitin çok belirgin özelliklerinin olması aranmaz ve işletmeciliği daha basittir. Blok taş üretilecek granitlerde ise kayacın yapısal özellikleri çok önemlidir.


Yarık, çatlak ve faylanmalara bağlı süreksizlik düzlemlerinin blok üretimini etkilemeyecek kadar geniş aralıklı olması veya bunların ikincil minerallerle yeterli sağlamlıkta doldurulmuş olması gerekir. Birçok granit kütlesinde ilksel soğuma veya yüzey aşınmasına bağlı olarak azalan litostatik basınca karşı ortaya çıkan rahatlama kuvvetlerinin etkisi ile topoğrafik yüzeye paralel çatlak veya yapraklanma sistemleri gelişmektedir. Ayrıca granitlerde yanal genişleme özelliği fazla olduğundan, işletme sırasında oluşan boşluklara doğru kayaç genişlemektedir. Buna bağlı olarak yeni çatlaklar gelişmekte, sondaj maktapları sıkışmakta veya açılan sondaj delikleri kapanmaktadır. Blok taş üretiminde bu özelliklerin de göz önünde bulundurulması gerekmektedir.
Kırma Taşın Özellikleri


Kırma taşta aranan en önemli özellikler dayanıklılık( parçalanma,kırılma ve kimyasak etkilere karşı direnç ) , sertlik( aşınmaya karşı direnç ) ve sağlamlıktır ( donma çözünmeye karşı direnç ). Dayanıklılık ve sertlik kırma taşın kalitesini yükseltmesine karşın, işletme masraflarını oumsuz yönde etkilemektedir. Ayrıca, kırma taş üretimi girdilerinin en önemlilerinden biri nakliye oldukları için kırma taş ocaklarının tüketim alanlarına yakın olması gerekmektedir.


Blok Taşın Özellikleri
Granitin rengi bünyesinde ki kuvars ve feldispat miktarı ile kontrol edilmeltedir. Genellikle pembemsi gri ile koyu kırmıızı arasında değişen renkler gösteririler. Biyotit ve hornblend oranına bağlı olarak ta renk açık griden koyu griye kadar değişir. Bu durumda feldispat oranı azalacağından kırmızı tonun etkisi düşüktür. Labrodorun yanar döner renk vermesi siyah granitler de ( anortozit ) yaygın bir özelliktir. İşletilen bir ocakta granitin renk değişiminin fazla olmaması, ürünlerin tanıtımı ve pazarlanması bakımından fayda sağlar.


Granit bileşimine giren ana minerallerin sertliklerinin yüksek olması hem ocak üretimi sırasında, hem de kesme , düzeltme, perdahlama ve parlatma işlemleri sırasında maliyeti önemli çlçüde yükseltir. Ancak elde edilen ürünlerin basınç,çarpma ve şınmaya karlşı dayanıklı olması bu dezavantajlarının ortadan kaldırmaktadır.


Blok taş olarak işletilen granitlerin fazla iri kristalli olmaması ve kristal boyunun monoton dağılımlı olması, mineral kümeleri, yan kayaç parçaları, aplit veya pegmatiti damarları gibi doku bozukluklarının bulunmaması, minerallerinin her tarafta yaklaşık eşit oranlarda dağılmış olması istenir. Gnayslar da ise bantlı yapılar ve bu bantların kıvrımlı yapıları desen oluşturduğundan aranan bir özelliktir.


GRANİTİN İŞLETME YÖNTEMLERİ
Taş ocağı işletme yöntemleri bulunduğu yere göre farklılıklar gösterir. Granitin bulundugu alan tepe şeklinde ise yandan girerek basamak oluşturmak gerekir. Eğer topoğrafya düzse,işletme derine doğru inilerek yürütülür. Bu derinlik bazı işletmelerde 100 m yi geçmektedir.


İşletmeye başlamadan önce, granitin üzerinde bulunan toprak örtü yüzey alterasyonundan etkilenmiş kısım kaldırılmalıdır. Ayrıca rahatlama genleşmesimnden doğacak zorlukların önlenmesi içn 1-1.5 m genişliğinde kanallar açılır. Blok çıkarma işlemi içn çatlak sistemlerinden faydalanılabilir.Bu çatlaklar yeterli değil ise blok genişliğindeki hatlar boyunca açılan sondaj deliklerinde hafif patlatmalar yapılarak bloklar ana kütleden kopartılır. Diğer bir metodta blok kenarlarının tel testerelerle kesilmesidir. Bu metod diğerlerine göre daha pahalı fakat daha verimlidir.


Kapıdağ graniti
Kapıdağ yarımadasının batısındaki Ocaklar köyünden ve daha batıdaki Tavşan adasından çıkarılan gri renkli, ufak taneli, amfibollu granitler çok eskiden beri İstanbul ve civar vilayetlerde parkeve bordür taşı olarak kullanılmaktadır. Bilhassa Ocaklar köyü civarında bulunan büyük ocaklarda standart büyüklükte hazırlanan taşlar M armara denizi etrafındaki şehirlere gönderilmektedir. Türkiye nin en büyük granit ocakları burada bulunmaktadır.


Yarımadanın doğu ve batısındaki kristalin şistler arasında büyük iki granit masifi bulunmaktadır. Doğudaki granit masifi Bandırma körfezindedir ve uzun ekseni 15 km yibulan bir elips şeklindedir. Buradaki granitler ufak ve orta taneli, gri renkli, biyotitli ve amfibollüdür. Masifin kuzey batısında amfibollit fillit ve mermerlerden ibaret kontak taşları, mermerlerin temas yerlerinde de kontak mineralleri bulunmaktadır.granitlerin içinde aplit, pegmatit ve kuvars filonlarile bazı yerlerde kuvarslı stibin ( antimonit ) damarları görülür.


Yarımadanın batısındaki granit mafisi orta ve iri taneli koyu gri renkli , amfibollü ve fazla biyotitlidir. Bilhassa bu kısımda irili ufaklı , magmanın hazmedilmemiş , göz göz, koyu renkli otolitleri iyi görülür. Yarımadanın batısındaki Koyun, Marmara, Avşar ve Eğinlik adalarında da aynı özellikleri haiz granitler mevcuttur.


Kapıdağı granit kütlelerinin Hersinien hareketleri esnasında daha eski formasyonların içersine nüfüz ettiği kabul edilmektedir.


Kapıdağ granitlerinin bazıları içinde kuvars gözle görülmeyecek derecede azdır, bundan dolayı sokaklardaki parke taşları az zaman zarfında aşınmakta ve sahten cilalanmaktadır. Parkeli yokuşlarda atların kaymaması için vaktile taşların üstleri oluk şeklinde yontulmuştur ki, bu çeşit parkelere istanbulun bazı sokakların da hala rastlanmaktadır.


Kazdağ (Edremit) Graniti
Ocakları Erdemit in 5 km kuzeyinde ereli köyünün Armutlu sırtlarındadır. Amfibollü bir granit olan bu taşın içinde iri ve parlak hornblend billurlarile feldispat ve iri kuvars parçacıkları çok iyi görülür. Kapıdağı granitine pek benzeyen bu taş Edremit ve civarında parke ve bordür taşı olarak kullanılmaktadır.


Uludağ ( Bursa )Granit
Bursanın güneyinde, Uludağ da, Karabelen, Kirazlıyayla,Bakacık ve batı zirve arasında büyük ve Kapıdere yaylası civarında da küçük birer granit kütlesi mevcuttur. Büyük, granit kütlesi, şisti mermer (Sipolen), gnays ve amfibolitlerle temas halindedir. Granitler zirve arasında tipik aşındırma şekilleri, kuvars, pegmatit ve aplit damarları ile dikkat çeker.


Burada bileşim bakımından birbirinden farklı iki tip granit mevcuttur. Biri kenar graniti olup rengi açık, orta ve iri taneli, kuvars ve ortoklazı çok , biyotiti nispeten az, damar ve çatlaklar fazladır. Diğeri ise çekirdek graniti olup ufak taneli, fazla plajıoklaslı, 1/3 nispetinde kuvarslı, biyotitli ve muskovitli, az damarlı ve çatlaklıdır. Bu sonuncu daha ziyade bir granadiyorittir.


Jeolojik yapı bakımından Uludağ granitinin Antekambrin e veya Paleozoyik (Hersinien) e ait olduğu kabul edilmektedir.


Karabelen ile kirazlı yayla arasından şose civarından ve 28-29km arasında, Fethiye ve kizik köyleri ile kaplıkaya mevkiinde bulunan ocaklardan çıkartılan granitler, yollarda parke ve bordür taşı olarak kullanılmaktadır. Son zamanlarda yeşil türbe etrafındaki inşaatta ve maliye binasının temellerinde bu granitlerden istifade edilmiştir.


Armutlu graniti
Armutlu yarımadasının güney ve kuzeyinde 2 granit kütlesi mevcuttur. Bunlar güneyde Kapaklı-Fıstıklı, kuzeyde Karlı dağı granitleridir. Elipse yakın bir şekilde aflörman veren bu granitlerin büyük eksenleri doğu batı doğrultusundadır. İstanbul a yakınlığı çıkarılmasının kolay olması ve ocaklarının sahilde bulunmasıyla Armutlu graniti Kapıdağ graniti kadar kullanılan bir taşdır. Amfibollü bir granit olan Fıstıklı granitinin ocakları Armutlu iskelesi – Kapaklı Selimiye – Mecideye köyleri arsında bulunmaktadır. İnce kristalli olan bu taşın ince kesitinde : ortoz , kuvars , hornblent ve manyetid görülmüştür. Malzeme laboratuvarında yapılan tecrubelere göre basınç mukavemeti ortalama 1463 kg/cm2 bulunmuştur. Yarımadanın kuzeyindeki Karlık dağı granitinin ocakları ise Katarlı-Büyük Karlık dağı- Teşvikiye ve Yukarı Kocadere köyleri arasında bulunmaktadır. Bu taş içerisindeki feldispatın pembe ve beyaz renkli olması ve hornblendin fazla bulunması ile dikkati çekmektedir. Sathan ayrışarak kalın bir aren tabakası meydana getiren bu granitin üzerinde doğu kısımlarda nümülitli kalker tabakaları yataya yakın bir durumda bulunmaktadır. Burada yeni ocaklar açıldığı takdirde kırmızı renkli bir granit çıkarılabilir ve kaplama işlerinde kullanılabilir.


Çavuşbaşı ( İstanbul ) graniti
Bu granit kütlesi İstanbul Boğazı, Anadoluhisarı nın 7km doğusunda Alem dağının batısında, Çavuşbaşı çiftliği civarında bulunmaktadır. Çapı 5km yi bulan daire şeklindedir. Taş anfibollü bir granittir içinde kuvars, feldispat, biyotit ve hornblent mineralleri bulunur. Biyotit miktarı diğer bölgelerdeki anfibollü granitlere nispetle daha fazladır. Son zamanlarda yapılan mikroskobik incelemeler, taşıyan bir granodiyorit olduğunu meydana çıkarmıştır. Çavuşbaşı graniti parke taşı yapımına elverişli olup vaktiyle işletilmiştir. Bugün ise terk edilmiş bir durumdadır, son zamanlarda yeniden istifade edilmeye başlanmıştır.


Sancaktepe (Gebze) graniti
Kocaeli yarımadasında, Gebzenin kuzeyinde Balçık-Orhanlı köyleri arasında bulunur; büyük çapı 15km olan kuzey güney doğrultusundaq uzanan elips şekilli bir kütledir. İçinde pembe ve beyaz renkli iki türlü feldispat, kuvars ve az miktarda, kısmken rengini değiştirmiş, biyotit mevcuttur. Hakim olan pembe renkli feldispat ortos; beyaz renklisi ise plajioklaz (oligoklaz) dır. Granit kütlesi bazı yerlerde aplit, pegmatit ve kuvars damarlar ile kesilmiştir. Satıhta ayrışım tesriyle pas renkli aren meydana gelmiştir. Siliruen ve Devonien formasyonlarını delip metemorfize eden ve apofizlerini bunların içine gönderen Gebze granitinin yaşının Hersinien sistemine ait olduğu zannedilmektedir. Ayrışmamış kısımlarının sert ve yoğun olmasına, aflörmanlarının İstanbul-İzmit şosesi üzerinde bulunmasına rağmen, bu granitten şimdiye kadar istifade edilmemiştir. İşletildiği taktirde parke taşı imaline yarıyacağı gibi renginin hususiyeti dolayısıyla süs taşı olarak kullanılabilir.


Kestanbol (Çanakkale-Ezine ) graniti
Çanakkale nin güneyinde, Ezine kazasının batısında, Kestanbol Bergaz Yaylacık köyleri arasında bir granit kütlesi mevcuttur.
Kristalen şist ve kristalize kalkerlerle çevrili bulunan bu granitin bir çok maden görülmektedir.Burada iki tip granit mevcuttur. Biri gri renkli hornblendli olup, ortoklaz , az miktarda plajioklaz, kuvars, biyotit ve tali olarak piroksen, titanit, apatit, zirkon ve demiroksit ihtiva etmektedir. Bu tip granitten çok miktarda parke yapılmaktadır. Bu suretleher yıl 8-10 milyon parke taşı kamyonlarla Odunluk iskelesine taşınmakta ve buradan Çanakkale ve İzmir e sevkedilmektedir.


Koçali köyü cıvarında bulunan ve halkın Pembe taş dedikleri granit porfiri yapılıdır. Sağlam hoş manzaralı ve güzel renkli olan bu porfiri yapılı granitlerden çok eski zamanlardan beri sütünlar yapılmaktadır. Koçali köyünün batısında yeşil taşlar mevkiinde, eskiden hazırlanmış 1.70m çapında ve 12.5m uzunluğunda yekpare yedi sutun bugun metrük bir vaziyette durmaktadır. İstanbul camilerinde görülen pembe renkli ve iri ortozlu, porfir yapılı granitlerin Kestanbul civarından çıkarıldıgına hiç şüphe yoktur


Trakya granitleri
Granit plütonları Trakya da, Çatalca civarında, Kırklareli nde ve Edirne vilayetlerinde bulunmaktadır. Bu sonunculara kristalen şistlerle beraber Istranca masifi adı verilmektedir.


Çatalca graniti
Büyükçekmece gölünün 1,5 Km. batısında, uzunluğu 6 Km yi bulan güneydoğu-kuzeybatı doğrultusunda ince bir şerit halinde uzanan bir granit lakoliti vardır. Bundan başka Çatalca civarında ve Çatalca nın 8-14 km kuzeyinde serpilmiş bir halde bulunan üç granit çekirdeği daha mevcuttur. Etrafında çeşitli kristalen şist ve grenalı mermerler bulunan Büyük Çekmece gölü yakınındaki bu granit, vaktiyle işletilmiş ve İstanbul sokakları parke taşı olarak kullanılmıştır. Son zamanlarda Çatalca granit kütlesinin muhtelif yerlerinde taş ocakları açılmıştır. Bilhassa askeri tahkimatta bu ocaklardan çıkarılan granitlerden çok faydalanılmıştır. Çatalca granitlerinin yaşı Hersinien olarak kabul edilmektedir.


Istıranca granitleri
Gnays, mikaşist, fillat, kuvarsit ve mermerlerden müteşekkil olan Istıranca masifi yeryer granit intrizyonları tarafından katedilmiştir. Bunlardan birincisi Karadeniz sahilinde İğne Adanın 5 km kadar batısındaki Demirköy graniti, ikincisi Kırklareli nin 2 km kuzeyindeki Kırklareli graniti, üçüncüsü ise Lalapaşa nın 4 km kuzeyinde bulunan Hazarbeyli granitleridir. Bu üç granit kütlesinden başka hudut boyunca yeryer granit aflömanları veren (Karaca da, Dereköy, Karapınar vs) intrüzyonları mevcuttur. Hazarbeyli ve Dereköy granitleri mermerleri kat etmektedir.
Istıranca masifinin en büyük kütlesini Demirköy graniti teşkil etmekte olup; biotit ve bilhassa manyetik bakımından pek zengin olan bu granitin ayrışması ile manyetik kumlar husule gelmektedir, bu kumlar demir madeni olarak işletilmiştir. Kırklareli graniti diğerlerine nispetle fazla amfiböllüdür.
Istıranca granitleri bazı yerlerde strüktür bakımından gnaysi granit halindedir. Bundan dolayı bir çok yerlerde granit ve gnays aflörmanlarının sınırlarını tayin etmek güçtür. Bunlar Hersinien den önceki orojenez safhasında kıvrılmış olan formasyonlar içinde olup kıvrımları kesmişlerdir.
Hazarbeyli granitindeki pembe renkli ortoz billûrları pek büyüktür. (10-15 cm) Ortozların bu derece büyük olması seramik endüstrisi bakımından önemli olup son zamanlarda bu granitlerin içersinde nadir minaraller aranmış ve bazı emareler bulunmuştur.


Eskişehir (Sivrihisar) graniti
Eskişehir in güneydoğusunda Sivrihisar kazası civarında bulunan granit feldispat (ortoz) ve amfibol (hornblent) ten ibarettir; kuvars gözle görülemiyecek derecede az olu varlığı mikroskopla tesbit edilmektedir. İri billûrlu ortoz kristallerinde karlspat ikizlikleri gözle seçilebilmektedir. Bu taş beyaz-gri renkli, fazla hornblentli, amfibollu bir granittir. Az miktarda kuvars ihtiva etmesi dodayısile bu taşa kuvarslı siyenit adı verilmektedir.


Kırşehir graniti
Kırşehir – Gülşehir Akdağ Yozgat Köprüköy arasındaki geniş sahada gri renkli bir granit kütlesi mevcuttur. Yer yer iri feldispat kristallerini ihtiva eden bu granit içinde 2-3 cm uzunlukta, ikizli feldispat kristalleri, kuvars, hornblent ve biyotit görülmektedir.
İri ortozlu olan bu granitlerin son zamanlarda yapılan petrografik tayinlerine göre granodiyorit oldukları anlaşılmıştır.
Bu granitler mermer ve kristalen şistleri kesmektedir. Civarlarında, silimanit, grena, diopsit vs gibi kontakt mineralleri ihtiva eden taşlar bulunmaktadır.
Geniş bir saha kaplayan bu granit kütlesinden ancak mevzii olarak istifade edilmekte ve yer yer binalarda yapı taşı olarak kullanılmaktadır.


Gümüşhane graniti
Gümüşhane şehri civarında büyük çapı takriben 15 kilometreyi bulan elips şekilli bir granit kütlesi mevcuttur. Taş, içinde fazla miktarda kırmızı ortoz billûrlarının bulunması ile dikkati çekmektedir. Kütlenin bazı yerlerinden alınan numuneler tamam ile kırmızı ortoz ve kuvars billurlarından ibaret olup bunlar arasında pek seyrek olarak kısmen ayrışma uğramış yeşil renkli hornblentlere rastlanmaktadır. Bazı kısımlarda fazla miktarda amfibol kristalleri bulunur ve taş tamam ile Mısır graniti andırır. Taşın rengi açık kırmızıdan koyu kırmızıya kadar değişir. Erzurum-Trabzon transit yolu üzerinde 119-131 kilometreler arasındaki sahada bu granitin muhtelif renkli olanları, çatlak ve damar sistemlerini görmek mümkündür.


Giresun Sivas granitleri
Bu bölgede Üst kretase ye ait formasyonları delen granit ve granodiyoritler yer yer görülmektedir.
Şebinkarahisar civarında ve Giresun şosesi üzerinde 3-4 kilometre çapındaki birçok granit batolitleri göze çarpar. Tamzara ve Gedehor köyleri civarında pembe-kırmızı renkli ve iri feldispat billurlu bir granit biraz daha ilerde Asarcık meckiinde de gri renkli bir granit (granodiyorit) mevcuttur.


Zigana dağı granitleri
Zigana dağının muhtelif yerlerinde granit ve granodiyoritlere rastlanmaktadır. Bunlar Üst Kretase formasyonlarını delmekte ve etrafındaki taşları metamorfizmaya uğratmaktadır. Bunlardan en önemlileri : Acısu, Muzena, Koryana köyleri ve Tortul civarında bulunmaktadır. Bunlar Gümüşhane civarında parke taşları olarak kullanılmaktadır.

16 Ocak 2011 Pazar

Akıntılar ve Dalgalar

Dalga, deniz yüzeyindeki salınım hareketleridir.
Deniz dibindeki depremlere ve volkanik faaliyetlere bağlı olarak oluşan dalgalara tsunami dalgaları denir.


Dalgaları oluşturan nedenler;


Dünya’nın dönmesi,
Rüzgârlar,
Depremler,
Denizaltı heyelanı,
Volkanizma’dır.


AKINTILAR


Deniz yüzeylerindeki suların, bulundukları yerlerden başka alanlara doğru taşınmasına akıntı denir.


Akıntıların oluşmasına neden olan faktörler şunlardır:


a. Yoğunluk farkı


Sıcaklık farkı: Yoğunluğu fazla olan soğuk sular, alttan sıcak su alanlarına doğru, yoğunluğu az olan sıcak sular, üstten soğuk su alanlarına doğru akarlar.


Tuzluluk farkı: Yoğun olan tuzlu sular, alttan tatlı su bölgelerine doğru, yoğunluğu az olan tatlı sular ise üstten tuzlu su bölgelerine doğru akarlar.


b. Seviye farkı:Beslenme kaynakları fazla olan denizlerin seviyeleri, beslenme kaynakları az olan denizlere göre fazladır. Örneğin, İstanbul ve Çanakkale boğazındaki akıntılar gibi.


c. Sürekli rüzgârlar: Okyanus ve denizlerdeki akıntıların en önemli nedeni, sürekli rüzgârlardır. Rüzgârların süresi ve şiddeti, akıntıların etkili olma süresi ve alanını etkiler.


d. Gel – git olayı: Deniz ve okyanuslardaki akıntıların oluşum sebeplerinden birisi de, gel – git olayıdır. Gel – git’in etkili olduğu kıyılarda şiddetli akıntılar, buna bağlı olarak aşınım ve birikim şekilleri oluşur.


DALGA VE AKINTILARIN OLUŞTURDUĞU KIYI ŞEKİLLERİ


Falezler (Yalıyarlar): Yüksek kıyılarda dalgaların etkisiyle kıyıların alt kısımları aşındırılır ve bazı oyuklar oluşur. Bu oyuklar büyüdüğü zaman tavanları çöker ve denize dik kıyılar meydana gelir. Bu dik kıyılara falez ya da yalıyar adı verilir


Ülkemizde, falezler en çok Karadeniz kıyılarında oluşmuştur. Çünkü, en dik kayılarımız Karadeniz kıyılarıdır. Hopa – Sarp kıyıları ile Cide – İnebolu kıyıları arasında ve Şile çevresinde falezli kıyıların en tipik örnekleri görülür. Akdeniz’de Teke ve Taşeli kıyılarında da falezler oluşmuştur.


Kıyı Kumsalları(Plajlar): Dalga ve akıntıların etkileriyle kıyıdan koparılan malzemeler, bir müddet sonra sürtünme sonucu iyice ufalanır, incelir. Dalgalar bu küçülen malzemeleri alçak kıyılarda biriktirirler. Sonuçta kıyı kumsalları yani plajlar oluşmuş olur.


Kıyı Okları ve Kordonları: Dalgalar ve kıyı akıntıları, taşıdıkları materyalleri özellikle koyların kenarında biriktirirler. Sonuçta kıyılarda çıkıntılar oluşur.


Bunlara kıyı oku denir. Kıyı okları zamanla daha da genişler ve uzar. Bunlara da kıyı kordonu adı verilir.


Kıyı okları ve kordonları, en belirgin olarak Çukurova, Göksu, Çarşamba ve Bafra deltalarında oluşmuştur.


Lâgünler: Koyların önünde oluşan kıyı kordonları zamanla koyun önünü tamamen kapatır ve denizle olan bağlantısını keserek deniz kenarında bir göl oluşumuna sebebiyet verir. Böyle oluşan göllere lâgün ya da deniz kulağı denir.


Türkiye’deki bütün delta ovalarında küçük lagünler oluşmuştur. Ayrıca, Büyük ve Küçük Çekmece Gölleri ile Durusu Gölü birer lagündür.


Tombololar: Kıyı yakınındaki bir adanın bir kordonla kıyıya bağlanması sonucu oluşan yarım adalara tombolo denir. Türkiye’de Güney Marmara kıyılarındaki Kapıdağ Yarımadası tomboloya örnek olarak verilebilir.


BAŞLICA KIYI TİPLERİ


a. Fiyort Kıyılar: Buzul vadilerinin sular altında kalması sonucu oluşan kıyılardır. Bu kıyı tipine ait en güzel örnek, İskandinav Yarımadası’nın Atlas Okyanusu kıyılarıdır. Dünya’nın en büyük fiyordu Norveç’teki Soğne fiyordudur.


b. Skyer Kıyılar: Buzulların aşındırdığı tepeciklerle veya buzulların biriktirdiği moren yığınlarıyla şekillenmiş kıyılar sular altında kalınca yüzlerce adacık ortaya çıkar. Bu tür kıyılara skyer kıyılar denir. Baltık Denizi’nin kuzeydoğusunda bu tür kıyılar görülür.


c. Ria tipi kıyılar: Plâtoları yaran derin vadilerin sular altında kalmasıyla oluşan kıyılardır. Dünya’da en güzel örnekleri, Güneybatı İrlanda ve Kuzeybatı İspanya’da görülür. Ülkemizde’de Güneybatı Ege kıyıları, İstanbul ve Çanakkale boğazları ile Haliç, ria tipi kıyılara örnek olarak verilebilir.


d. Liman tipi kıyılar: Alçak kıyılardaki geniş vadilerin sular altında kalması ve bunların önünün kıyı setleriyle kapatılması sonucunda oluşmuştur.


Dünya’daki en iyi örnekleri, Ukrayna’nın Karadeniz kıyılarında görülür. Ülkemizde de örnek olarak Büyük ve Küçük Çekmece kıyıları gösterilebilir.


e. Dalmaçya tipi kıyılar: Deniz sularının, kıyıya paralel uzanan dağlar arasındaki çukurluklara dolmasıyla oluşan kıyılardır. Dünya’daki en iyi örneği Adriya Denizi kıyılarında görülür. Ülkemizde de Kaş (Antalya) çevresinde bu tür kıyılara rastlanır.


f. Haliç (Estuar) tipi kıyılar: Gel – git olayı sonucunda akarsu ağızlarının aşındırılmasıyla oluşan ve huniye benzeyen kıyılardır. Dünya’nın en büyük halici Hamburg (bilgi yelpazesi) halicidir. Bunun yanında Londra, Elbe, Wesser, Thames, Evoş, Bordeaux ve Weischel haliçleri de Dünya’nın önemli haliçlerindendir. Bu haliçlerin hepsi, aynı zamanda gelişmiş birer limandır.


g. Boyuna kıyılar: Dağların denize paralel uzandığı yerlerde boyuna kıyılar görülür. Bu kıyılarda girinti ve çıkıntı son derece azdır. Karadeniz ve Akdeniz kıyıları bu tiptendir.


h. Enine kıyılar: Dağların denize dik uzandığı yerlerde enine kıyılar görülür. Bu kıyılarda girinti – çıkıntı son derece fazladır. Ege kıyıları bu tiptendir.

Doğalgazın tanımı

Doğalgaz doğal olaylar sonucu oluşmuştur. Doğalgaz, milyonlarca yıl önce yaşamış bitki ve hayvan artıklarının zamanla yeryüzü kabuğunun derinliklerine gömülüp kimyasal ayrıma uğraması sonucu ortaya çıkmıştır. Organik madde olarak bilinen bu bitki ve hayvan artıkları doğal süreçler sonucu göl ve okyanuslarla taşınıp, dibe çökerek çamur ve kumla kaplanarak kayalaşmıştır. Giderek daha derine gömülen bu organik madde, basınç, sıcaklık ve bir ihtimalle de bakteri ve radyoaktivitenin etkisiyle ayrışarak petrol kömür ve doğalgazı oluşturmuştur.


doğalgaza en çok dağ silislerinin yamaçlarında rastlanmaktadır. Bu dağların bir bölümü milyonlarca yıl önce meydana gelen jeolojik değişiklikler sonucu okyanuslarla kaplanmıştır.


doğalgaz, genelde, yüzeyden binlerce metre derinde, kumtaşı gibi gözenekli bir kayaç katmanınca tutulmuş olarak bulunur. Bu katman gaz geçirmeyen ve bu özelliğiyle doğalgazın kaçmasını önleyen bir başka kayaç katmanıyla örtülüdür.


doğalgaz, dünyamızın önemli enerji kaynaklarından biridir. Enerjinin, günlük yaşamımızdaki önemi her köşede görülebilir. Endüstrinin gelişmesiyle enerjiye olan ihtiyaç da artmaktadır. Geçmişte insanlara ve hayvanlara yaptırılan tekdüze işler makinelere yüklenmiştir. Dolayısıyla doğalgaz uygarlığın temel taşlarından biridir.


doğalgazın özellikleri


Doğalgazın yapısı
yeraltından çıkartılır. Genelde petrol yatakları ile birlikte bulunur. Ağır hidrokarbonlar, nem ve sülfür bileşenlerinden ayrıştırılarak kullanıma sunulur. Yavaş yanan bir gazdır. 10-12kwh/m3 / 8600-10300 kwh/m3 mertebesinde kalorilik değere sahiptir. Bileşiminin büyük bölümünü metan gazı oluşturur. Metan dışında az miktarda etan, propan, bütan gibi diğer karbonlar bulunur. Ayrıca azot, oksijen, karbondioksit hidrojen sülfür ve bazen de helyum gazına rastlanır.


doğalgaz, renksiz ve kokusuzdur. Gaz kaçaklarının fark edilmesi için tht (tetrahidrofen) katılarak özel olarak kokulandırılır. Doğalgaz, zehirli değildir, fakat yüksek konsantrasyonlarda oksijen olmayacağı için boğucu etkisi vardır. Havadan hafiftir. Yanma sonucu 8250 kcal ısı açığa çıkar. Doğalgazın yanma hızı 34 cm/sn’ dir. Doğalgaz, rutubetsiz, kuru bir gazdır. Doğalgazın içerisinde yanmayan hiçbir madde yoktur. Ayrıca kükürt ve kükürtlü maddeler de olmadığı için kükürt dioksit gibi zehirleyici gaz açığa çıkarmaz. Ancak uygun koşulların oluşturulmaması sonucu tam yanma sağlanmazsa karbon monoksit oluşur. Doğalgaz atmosferik şartlarda –163° soğutulduğu zaman sıvılaşmakta, hacmi 600 kat daha küçülmektedir.


Doğalgazın oluşumu
denizlerin ve göllerin dibine çökelen tortularda


Önce yoğun bir bakteri etkinliği gerçekleşir ve buradaki organik maddelerden metan, karbondioksit, azot ve azot oksit ürer. Bu aşamada bol miktarda metan gazı oluşur. Buna karşılık etan ve daha ağır hidrokarbonlar hemen hemen hiç bulunmaz. Bazı bakterilerde hidrojen sülfür oluşturur. Çökellerin altındaki tortuların gömülmesiyle bakteri etkinliği sona erer ve organik maddeler, kerojene dönüşür. Kerojende ısıl ayrışmayla petrole ve doğalgaza dönüşür. 1000-3000 metre arasındaki derinliklerde ilk aşamada metan ve karbondioksit ile birlikte ham petrol oluşur. Daha aşağılarda, tortulun kalınlığı ve sıcaklığı arttıkça petrolün yerini, hafif ve gaz halindeki hidrokarbonların oluşumu alır. 5000m. Altındaki derinliklerde ise molekül parçalanması kerojen artıkları ve kuru metan oluşumuna yol açar.


doğalgazda bulunan helyum ve argon radyoaktif parçalanma ürünleridir. Toryum ve uranyum radyo izotoplarından helyum, potasyumdan ise argon ürer.


doğalgaz yataktan çıkarıldığı haliyle kullanılmaz. Metan bakımından (%95) çok zengindir ve içinde ağır hidrokarbonlar da bulunur. Ayrıca çeşitli oranlarda azot, karbondioksit, hidrojen sülfür ve başka kükürt bileşikleri içerir. İçerdiği sıvıların ve katıların ayrışılması amacıyla çeşitli işlemlerden geçirilir. Ayrıca işlemi tamamlanınca ticari özelliklere uygun gaz elde edilir.


Doğalgazın depolanması
pik tüketim dönemlerinde kullanmak, stratejik miktarları elde bulundurmak ve boru hatlarıyla ulaşılmayan noktalarda kullanım sağlamak amacıyla doğalgaz yeraltı depolama sistemi geliştirilmiştir.


killi tabakalara gaz basılarak basınçlı ortam oluşturulur. Basınç altındaki gaz suyu iter, fakat killi tabakalardan çıkamayacağı için yeraltına hapsedilir. Diğer bir yöntem, yeraltı tuz kaynaklarına su basılarak tuz tabakalarının erimesi sağlanır. Elde edilen tuzlu su alınırken, oluşan boşluğa doğalgaz basılır.


gaz depolamak için ısı yitimi sorunu daha önemsiz olduğundan, yeraltı sularının dondurulmasıyla su sızmaz duruma getirilen donmuş topraktan oluşturulmuş yeraltı hazneleri kurulur. Ayrıca boşalmış petrol ve gaz hazneleri doğalgaz depoları olarak kullanılabilir.


Doğalgazın nakli
doğalgazın boru hatlarıyla ve yüksek basınç altında taşınılabilir olması ekonomik bir enerji alternatifi olarak ülkemiz ekonomisinde yerini almıştır.


bugünkü teknik ilerlemeler, doğalgazın atmosferik basıncın 80 katı bir basınçta 140 cm çaplı borularla 6000km gibi uzaklıklara taşınmasına imkan vermektedir. 6500km’ nin üzerindeki taşımalar için sıvılaştırma yoluna başvurulmuştur.


Doğalgaz endüstrisinin tarihsel gelişimi
doğalgazın ticari amaçlı kullanımı, gaz endüstrisinin babası olarak bilinen iskoç mühendisi william murdock’ un kömürden gaz elde etme tekniklerini geliştirmesiyle 18.y.y’ da hız kazanmıştır. İlk modern üretim ve tüketim tekniklerine 19.y.y’ da abd’ de rastlanmaktadır. William hart 182 yılında new york eyaletinde erie gölü yakınlarında yaklaşık 9 metre derinlikten 4 cm çapında bir boruyla çıkarttığı doğalgazla freodania kasabasını ışıklandırmıştır. İlk endüstriyel kullanımı ise 1841 yılında abd’ nin virginia eyaletinde tuz üretiminde görülmüştür. Doğalgazın evlere girmesiyle 1885 yılında wilhem bunsen’ in “mavi alev gaz ocağı” nı geliştirmesiyle olmuş. Büyük ölçekteki ilk tüketim 1890’ lerde abd’ de pensylvania eyaletinde 500m ile yakın gaz borusu döşemesiyle gerçekleştirilmiştir.


ıı. Dünya savaşı’ na kadar doğalgaz teknolojisi abd dışındaki ülkelerde yok denecek kadar azdır. Daha sonra avrupa’ da özellikle hollanda’ da kuzey afrika’ da, pakistan’ da ve sovyetler birliği’nde önemli kaynakların bulunmasıyla doğalgaz üretim ve tüketimi yaygınlaştı.


eldeki belgelerden, doğalgaz ilk olarak yakıt amacıyla çın’ de kullanıldığı bilinmektedir.


Doğalgazın üstünlükleri
Çevre dostu bir yakıttır. Gaz halinde olduğundan hava ile iyi karışır. Bu nedenle tam yanarak, is kurum gibi zararlı madde çıkarmaz.


Verimli bir yakıttır gaz halinde olması nedeniyle yanıcı ve yakıcı moleküllerin birleşme şansı daha fazla olduğu için daha yüksek verimle yanma olanağı vardır.


Otomatik kontrole uygun olması nedeniyle, enerji tasarrufu sağlamaktadır.


Yakma işlemi için, daha az hava kullanıldığından enerji tasarrufu sağlar.


Daha ucuz bir yakıttır. 1000 kcal’ nin parasal karşılığı incelendiğinde, doğalgaz hep ucuz yakıt olma özelliğini korumuştur.


Temiz kazan dairelerine olanak tanır.


Doğalgazın geleceği
avrupa’ nın çok uzun süredir ve yaygın şekilde doğalgaz kullandığı ve bunu soğuk savaş dönemlerinde bile rusya’ dan temin ettiği düşünülürse, küreselleşen dünyada karşılıklı ekonomik dengeler gereği, gaz temininde sıkıntı olmaması beklenmektedir.


doğalgaz temin kaynaklarını çeşitlendirmek ve tank çiftlikleri oluşturmakla, teminindeki güçlü risk azaltılabilir.


günümüzde doğalgazın dünyada tahmin edilen rezerv miktarlarının henüz %14-15 gibi bir bölümüne erişilip işletilebilmiştir. Doğalgazın işletilen bu küçük bölümü bile, dünya tüketimine yaklaşık 70 yıl yeteceği vurgulanmaktadır.


Doğalgazın kullanım alanları olarak incelenmesi


Motor yakıtı olarak
dünya otomotiv yakıt pazarı dağılımı %76 benzin, %22 motorin, %2-4 alternatif yakıtlardır. Alternatif yakıtların yarısını lpg oluşturmaktadır. Lpg ucuzluğu yüksek, temiz yanması, kartel yağının seyrelmemesi ve güvenli kullanım yönleri dikkat çekmektedir.


Gübre olarak
hidrojen, yakıt olarak kullanıldığı gibi amonyak ve metanol üretiminde hammadde olmaktadır. Amonyak, amonyumlu fosfat ve amonyum sülfat amonyakla elde edilen gübrelerdir.


Isınma amaçlı olarak
konutlarda doğalgaz kullanımı beraberinde birçok avantaj sağlamıştır. Kolay kullanım, taşıma rahatlığı, bedelin tüketiminden sonra ödenmesi, hava kirliliğinin azalması yönünde önemli etkiler bulunmaktadır.


Doğalgazın başka kullanım alanları:
Seramik yapımında
Beyaz eşya boyanmasında
Metallerin kesilmesinde
Ağır sanayide
Yapay lastik sanayide
Mürekkep sanayisinde
Yapıştırıcı sanayisinde
Antifriz
Film şeridi


Türkiye’ de doğalgazın mevcut durumu
Türkiye’ deki doğalgaz rezervleri: 1992 yılı sonu itibariyle petrol ve
Doğalgaz rezervleri 41.387.674 ton olup, bu rezervin %73’ ü tpao, %18’ i shell şirketine aittir.


Türkiye’ de doğalgaz tüketim değerleri: türkiye de üretilen doğalgaz ilk defa çimento sanayiinde yakıt olarak daha sonra da elektrik enerjisi üretiminde kullanılmıştır. Halen yerli üretim az olduğundan doğalgaz talebi büyük ölçüde ithalat ile karşılanmaktadır.
1992 yıllı sonu itibariyle doğalgaz tüketimi 4.615 milyon m3’ dür. türkiye’ de doğalgaz genel olarak, enerji ulaştırma, sanayi, tarım ve ısınma amaçlarına yöneliktir. Ülkemizde en fazla tüketimi elektrik üretiminde gerçekleşmektedir. Ayrıca çimento, gübre, kimya, cam, kağıt sanayi kollarında da kullanılmaktadır.


Türkiye’ de doğalgaz üretim değerleri: doğalgaz üretimi talepler
Doğrultusunda gerçekleşmektedir. 1992 sonu itibariyle türkiye’ de üretilen doğalgaz 197.796 milyon m3’ dür.


Türkiye’ de doğalgaz birim retim giderleri: doğalgaz üretiminde
Maliyeti belirleyen unsurlar, direkt ve endirekt giderler olarak gruplandırılır. Türkiye’ de direkt gider unsurlarını personel giderleri, malzeme giderleri, amortisman, rezerv tükenme payı, resim ve harçlar, tamir-tadilat ve bakım giderleri gibi kalemlerden oluşur. Endirekt giderler ise su, buhar, ikmal, nakliyat, atölyeler, inşaat, yol, laboratuar işlemleri, sosyal işler, genel idare masrafları, gibi kalemler oluşturur.


Türkiye’ de doğalgaz birim maliyet giderleri: türkiye’ de doğalgazın
Maliyeti, üretilen sıvının özellikleri, gerekli üretim ekipmanları, işçilik, nakil gibi sorunların her bir sahaya özel olması nedeniyle sahadan sahaya farklılık gösterir. Doğalgazın üretim maliyeti yaklaşık 40 dolar/1000m3’ dür.


Dünya’ da doğalgazın mevcut durumu
Dünya’ da doğalgaz rezervleri: dünya doğalgaz rezervleri 1992 yılında
Sovyetler birliği ve orta doğu’ da yapılan yeni keşifler neticesinde bir önceki yıla göre artış göstermiştir. 1991 yılında 124 trilyon m3 olan doğalgaz rezervi %11 artış göstererek, 1992 yılında 138.3 trilyon m3 olmuş.
Doğalgaz rezervlerinin çoğu eski sscb ve orta doğu’ da yer almaktadır. Eski sscb, dünya doğalgaz rezervinin 55 trilyon m3 ile %39.8’ ine, iran 19.8 trilyon m3 ile %14.3’ üne abd 4.7 trilyon m3 ile %3.4’ üne, katar 6.4 trilyon m3 ile %4.6’ sına sahiptir.
1992 yılı üretimleri ile doğalgaz rezervleri, dünyanın yaklaşık 64.8 yıllık ihtiyacını karşılayabilecek düzeydedir.


Dünya’ da doğalgaz tüketim miktar ve değerleri: doğalgaz sanayide,
Buhar kazanlarında, fırınlarda, konut ve ticari sektörde, mutfak ve su temini ve mekan ısıtmasında yakıt olarak kullanılmaktadır. Ayrıca doğalgaz bir dizi petrokimyasal ürünün hammaddesini (mürekkep, zamk, sentetik, deterjan, naylon, fotoğraf filmi vb) oluşturmaktadır. Doğalgazın en önemli kullanım alanı elektrik üretimidir.
Doğalgaz dünya birincil enerji tüketiminin 1997’ de %18 teşkil ederken, 1992’ de bu oran %22.9’ a yükselmiştir. 1992 yılı dünya toplam doğalgaz üretiminin %32.1 kuzey amerika’ da, %13.8’ i oedc avrupa ilkelerinde ve %19.1’ i diğer ülkelerde gerçekleştirilmiştir.


Doğalgazın ekonomik analizi ile ilgili incelediğim makaleler
1970’ li yıllardaki petrol krizlerinden sonra enerji sektörü ile kademeli olarak genişletmeye başlamıştır. Böyle bir gelişmeye bağlı olarak doğalgaz, dünyanın önemli enerji kaynaklarından biri haline gelmiştir.


çevre politikaları giderek önem kazanmaya başlayan enerji kullanımını neden olduğu kirliliğin azaltılması veya ortadan kaldırma düşüncesi, diğer fosil yakıtlara göre daha az kirlilik emisyonuna sahip doğalgazın tercih edilmesinde büyük rol oynamaktadır.


doğalgaz sistemleri; arz kaynakları, iletim dağıtım bağlantı hatları ve depolama sistemleri ve ulaştığı piyasanın yapısı ile bir bütün oluşturmaktadır. Doğalgaz sistemlerinin ilk yatırım maliyetleri yüksek, marjinal maliyetleri düşüktür.


19502 li yıllarda dünyanın enerji tüketiminin sadece %10 karşılayan bu yakıtın, daha sonra uluslar arası kullanımı giderek artış göstermiştir. 1970’lerde ortaya çıkan petrol krizlerinin ekonomilere olumsuz yönde etkilemesi ve krize bağlı olarak artan kömür tüketiminin yarattığı hava kirliliği bu gelişmenin en önemli nedenleri arasında yer almaktadır.


bugün birçok ülkede doğalgazın, toplam enerji içindeki payı giderek artmaya başlamıştır. Doğalgazın günümüzde, dünyanın toplam enerji tüketiminin %21 karşılamakta ve teknolojik gelişmeler devam ettiği sürece, 2030 yılında %25-30’ luk miktarlarını karşılayacak duruma geleceği düşünülmektedir.


1980 yılından itibaren uluslararası enerji gelişmeleri incelendiğinde üç temel faktör ortaya çıkmaktadır.(16)


Şirketlerin tümü enerji şirketi olma yoluna girmişlerdir.


2005 yılından itibaren dünya enerji tüketiminde doğalgazın petrolden daha fazla pay alacağı yönünde bir düşünce ortaya çıkmıştır.


Doğalgaz ticaretinde alım-satım yerine; kaynaktaki emniyeti sağlamak amacıyla satışın yapılacağı ülkeye üretim sahasındaki rezervin satılması yoluyla gerçekleştirilmektedir.


Bir ülkeden doğalgaz ithal edildiğinde oradaki hem rezervin bir bölümü hem de, üretimden belirli oranda pay satın almaktadır. Sıvılaştırılmış doğalgaz alımında ise (lng); hem lng’ ye gaz sağlayan sahaya hem de sıvılaştırma tesisine ortak olunmaktadır.


doğalgazın enerji pazarında sahip olduğu payın giderek artması ve bu artışın gelecekte da devam edeceği nedenlerinden başlıcaları şunlardır


Petrol ile olan rekabetçi durumu korumak amacıyla doğalgazın kullanımını birçok ülkede hükümetler tarafından teşvik edilmektedir. Bir taraftan doğalgaz yatırımı desteklenirken diğer taraftan petrole oranla %20 daha ucuz bir fiyat ile enerji piyasasına girmesi sağlanmaktadır.


Doğalgaz alım anlaşmalarındaki ithal fiyatı; politik, teknik, ticari ve sosyal faktörler gibi etkenlerin bileşiminden oluşmaktadır. Doğalgaz taşıma sistemleri, özel ekipman gerektiren yüksek yatırım maliyetleri ile gerçekleşmektedir. Bu nedenle doğalgaz ticareti, hükümetler arası ikili anlaşmalar çerçevesinde yapılmaktadır.


Doğalgaz alım anlaşmaları genellikle, uluslar arası ticaret ve ekonomik işbirliği ilişkilerine dayanmaktadır. Bu anlaşmanın özelliği, doğalgaz fiyatlarının aşırı dalgalanmasını önlemektedir.


Doğalgaz fiyatlarının petrol ve petrol ürünleri ile rekabetinin sağlanmasında, doğalgaz rezervlerinin petrole oranla daha uzun ömürlü olması önemli bir faktördür.


Enerji ekonomistlerinin doğalgaz arzı, talebi, iç piyasa maliyeti üzerine yaptıkları analizlerde, doğalgazın iç piyasa maliyetlerinin diğer yakıtlar ile rekabet edecek kadar düşük olduğunu ve iç piyasa kullanımının ekonomiyi olumlu etkilediği belirlenmiştir.


Gaz sisteminin sağladığı en önemli avantajlardan biri de ölçek ekonomisidir. İletim hattının 4 kat artırılması, yatırım maliyetlerini %60-90 etkilemektedir. İlave kompresörler ile yatırım maliyetini %15-20 artırırken, kapasite %40-80 arasında artmaktadır.


Doğalgazın diğer bir üstünlüğü, kendine özgü çevre ve teknik avantajlarının sanayi , ticaret ve kamu sektörü tarafından aşılmasına bağlı olarak, pazarını kendisinin yaratmasıdır.


Nükleer enerji programlarının rusya’ daki çernobil kazasından sonra kısıtlamaya başlaması, elektrik üretiminde doğalgazın kullanılmasının tercih edilmesine neden olmuştur.


Dünyada ortaya çıkarılan doğalgaz kaynaklarının %80’ i, sadece 10


Ülkede bulunmakta ve bu rezervlerin %37.5’ i ise bdt’ de yer almaktadır. Rusya ve bdt, batı avrupa gaz ihtiyaçlarının %23’ ünü, orta ve doğu avrupa ihtiyacının da %55’ ini karşılamaktadır.


ortadoğu ülkeleri, doğalgaz üretiminde %30 oranında bir paya sahiptirler ve iran bu üretimin 1/3’ ini tek başına gerçekleştirmektedir. Buna karşılık, dünyanın en büyük gaz tüketicilerinden olan abd, mevcut üretiminin sadece %25’ ini, batı avrupa ise %9.1’ ini kendi rezervlerinden karşılamaktadır.


gelecekte rezervlerin çokluğu nedeniyle bdt ve cezayir’ in uluslar arası piyasada önemli üreticiler olmaya devam edecekleri düşünülmektedir. Ayrıca azerbaycan, kazakistan, türkmenistan ve özbekistan 7-10 trilyon m3 dolayında tahmini gaz rezervleri ile önemli üreticiler olacağı beklenmektedir.


dünya’ da mevcut doğalgaz kaynakları çoğunlukla potansiyel tüketim merkezlerinden uzakta yer almaktadır. En büyük doğalgaz kaynaklarının bulunduğu rusya’ daki batı sibirya, türkmenistan, iran ve arap yarımadası önemli tüketici merkezlerinden olan ab, nafta, asya pasifik gibi ekonomik birliklerin çok uzağında bulunmaktadır. Türkiye coğrafi konum açısından, dünyanın en zengin doğalgaz kaynaklarına yakın olması nedeniyle şanslı bir duruma sahiptir ve bu avantajı iyi değerlendirmesi gerekir.


1970’ de yaşanan petrol krizinden sonra, türkiye’ dede alternatif enerji kaynakları aranmaya başlanmıştır. Gelişen sanayi ile şehirlerin enerji ihtiyacının karşılanması amacıyla, doğalgazın türkiye’de de kullanılması yönünde çalışmalar başlatılmıştır. Yapılan araştırmalar sonucunda 1984’ de t.c. İle sovyetler birliği hükümetleri arasında doğalgaz sevkıyatına ilişkin bir anlaşma imzalanmıştır. Bunun ardından 1986’ da botaş ile soyuzgasexport (sscb’ ye bağlı yetkili kuruluş) arasında 25 yıl süreli doğalgaz alım-satım anlaşması imzalanmıştır.


türkiye’ de botaş halen doğalgazın ithali dağıtımı, fiyatlandırılması ve satışı konusunda tekel konumunda iktisadi devlet teşekkülüdür.


türkiye’ de doğalgaz konut, ticaret sektörü, küçük ve orta ölçekte yakıt tüketen sanayi kuruluşları, büyük yakıt tüketen kullanıcılar olarak belirlenebilir.


doğalgaza dönüşüm sonrasında elde edilebilecek bazı yararlar şunlardır.


Yakıt maliyetleri
doğalgaz her tip tesis ve kazanda yakıt olarak kullanılabilmelidir. Temiz ve kükürtsüz olduğu için, doğalgaz kullanımı tesis ömrünü ve toplam verimi artırmaktadır. Yüksek termal verim yakıt tasarrufu sağlamaktadır.


Enerji tasarrufu
doğalgaza dönüşüm yapıldığı zaman ekonomizer kullanılarak yakıttan tasarruf sağlanmaktadır.


Kontrol ve bakım
temiz bir yakıt olan doğalgazın homojen yanmaya sahip olması nedeniyle yanmayı kontrol etmeye gerek yoktur. İşgücü açısından tasarruf söz konusu olmaktadır.


Yakıt ikmali
doğalgaz kullanım noktasına kadar getirilebildiğinden, stoklama ve sipariş maliyetleri söz konusu değildir. Yakıt depolamak ve taşımak için herhangi bir araca gerek yoktur.


Yakıt hazırlama maliyeti
kömürlü sistemlerde kırma, eleme ve yükleme gibi bazı ön hazırlıkların yapılmasını gerektirmektedir. Doğalgaza geçildiğinde bu işlemlerin hiçbirine ihtiyaç kalmamaktadır.


İşçi sağlığı ve üretim kalitesi üzerindeki etkileri
doğalgaz kullanımıyla kurum, kül birikimi ortadan kalkmış, çalışanların sağlık durumları ve çalışma verimlerinde iyileşme ortaya çıkmıştır. Ayrıca hatalı üretim miktarının azalmasına büyük ölçüde katkıda bulunmuştur.


Botaş’ ın yapmış olduğu çalışmalara göre elektrik santrallerinde doğalgaz


Kullanım oranı 2001’ de 55.7, 2005 yılında %58.5 ve 2020 yılında %59.5 olacaktır. Buna göre gelecek yıllarda doğalgazın önemli bir pay almaya devam edeceği açıktır.


türkiye’ de doğalgaz üretimi, hamitabat, umurca, karacaoğlan, değirmenköy, karaçalı, kuzey marmara ve silivri, çamurlu ve hayrabolu sahalarında yapılmaktadır.


1997’ de türkiye’ nin ispatlanmış rezervi 18.1 milyon m3, üretilebilir rezervi 12.3 milyar m3 dür. Şimdiye kadar üretilen 2.9 milyon m3 gazdır. Doğalgazın üretim maliyetleri 40$/1000m3’ dür.


doğalgaz üretimin artan talebi karşılamaması nedeniyle botaş, nijerya, mısır, cezayir, katar, arap emirlikleri, yemen ve umman’ daki olası lng kaynakları araştırmış ve çeşitli bağlantılar yapmıştır.


türkiye, 1998 yılında doğalgaz finansmanını, özelleştirmeden elde edilen 400 trilyon liranın %20’ lik bölümünü, yani 115 trilyon 850 milyar lirasını enerji yatırımlarına kaydırarak sağlamıştır.


görülen o ki krizin aşılması için uzun vadeli yatırım politikası uygulamadan, kesintisiz verimli ve ucuz enerjiye ulaşmak mümkün olmayacak. Uzun vadeli politikaların fizibilitesini çıkarmak için kollar sıvanınca belli zorluklar ortaya çıktı. Acil enerji ihtiyacının karşılanması için hemen devreye girebilecek doğalgaz santralarının kurulmasına ağırlık verilirken, doğalgaz konusunda iran, rusya, mısır, cezayir gibi ülkelerle yoğun temaslara başlandı.


yapılan araştırmalara göre doğalgaz verimlilikte ilk sırada yer alıyor. Doğalgaz teknolojisindeki son gelişmeler aracılığıyla ısı ve elektriğin bir arada üretilip kullanılma imkanının sağlanması verimi %53’ den %85’ e yükseltmektedir.


yapılan projeksiyonlara göre 1997 yılında 11 milyar m3’ görülen doğalgaz talebi 4 yıl sonra 27 milyar m3’e çıkacaktır. Kısa dönemde dahi bu tempoya devam ederlerse 2020 yılında liderliğe oturacaktır.


önemli endüstri ülkelerinin doğalgaz açıklarının, dünyanın diğer bölgelerindeki gaz arzı fazlasıyla kolayca hem de boru hatları gibi yüksek yatırım maliyetleri taşıyan projeler olmadan karşılanabilmesi lng’ ye olan ihtiyacı artırmıştır. Bu çerçevede kıtalararası, sıvılaştırılmış doğalgaz (lng) sevkıyatı ilk kez 1964 yılında cezayir ve ingiltere arasındaki ticaretle başladı. Lng endüstrisinin gelişmesinin en önemli nedeni 1980’ lerde dünya çapında yaşanan enerji krizidir. 1973 orta doğu savaşını takip eden petrol ambargosu endüstrileşmiş ülkeleri doğalgaza yöneltti. 1980’ lerden buyana doğalgaz avrupa’nın en önemli enerji kaynağı haline gelmiştir. Doğalgaz verimliliği, kolayca enerjiye dönüştürülebilmesi petrol ve kömüre göre çevre yönünden avantajları tercih sebebi oldu. Lng üretimi, sevkıyat ve depolanması için gerekli teknolojilerin gelişmesiyle lng’ ye olan talep patladı. Dünya, lng’ de yıllık %27’ lik gibi yüksek bir talep artışıyla karşı karşıya kaldı.


lng’ nin avantajları
Renksiz, kokusuz bir nitelik taşıyor. Atmosfer şartlarında –160c°’ de soğutulduğunda hacim olarak 600 kez daha küçülmesi, lng’ nin daha kolay taşınmasına olanak veriyor.


Teslimata gerek kalmaksızın uzun mesafelere taşınmasını sağlıyor.


Temiz yakıt elde edilmesini sağlıyor.


Türkiye’ de bu avantajlardan yararlanmak için “mavi akıntı” projesini oluşturmuştur. Mavi akıntı, 1997 yılında türkiye cumhuriyeti ve rusya federasyonu hükümetleri arasında imzalanan, 1998’ de yürürlüğe giren “rus doğalgazının karadeniz altından t.c. Sevkıyatına ilişkin anlaşma”çerçevesinde ortaya çıktı. Bu anlaşma, türkiye’ ye 25 yıllık süre içinde yılda 16 milyar m3’ e kadar ulaşan hacimlerde doğalgaz naklini içeriyor. Mavi akıntı projesiyle rusya’ nın türkiye’ ye sağlamayı taahhüt ettiği gaz büyük çapta garanti altına alınmıştır.


Mavi akıntı projesinin finansman, sace’ nin şemsiyesi altında alman hermes ile japon eximbank’ ın katılımıyla oluşturuldu. Ayrıca italyan bankaları ile 2 milyar dolar kredi anlaşması imzalandı.


Mavi akıntı projesinin amacı rusya federasyonunca şu şekilde özetleniyor: “rusya federasyonu ile türkiye cumhuriyeti arasında son yıllarda hızla artan ekonomik işbirliği, politik ilişkilerin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Mavi akıntı projesiyle, rusya federasyonu topraklarında fazlasıyla bulunan doğalgazın taşınmasıyla türkiye cumhuriyeti’ nin büyük atılım yapan ekonomisi paralelinde hızla artan enerji ihtiyacına cevap verebilmek, çevrenin korunmasına katkıda bulunurken, tüketici talebine düzenli arzı sağlayabilmek ve türkiye’ nin enerji kaynaklarını çeşitlendirme yoluyla stratejisine ilave bir alternatifle katkıda bulunabilmek amacındadır.”


Mavi akıntı projesinin türkiye’ ye kazandıracakları


Artan doğalgaz talebi karşılanacak.
Türkiye’ ye gelen gazın, alıcı-satıcı haricindeki üçüncü ülkelerin topraklarından geçmesi engellenecek.
Rusya’ nın türkiye’ ye yolladığı gaz, güven altına alınacak.
Karadeniz tabanından boru hattı döşenebileceği kanıtlanarak, ileride gerçekleşebilecek benzer petrol ve gaz projelerinin önü açılmış olacaktır.


Avrupa birliğinde petrol ve doğalgaz teknolojisi
Avrupa’ nın 20.y.y başlarında temel enerji kaynağını kömür oluşturuyordu. Kömür üreten bölgeler sanayileşmede merkezi konuma gelmişlerdi. Kömür kaynağı olmayan pek çok avrupa ülkesi için ise bir şans kalmamıştır. Iı. Dünya savaşı’ndan sonra avrupa ülkelerini bir araya getiren temel sebepte kömür ve çelik üretimindeki çıkarlarını birleştirmesiydi. Avrupa kömür çelik topluluğunun (akçt) kurulmasının ardından (1951), üye ülkelerin yaşam standartlarının yükselmesi ve nükleer sanayiinin hızla kurularak büyümesi ilkesinden hareketle avrupa atom enerjisi topluluğu kuruldu. Bu iki topluluğun ortak amacı, ekonomik büyümeyle doğru orantılı olan enerjinin ortak ve rasyonel şekilde kullanılarak, üye ülke insanlarının yaşam düzeyinin yükseltilmesiydi.


Iı. Dünya savaşı’ ndan sonra ortadoğu’ daki petrol kaynaklarının ortaya çıkmasıyla önem sıralamasında kömür yerini petrole bıraktı. 1960’ ların ekonomik patlaması ve otomotiv sanayiinin büyük önem kazanması sonucunda petrol, vazgeçilmez enerji kaynağı oldu. 1974-1979 petrol krizleri, en önemlisi doğalgaz olan ikame enerji kaynaklarının devreye girmesine yol açtı.26 at bünyesinde, ortak enerji politikası oluşturması fikri ilk kez bu kriz sonrasında ortaya çıktı. At konseyi, 1974’ de aldığı karar ile 1985’ e kadar enerji hedeflerini sapladı. Şu anda komisyon 2010 yılına kadar enerji hedeflerini belirlemiş durumdadır.


Ab’ de petrol ve doğalgaz, enerji tüketiminin 2/3’ ini karşılamaktadır. Avrupa teknolojisini geliştirmedikçe 21.y.y da petrol ve doğalgaz ithalatına bağımlılığı giderek artacaktır. Bu nedenle avrupa’ da petrol ve doğalgaz yatırımlarına büyük ölçüde hız verilmiştir.


Yapılan araştırmalara göre, 2010 yılında avrupa’ nın enerji tüketiminin %25 doğalgaz tarafından karşılanacak. Doğalgaza olan talep, 2005 yılında 1990 yılındaki gereksinim %50’ sinden fazla olacaktır.


Toplulukta en çok doğalgaz üreten ülkeler; ingiltere ve hollanda’ dır. Doğalgaz üretimi, gelişmiş nakil hatları gerektirdiğinden, üye ülkelerde dağıtım monopolleri kurulmuştur. Bu yüzden doğalgaz üretiminde ab topluluğunun rekabet kuralları uygulanamıyor.


Avrupalı teknisyenler, sıvılaştırma konusunda yeni teknolojilere yöneliyorlar. Şu anki sıvılaştırma teknolojisine getirilecek alternatifler, kıyıya yakın sıvılaştırma istasyonları, yükleme boruları ve hortum sistemleri ile gaz haline getirme istasyonlarının geliştirilmesidir. Yapılan tahminlere göre, bu teknolojilerin geliştirilmesiyle maliyet %20-30 arasında düşecektir. Bu teknolojiler ile rezervler artırılacak, üretim masrafları düşürülecek, sanayii sektörü gelişecek, ,istikrarlı ekonomik büyüme sağlanacak, global çevre korunacak ve geliştirilecektir.