Çevre Mühendisliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çevre Mühendisliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2011 Pazar

Petrol Nedir?

PETROL sözcüğü, Latince'de "kaya" anlamına gelen petra ve "yağ" anlamına gelen oleum sözcüklerinden türetilmiştir. Günümüzde petrol ve petrol ürünleri büyük önem taşır. Benzin, gazyağı, mazot, fueloil (yağyakıt), makine yağı, bitüm ve parafin mumu çok bilinen petrol ürünleridir. Benzin otomobillerde; gazyağı gaz lambalarında, bazı ısıtma aygıtlarında ve jet uçaklarının motorlarında; mazot (dizel yakıtı da denir) otobüs, kamyon ve gemilerdeki dizel motorlarında kullanılır. Buharlı gemilerin kazanlarında buhar üretilmesinde; çelik, cam, seramik gibi maddelerin üretiminde kullanılan bazı sanayi fırınlarında ve bazı binaların ısıtma sistemlerinde fueloil yakılır. Makinelerin düzgün ve rahat çalışabilmesi için ince ya da kalın makine yağlarına (en kalınlarına gres denir) gereksinim vardır. Bitümden, asfalt ve yalıtım malzemesi üretiminde yararlanılır.


         Petrol binlerce yıl boyunca basit bir biçimde kullanıldı. Babilliler yol döşerken ve bağlayıcı madde olarak bitümden, Romalılar yolları için Sicilya'dan getirttikleri asfalttan yararlanırlardı. Eski Çinliler, tuz üretmek için tuzlu suyun ısıtılmasında doğal gaz kullandılar. İtalya, Almanya, Kuzey Amerika ve Birmanya'da ham petrolün tedavi edici özellikleri olduğuna inanılırdı.


         Gazyağı ve Parafin


         1850'de İskoçyalı bilim adamı James Young, şeyl denen bir kayaçtan gazyağı elde etmenin yöntemini buldu. Young, gazyağının lambalarda bitkisel yağ ya da balina yağı yerine kullanılabileceğini gösterdi. Kimyadaki adı kerozen olan gazyağının başlıca iki türü vardır. Bunlardan birincisi gaz lambalarında, gaz sobalarında ve ısıtıcılarda; daha uçucu olan ikinci türü ise, bazı traktörlerin ve küçük balıkçı teknelerinin motorlarında yakıt olarak kullanılır. Jet uçaklarının motorlarında kullanılan gazyağı ikinci türdendir.


         Gazyağına İngiltere'de parafin denir. Ama parafin aslında petrolden elde edilen, mum, cila, su geçirmez karton ve kağıt yapımında kullanılan yarı saydam, sert bir mumdur. Açık renkli, kalın bir yağ olan ve ilaç olarak kullanılan vazelin (kimyadaki adı petrolatum) de bir başka petrol ürünüdür.


         Ham Petrolün Keşfi


         19. yüzyılın ortalarına kadar ham petrol, doğal olarak yüzeye sızdığı yerlerde oluşturduğu birikintilerden toplanırdı. Hayvanların su içtiği kaynaklara ya da tuzlu su çıkarmak için açılan kuyulara sızdığı için de çoğu zaman can sıkıcı, istenmeyen bir madde olarak görülürdü. 1850 dolaylarında ABD'de A.C.Ferris ve onun ardından S.M.Kier, petrolün lamba yağı olarak kullanılmasına yönelik ilk çalışmaları başlattılar. Daha sonra New York'lu iki avukat, George Bissell ve Jonathan Eveleth, Pennsylvania'da bir petrol arama şirketi kurdular ve emekli bir demiryolu müteahhiti olan Edwin L. Drake'i, Pennsylvania'daki küçük Titusville kasabası yakınlarında petrol kuyusu açmakla görevlendirdiler.


         Drake 27 Ağustos 1859'da 21 metre derinde petrole rastladı. Çok geçmeden günde sekiz varil, sonra da 20 varil petrol çıkarmaya başladı. Petrol, balina avlamak gibi riskli bir işten daha güvenilir ve daha ucuz bir lamba yağı kaynağı olduğu için hazır bir pazar buldu. Artık petrole hücum ve petrol çağı başlamıştı.


         Petrolün Oluşumu ve Bulunması


         Petrol denizlerdeki bitki ve hayvanların öldükten sonraki kalıntılardan oluşmuştur. Bu kalıntılar deniz yatağında milyonlarca yıl boyunca çürümüş ve geriye yalnızca yağlı maddeler kalmıştır. Yağlı maddeler çamur altında kalmış ve zamanla çamur sıkışıp kayaç katmanlarına, alttaki yağlı maddelerde de petrol ve gaza dönüşmüştür. Yerkabuğundaki altüst oluşlar bazen denizlerin kara parçaları haline gelmesine ve petrol içeren kayaçların da binlerce metre derine gömülmesine yol açmıştır.


         Çoğunlukla petrol oluştuğu yerden başka yerlere taşınmıştır. Bazen kayaçlardaki gözeneklerden sızıp kilometrelerce derinden yüzeye çıkmış ve burada buharlaşmış (gaz haline dönüşmüş), geriye bir bitüm ya da zift birikintisi kalmıştır. Çoğu kez de gözeneksiz, sert kayaçlarla karşılaşmış ve buralarda toplanmıştır. Bulunan petrol yatakları bu tür kayaçların petrolü tutmasıyla oluşmuştur. Bu yataklarda, süngerin su emmesi gibi, gözenekli kayaçların emdiği petrolün üstü kubbe biçimli, sert ve gözeneksiz kayaçlarla örtülmüştür. Ama bu kayaçlar ile petrol arasında genellikle bir doğal gaz katmanı, petrolün altında da çoğu kez eski denizden arta kalan tuzlu su bulunur.


         Belirli bir yerde petrol bulunup bulunmadığı ancak sondajla (delmeyle) anlaşılabilir; ama jeologlar yerkabuğuna ilişkin bilgilerden yararlanarak petrol bulunma olasılığı olan yerleri önceden belirleyebilirler. Çoğu zaman hava fotoğraflarından çıkarılan haritaları inceleyen jeologlar, petrol açısından umut verici olan alanları seçerler ve daha sonra bu alanlar karadan taranır. Kayaç ve bitki örtüsü incelenir, sondaj yoluyla sağlanan yer altı kayaç örnekleri getirilip laboratuvarda çözümlenir. Jeologlar yeraltı kayaçlarının konum, derinlik, sertlik gibi özelliklerini ve hatta türünü belirleyebilmek için özel aygıtlardan ve bu aygıtlara dayalı olarak geliştirilmiş bilimsel arama yöntemlerinden yararlanırlar. Ama bütün bu çalışmalar yapılmış olsa da, açılacak kuyudan petrol çıkacağı gene de kesin değildir.


         Petrol Kuyuları, Boruhatları ve Tankerler


         Günümüzde pek çok petrol kuyusu, marangozların delik delmek için kullandıkları döner matkap uçlarına benzeyen uçlarla delinip açılır; aradaki fark, petrol için kullanılanların çok daha büyük olmasıdır. Matkap ucu, sondaj kulesi ya da delme kulesi denen yüksek bir kuleden, tel halatlara bağlanarak sarkıtılan delme borusunun ucuna takılır. Delme borusu kule tabanındaki döner tabladan geçer. Bu boru makine gücüyle, çoğu zaman bir dizel motoruyla döndürülür; ama son olarak geliştirilen türbosondaj tekniğinde elektrik motorlarından yararlanılmaktadır. Delik derinleştikçe, delme borularına yenileri takılır. Delme borusundan aşağı yapay bir çamur pompalanır; bu çamur sürekli olarak matkap ucunun deliklerinden dışarı püskürür ve delinen deliğin yanlarından yukarıya geri döner. Bu çamur yalnızca matkap ucuna sıvanan kayaç parçacıklarını temizlemekle kalmaz, ucun yağlanmasını ve soğumasını da sağlar; ayrıca, taşıdığı basınç açılan deliğin duvarlarının içe doğru çökmesini önler. Daha sonra deliğe çelik borudan bir koruyucu kılıf geçirilir ve çimentolanır. Çok derin deliklerde, kılıf çapı tepede yaklaşık 45 santimetreyken dipte yaklaşık 10 santimetreye düşer.


 


         Gerekli dikkat gösterilmezse, matkap ucu petrole ulaştığında petrol şiddetle dışarı fışkırabilir, böylece boşa akabilir ve yangın tehlikesi doğurabilir. Bunu önlemek ve petrolü aşağı doğru bastırabilmek için ağır sondaj çamuru kullanılır; ayrıca bir valf ve boru sisteminin yardımıyla da basıncın yavaş yavaş serbest bırakılması sağlanabilir. Eğer doğal basınç petrolü yüzeye çıkaracak kadar güçlü değilse, petrol ya pompalanarak ya da yüksek basınçlı gaz basılarak dışarı çıkarılır. İkinci yönteme "gazla yükseltme" denir.


         Büyük miktarlarda petrolü karadan taşımak için boruhatlarından yararlanılır. Çelikten yapılan boruların çapları 15 cm ile 2 metre arasında olabilir. Boruhatları vadileri aşabilir, dağlara tırmanabilir ve ırmak yataklarının altından geçebilir.


         Petrolü denizden taşımak için tanker denen gemiler kullanılır. Bunlar özel olarak tasarımlanmış teknelerdir; tankerlerin makineleri kıçta (geminin arka ucunda) bulunur. Teknenin çok büyük bir bölümü petrol bölmelerine ayrılmıştır. Büyük tankerler petrolü küçüklerden daha ucuza taşır. Günümüzde 550.000 tonluk tankerler yapılınca bunların yanaşabileceği uygun iskele bulmak bir sorun olmuştur. Bu tür tankerler limanı kullanmak yerine, derin sulardaki yüzer şamandıraların yanına demir atar; yükleme ve boşaltmayı da şamandıralardan başlayıp deniz yatağından kıyıdaki depolama tanklarına giden boruhatları aracılığıyla  



         Petrolün Arıtılması


         Ham petrol, rafineri denen arıtma tesislerinde benzin ve gazyağı gibi petrol ürünlerine ayrılır. Bu değişik ürünler farklı sıcaklıklarda kaynayıp buharlaşır; bu özellikten yararlanılarak, ayrımsal damıtma denen yöntemle bu ürünler ham petrolden ayrılabilir. Ham petrol ısıtılır, bir sıvı ve buhar (gaz) karışımı halinde, ayırma kulesi denen çelik bir kuleye pompalanır. Sıvı bölüm kulenin dibinde toplanır, fueloil ve bitüm gibi ürünler haline gelir. Buharlar kulede yükselir ve yükseldikçe de soğur. Önce mazot gibi daha ağır ürünler sıvılaşır ve bunlar kulenin değişik düzeylerindeki tepsilerden çekilip alınır. Benzin buharları kulenin tepesine kadar yükselir ve buradan alınarak sıvılaştırılır.


         Damıtma, arıtmanın birinci aşamasıdır. Ham petrol rafineride, değişik ürünlerin istenen miktarlarda elde edilebilmesine olanak verecek biçimde işlenebilmelidir. Yüksek sıcaklıklarda gerçekleştirilen bir işlem olan "kraking" (parçalama), ağır ürünleri daha hafif bileşenlerine ayırır ve böylece elde edilen benzin miktarı artar. Bütün maddeler moleküllerden, moleküller de atomlardan oluşur. Petrol hidrokarbon moleküllerinden, yani hidrojen ve karbon elementlerinin atomlarından oluşur; ama bütün petrol moleküllerinde aynı sayıda atom bulunmaz. Örneğin, fueloil moleküllerinde gazyağı moleküllerinden daha çok hidrojen ve karbon atomu vardır ve bu yüzden fueloil molekülleri gazyağı moleküllerinden daha ağırdır. Kraking işleminde, büyük taşların parçalanıp çakıl haline getirilmesi gibi moleküllerin bazıları da ısı ve basıncın etkisiyle parçalanır ve daha hafif moleküller elde edilir.


         "Reforming" (düzeltim) işlemi ise arıtma sürecinin en önemli aşamasıdır. Bu, yüksek sıcaklık ve basınçta gerçekleştirilen, moleküllerin büyüklüklerinden çok biçimlerini değiştirmeye yönelik bir işlemdir. Bu işlemle hidrokarbon zincirlerinin biçimi değiştirilir ve bunlar "aromatik" bileşikler denen benzen halkalı bileşiklere dönüştürülür. Üstün nitelikli benzin bu aşamada elde edilir.


         Örneğin, ABD'de bir varil ham petrolden 63 litre benzin, 22 litre ağır fueloil elde edilir; oysa Ortadoğu'da bir varil petrol ancak 31 litre benzin, buna karşılık 63 litre fueloil verir. Petrol ya 159 litre eşdeğerindeki "varil" ya da özellikle deniz yoluyla taşındığında "artık ton" (1.016 kg) ve "metrik ton" la (1.000 kg) ölçülür.


         Daha az bilinen petrol ürünlerinin şaşırtıcı kullanım alanları vardır. Mumlarda ve cilalarda petrol mumu (parafin mumu) bulunur; parfümler, kozmatikler ve hatta peynirin bozulmasını önleyen bazı maddeler petrol yağlarından hazırlanır. Böceklere karşı kullanılan ilaçlarda başka petrol yağları vardır. Etilen (domatesleri yapay olarak olgunlaştırmak için de bu madde kullanılır) ve yapay ipek ya da tırnak cilası yapımında kullanılan aseton gibi ürünler arıtma işleminden elde edilen gazlardan üretilir. Yapay kauçuk, plastikler ve sıvı deterjan yapımında kullanılan başlıca kimyasal maddeler de gene petrol ürünüdür. Pek çok ilaç ve boya, hatta sakız ve güçlü patlayıcılar gibi maddeler de petrol ürünleri içerebilir. Petrol gazları soğutularak ve sıkıştırılarak sıvılaştırılabilir; tüplere doldurularak pazarlanan bu tür propan ve bütan gibi gazlar çoğunlukla mutfaklarda ve aydınlatma amacıyla kullanılır.


         Doğal Gaz


         Pek çok ülkede karada ya da deniz yatağında açılmış petrol kuyularından elde edilen doğal gaz boruhatlarıyla kentlere taşınır; fabrikalarda, evlerde, ısıtma ve aydınlatma amacıyla kullanılır. Ham petrolden ayrılan gaz, işlenerek çok kolay alev alan buharlardan arıtılır. Doğal gazın çoğu bataklık gazı olarak da adlandırılan metandır. Metan, petrol ve kömürle birlikte bulunur; ama bazen tek başına da oluşur. 19. yüzyılın başlarında ABD'de keşfedilen doğal gaz kuyularına "yanar kaynak" denirdi. Petrol arayıcıları önceleri, basıncın etkisiyle petrolün yüzeye çıkmasını sağlayan doğal gaza önem vermediler. Yüzeyde petrolden ayrılan gaz bir boruya alınarak borunun ucunda dev bir meşale gibi yakılırdı. Yalnızca gaz çıkan kuyular ise tutuşturulur ve yıllarca kendi kendine yanmaya bırakırdı. Ama 1870'lerde ABD'de bu gazdan yararlanmaya yönelik çalışmalar başlatıldı ve doğal gazın boru şebekesiyle evlere dağıtılması sağlandı.


         Doğal gaz genellikle yüzeyden binlerce metre derinde, kumtaşı gibi gözenekli bir kayaç katmanınca tutulmuş olarak bulunur; bu katman, gaz geçirmeyen ve bu özelliğiyle de doğal gazın kaçmasını önleyen bir başka kayaç katmanıyla örtülüdür. Doğal gaz aramaları petrol aramalarına benzer biçimde yürütülür. İngiltere’de doğal gaz aramaları 1930'larda başladı. 1950'lerde İskoçya'da Edinburgh yakınlarında ve Yorkshire'da küçük yataklar bulundu.


         Kuzey Denizi'nde doğal gaz aranmasına 1964'te izin verildi. Petrol şirketleri bölgeye dev sondaj platformları gönderdiler ve sonuçta İngiltere'nin doğu kıyısı açıklarında zengin gaz yatakları keşfedildi. Bulunan yataklar İngiltere'nin gaz talebini karşılayacak kadar büyüktü. Doğal gaz, deniz yatağına döşenen boruhatlarıyla kuyulardan kıyıya taşındı ve oradan da yeni bir boru şebekesiyle bütün ülkeye dağıtıldı. Kuzey Denizi'nde yürütülen çalışmalarda kötü hava koşullarının etkisiyle sık sık büyük tehlikelerle karşılaşıldığı ve sondaj aygıtlarının yitirildiği oldu.


 


         En büyük doğal gaz üreticileri ABD ve SSCB'dir. Yapımına 1967'de başlanan bir boruhattı doğal gazı günümüzde Sibirya'dan Urallar'a ve SSCB'nin batı kesimlerine, oradan da Türkiye'ye taşımaktadır. Hollanda, Kuzey Denizi'ndeki yataklardan Almanya Federal Cumhuriyeti, Belçika ve Fransa'ya gaz satmaktadır.


         1980'lerin sonlarında çeşitli ülkelerdeki şirketler çürüyen çöp yığınlarından çıkan metan gazından elde ettikleri enerjiden yararlanarak elektrik üretmeye başladılar ve bunda başarılı da oldular.


         Petrol Kaynakları


         Büyük petrol yatakları birkaç ülkede toplanmıştır. En büyük petrol üreticisi SSCB'dir; dünya üretiminin neredeyse beşte biri bu ülkede gerçekleştirilir. ABD (dünyanın en çok petrol satın alan ülkesi) ve Suudi Arabistan (dünyanın en çok petrol satan ülkesi) petrol üreticisi ülkeler arasında ikinci ve üçüncü sırada yer alırlar.


         Dünyanın bilinen en büyük petrol rezervleri Ortadoğu'dadır. Suudi Arabistan, İran, Irak, Kuveyt, Katar ve Abu Dabi büyük petrol üreticileridir. Bu ülkelerle birlikte Nijerya, Libya, Cezayir, Endonezya, Ekvator, Gabon ve Venezuella, petrol satış fiyatlarını ortaklaşa belirleyebilmek için Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü'nü (OPEC) kurmuşlardır.


         Ülkeleri çevreleyen kıta sahanlıklarında da, örneğin Kuzey Denizi'nin İngiltere ve Norveç'e ait kesimlerinde petrol sondajları yapılmaktadır.


 


         Dünyanın görünür petrol rezervi yaklaşık 666 milyar varil kadardır; bunun yarıdan çoğu Ortadoğu'dadır. Bu, yerin altından çıkarılabileceği bilinen petrol miktarıdır. Çoğu petrol yatağı keşfedilmeyi beklemektedir. Teknoloji ilerledikçe, çok derin sular altındaki petrolü çıkarmanın, ABD'deki şeyl çökellerinde ve Kanada'daki bitümlü kumlarda hapsolmuş petrolü elde etmenin ve belki de bugünkü petrol alanlarından daha çok petrol çıkarmanın yolu bulunabilecektir. Günümüzde uygulanan yöntemler, petrolün çoğunun yeraltında bırakılmasını zorunlu kılmaktadır.


         Türkiye'de Petrol ve Doğal Gaz


         19. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin sınırları içinde yer alan Musul ve Bağdat vilayetlerinde ham petrol sızıntısına rastlanan bazı alanlar olduğu biliniyordu. Bu yüzyıl sonlarında bir yabancı şirket Türkiye'de ilk kez petrol arama sondajı yaptı. İskenderun çevresinde yapılan sondajlarda doğal gaza rastlandı. Bir başka yabancı şirketin 1900'de Trakya'daki Mürefte yöresinde yaptığı sondajda petrol bulundu. Ama çıkan petrol miktarı çok az olduğundan bir süre sonra kuyular kapatıldı.


         Doğu Anadolu Bölgesi'ni uzun yıllar işgalleri altında tutan Ruslar, I. Dünya Savaşı sırasında Erzurum ve Erzincan yörelerinde yapılan bazı sondajlarda petrole rastladılar. I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti Irak'taki geniş ham petrol alanlarını yitirdi. Türkiye bu zengin petrol alanlarında hakkı olduğunu ileri sürdü. 1926'da imzalanan bir antlaşmayla Türkiye, Irak'ın elde edeceği petrol gelirinin yüzde 10'unun 25 yıl süreyle kendisine verilmesi karşılığında bu topraklardan vazgeçti.


         Türkiye'deki cevher yataklarının araştırılması ve saptanması amacıyla kurulan Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA), 1940'ta Siirt ilinin Raman Dağı yöresinde ve 1945'te Garzan yöresinde verimli ham petrol yatakları buldu. Daha sonra MTA'nın görevini devralan Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) Siirt ilinde birçok kuyu açarak üretim yaptı. Arama ve üretim izni alan bazı yabancı petrol şirketleri de Adana, Adıyaman, Diyarbakır ve Siirt'te verimli yataklar buldular. Türkiye'nin ham petrol üretimi 1950'de 18.000 ton, 1960'ta da 375.000 tondu. Bu yıllardan önce Türkiye, benzin ve gaz gibi petrol ürünleri gereksinmesini yurtdışından satın alarak karşılıyordu. 1955'te Siirt ilinde Batman (bugün Batman ilinde), 1961'de Kocaeli ilinde İPRAŞ, 1962'de İçel ilinde ATAŞ, 1972'de İzmir ilinde Aliağa ve 1987'de de Ankara ilinde Orta Anadolu (bugün Kırıkkale ilinde) rafinerilerinin yapılması, Türkiye'yi önemli miktarda ham petrol satın alan ve gereksinmesi olan petrol ürünlerini kendi rafinerilerinde işleyerek elde eden bir ülke durumuna getirdi. Rafinerilerinin yıllık ham petrol işleme kapasitesi 30 milyon tondan çok olan Türkiye, 2.5 milyon ton kadar ham petrol üretmektedir ve 20 milyon tondan çok ham petrol satın almaktadır.


         1986'da açıklanan bilgilere göre Türkiye'de saptanan üretilebilir durumdaki ham petrol rezervlerinin kalan miktarı yaklaşık 21 milyon tondur. Bu üretilebilir rezervin yüzde 59'u yabancı petrol şirketlerinin elindedir. Yabancı petrol şirketlerinden başlıcaları Mobil ve Shell'dir. Irak, Kerkük'te ürettiği ham petrolün bir bölümünü boruhattıyla Adana ilindeki Yumurtalık limanına pompalar. Bu ham petrolün bir bölümü Türkiye'deki rafinerilerde işlenir. Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde üretilen ham petrolün bir bölümünü İskenderun Körfezi'ne, Batman Rafinerisi'nde işlenemeyen petrolü öteki rafinerilere taşımak ve Irak'tan gelen petrolü değerlendirmek amacıyla bazı başka boruhatları da yapılmıştır. Bunlar Batman-Dörtyol, Şelmo-Batman ve Yumurtalık-Kırıkkale boruhatlarıdır. 1987'de Türkiye'deki rafinerilerde işlenerek elde edilen başlıca petrol ürünlerinin yaklaşık miktarları şöyleydi: 2.5 milyon ton benzin, 760 bin ton jet yakıtı, 6.5 milyon ton mazot, 8 milyon ton fueloil ve 390 bin ton gazyağı.


         Türkiye'de petrol ürünlerinin kullanıldığı bazı termik santrallar da vardır. Bunlar Aliağa, Ambarlı, Bornova, Hopa, ve Seydişehir santrallarıdır.


         Türkiye'nin başlıca doğal gaz kaynakları Marmara Bölgesi'nin Trakya kesimi ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndedir. Çevre kirlenmesine yol açmayan temiz bir yakıt olan doğalgaz yataklarının araştırılması çalışmalarına Türkiye'de 1960'larda başlandı. 1974'te TPAO'nun yaptığı sondajlar sırasında Hamitabat'ta verimli doğal gaz yataklarına rastlandı. Dünya doğal gaz rezervlerinin çok küçük bir bölümü ülkemizdedir. Bu rezervlerin en büyük bölümü Hamitabat'tadır. Burada yapılan üretim sonucunda elde edilen doğal gaz, bir termik santral ile bazı fabrikalarda yakıt olarak kullanılmaktadır. Hamitabat'tan geçen SSCB-Türkiye Doğal Gaz Boruhattı, Bulgaristan sınırından Ankara'ya kadar uzanır. Doğal gazın boruhattıyla ulaştığı yörelerdeki konutlar ile sanayi kuruluşlarında çevreyi sürekli kirleten öteki yakıtların yerini alması tasarlanmıştır. Ankara kentindeki konutlara ulaştırılan doğal gazın İstanbul'da da kullanıma sunulması için çalışmalar sürdürülmektedir.

11 Ocak 2011 Salı

Güneşten benzin üretecekler

Gelecekteki yakıt sorununa çare bulundu mu? Bilim insanları bu soruya pozitif cevap veriyorlar…


Güneş enerjisini benzine çevirebilen şaşırtıcı bir proje gerçekleştirildi. Amerikan ve İsveçli bilim adamları, güneş enerjisinden benzin elde edebilecek bir cihaz üzerine çalışıyor.


Ceria adı verilen sadece yüzde 0.7 güneş enerjisi kullanıyor.


Projenin yöneticilerinden Kaliforniya Üniversitesi Profesörü Sossina Haile, cihazın gerekli kimyasal ayrışmaları başarıyla gerçekleştirdiğini açıkladı ancak, Ceria’nin ‘şimdilik’ hiç de çevre dostu olmadığını sözlerine ekledi.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Uzun Mehmet Kimdir / Uzun Mehmet Biyografisi

Uzun Mehmet Kimdir?


Zonguldak bölgesindeki taş kömürünü ilk defa bulan Uzun Mehmet askerliğini bahriye emrinde yapmıştır. Bahriyenin her sene terhis ettiği askere vaktin iyi düşünen bahriye subayları donanmanın yaktığı İngiliz kömürlerini numune olarak gösteriyorlar ve memleketlerine döndükleri zaman bu taş kömürünün benzerini aramalarını bulanların mükafatlandırılacağını söylüyorlardı. Gene bu deniz kumandanlarının fikir ve teşvikleriyle de padişah II. Mahmut bir irade çıkarmış memleketin her tarafında taş kömürü aranmasını emretmiştir.
Bahriye neferi Uzun Mehmet köyüne döndükten sonra yılmaz bir azimle numunesini getirdiği taş kömürünü aramaya koyulmuş ve nihayet kör talihinin eseri olarak değil bir araştırma aşkının hayırlı neticesi olarak ilk maden damarını bulmuştur.
Uzun Mehmet mevsimin hasat sonu olması sebebiyle tarlasından kaldırdığı zahiresini öğütmek için Ereğli’de Köseağzı denilen bir mevkide değirmene gitmiş ve o gün değirmenin çarklarını çeviren derenin kenarında gezerken sel sularının sürüklediği moloz yığınları arasında taş kömürü parçalarına rastlamıştır.
Uzun Mehmet değirmenin ocağında bulduğu bu taşları yakarak kömür olduğunu iyice anladıktan sonra dere boyunca günlerce süren zahmetli bir araştırma sonunda Zonguldak bölgesinin ilk taş kömürü damarını bulmuştur.
Uzun Mehmet bu damardan aldığı numuneleri karadan yürüyerek İstanbul’a götürmüş ve bahriye idaresine vermiştir. Uzun Mehmet memlekete toprak altında gömülü bir servet hazinesinin anahtarını bu keşfiyle hediye ettikten sonra vaktin hükümetinden elli altın mükafat almış ve küçük bir maaş yardımı görmüştür.
Bu sıralarda Ereğli’de padişah namına hüküm süren Hacı İsmail Ağa isminde bir derebeyi vardı. Bu derebeyi Uzun Mehmet’in ilk maden damarını buluşunu kuduz bir öfke ile karşılamıştır. Çünkü padişahın iradesi üzerine o da bir çok araştırıcı takımıyla her tarafta kömür arıyordu.
Ereğli’nin derebeyi Uzun Mehmet gibi memleketine hizmet aşkıyla bu işe sarılmamıştı. O maden kömürünü bulduktan sonra bu buluşunu padişaha bir çok yeni ve zengin imtiyazlar karşılığında haber vermeyi tasarlıyordu. Onun için Uzun Mehmet’in kömürü kimseye haber vermeden İstanbul’a götürüşü derebeyinin büyük menfaatlerini baltalamıştı. Ereğli derebeyi Uzun Mehmet’e beslediği gayzı zavallı kömür kaşifini öldürmekle aldı ve sarayının cellatlarına Uzun Mehmet’i İstanbul hanlarından birinde boğazlattı.
Bugün sanayiin ekmeği demek olan maden kömürünü bizde ilk bulan milli kahraman bu suretle keşfini kanıyla suladı. Milli servetimizin başlıca kaynaklarından biri kömür hazinelerimizin kaşifi Uzun Mehmet adlı Türk çocuğu milyarlar değerindeki buluşunu hayatıyla ödemiş oldu.

7 Ocak 2011 Cuma

Nil Kirleniyor

6 bin 700 kilometreyle yeryüzünün en uzun nehri olan Nil, 7 ülkeden geçiyor. Bir yandan aşırı sulamanın sonuçları, diğer yandan kirlilik tarımı vuruyor. Azalan kaynaklar, yeni siyasi gerilimleri haber veriyor.  


Nil nehri havzasında yaşam tükeniyor


Deutsche Welle Türkçe’nin bu konuda yaptığı haber şöyle:


6 bin 700 kilometre boyunca uzayan Nil, yeryüzünün en uzun nehri. Mısır, 1929 yılında İngiliz sömürgesi döneminde imzalanan antlaşma uyarınca Nil sularının büyük bir bölümünü kullanma hakkına sahip. Ancak Mısır’da yaşamın kaynağı Nil suları artık yetmiyor. Nil çevresinde yaşayan yaklaşık 80 milyon kişi büyük bir su sıkıntısı içinde. Bundan da en çok bölgede yaşayan çiftçiler etkileniyor. Bölgede her üç Mısırlı’dan birinin geçim kaynağı ise tarım. Diğer yandan Nil Havzası’nda bulunan diğer ülkeler de nehrin azalan suyundan daha fazla yararlanmak istiyor.


Akdeniz kıyılarına sadece 80 kilometre uzaklıktaki Nil Deltası’nda yer alan Yeni Nubaria’da tarım durmuş durumda. Mısır yönetimi 250 hektarlık çöl bölgesini, 1980’li yıllarda tarım arazisine dönüştürmüştü. Bu sayede yaklaşık 200 bin çiftçiye yeni bir umut doğmuştu. Nil sularının kanallarla taşındığı tarım arazisinde yer fıstığı, portakal ve fasulye yetiştirilmeye başlandı. Ancak bugün Nil sularının azalması, bölgede canlandırılan tarımı sekteye uğratmış durumda. 23 yıldır tarımla uğraşan Abdul Çatr Tarım Bakanlığı’nın ilanı üzerine tarım arazisine dönüştürülen alandan toprak aldığını ancak toprağını su sıkıntısı nedeniyle iki yıl sonra işleyemediğini ifade etti.


Bölgedeki en önemli sıkıntı Nil Nehri’nden gelen suyun gittikçe azalması. Yeni Nubaria’da çölden tarım alanına dönüştürülen bölgenin yüzde 15′i artık kullanılamaz durumda. Yeraltı sularının yükselmesi ve suyun tuzlu olması tarımı engelliyor. Akdeniz’e akan Nil sularının azalması, deniz seviyesinin düşmesine de neden oluyor. Bu da sulamayı iyice güçleştiriyor.


Diğer bir sorun da su kirliliği. 20 milyon nüfuslu Kahire’den zehirli atıklar Nil Nehri’ne akıyor. Ve böylece Nil Deltası hastalıkların arttığı, yaşam beklentisinin azaldığı bir bölgeye dönüşüyor. Alman Teknik İşbirliği Kurumu GTZ uzmanlarından Paul Weber,“Bunu kesinlikle böyle görüyorum. Ülke nüfusuna her yıl yaklaşık 1 milyon 600 bin kişi ekleniyor. Hiçbir yönetim, hiçbir program ve uluslararası işbirliği bu kadar insana, geleneksel tarımcılık dışında gençlere iş ve ekmek sağlayamaz” diyerek, Mısır yönetiminin artan kuraklık ve nüfusla mücadele edemediği takdirde, sefaletin yayılmasının kaçınılmaz olduğunu belirtti.


Bu arada Nil sularının kullanım hakkıyla ilgili sorun da devam ediyor. Nil Havzası’nda bulunan 7 ülke, Mısır ve Sudan’ın muhalefetine rağmen 14 Mayıs 2010′da Nil sularının paylaşımı konusunda bir antlaşmaya imza attı. Nil’in büyük bir kısmını Mısır’ın kullanmasına tepki gösteren ülkeler, daha adil bir paylaşım istiyor. Ancak Nil suları şimdiden sadece Mısır’a bile yetmiyor.


Kaynak

Bitki Dağılışını Etkileyen Faktörler nelerdir?

1-İklimin Etkisi 


a)Yağış Faktörü:


Yağış bir yerdeki bitki yoğunluğunu yani bitkilerin ot, çalı veya ağaç olmasını ve bunların miktarının az ya da çok olmasını belirler.


 


Her bitkinin istediği su miktarı farklıdır. Yağışlı bölgelerde gür bitki toplulukları görülürken kurak bölgelerde bitki örtüsü seyrekleşir, çöllerde kurakçıl ve seyrek bazı otlara ve çalılara rastlanır.


b)Sıcaklık faktörü:


Bitkilerin gelişebilmesi için belli bir sıcaklığın olması gerekir. Sıcaklık bir yerdeki bitki türlerini belirler örneğin ağaçların iğne yada geniş yapraklı olmasını belirler. Sıcak orta kuşakta her tür bitki yetişme alanı bulabilirken soğuk kutup bölgelerinde ve yükseklerde düşük sıcaklık şartları nedeniyle bir çok bitkiye rastlanmaz.


2-Yer Şekillerinin Etkisi


Dağ sıraları ve dağların uzanışı bitki örtüsünün yayılışını etkiler. Kıyıya paralel uzanan dağlar deniz etkisini iç kesimlere sokmadığı için iç kesimler bitki bakımından fakirleşirken, dağların denize bakan yamaçları daha zengin bitki örtüsüne sahip olur.


Yükseklere çıkıldıkça sıcaklıklar azaldığı için bitki örtüsü türü ve yoğunluğu azalır. Belli bir yükseltiden sonra artık bitki yetişmez.


Eğimli yamaçlarda gür bitki örtüsü görülür çünkü düz alanlar insanlar tarafından işgal edilmiştir.


Bakı bitki örtüsünün yayılışında en önemli faktörlerden birisidir. Güneşe dönük yamaçlar uygun sıcaklık şartları sayesinde hem bitki türü hem de bitki yoğunluğu bakımından daha zengindir.


3-Toprak Faktörü


Bitkiler kökleriyle toprakta tutunur ve gıdalarını topraktan alırlar. Bu nedenle yeterli kalınlıkta toprak örtüsü olmayan yerlerde bitkilerde yaşayamaz.


Toprağın yapısı; Toprağın yapısı, üzerinde yetişen bitki türünü belirleyebilir.


Toprağın dokusu; Toprağın sık ya da gevşek oluşu bitki oluşumunu etkiler


4-Biyotik Faktörler


Tarih boyunca insanlar yaşam faaliyetleri nedeniyle çevrelerindeki bitki örtüsünü sürekli değiştirmişlerdir. İnsanların bitki örtüsü üzerindeki etkileri daha çok olumsuz olmuştur.


İnsanlar, çeşitli açılardan bitki örtüsü üzerinde etkili olmuştur.


Olumsuz etkiler


Savaşlar, Tarım alanı açma, Yakacak ihtiyacı, Orman yangınları, Hayvan otlatma, Yol yapımı, Orman alanlarını imara açma, Sanayileşme


Olumlu Etkiler


Bitki türlerinin yayılması, Bitki türlerinin korunması, Bitki türlerinin geliştirilmesi, Çeşitli hayvan türleri bitkilerin farklı yörelere taşınması sayesinde bitki yayılışına etkide bulunur. Bitkilerin tozlaşmasına katkıları vardır (Meyve bahçelerinde arı bulundurulması)


Yeryüzünde Oluşan Bitki Formasyonları


Ağaç Formasyonu


Ormanların temel unsuru ağaçtır. Ağaçların oluşturduğu topluluklara orman denir.


Yağış, sıcaklık ve toprak şartlarının elverişli, yetişme devresinin uzun olduğu her yerde ağaç yetişir. Yağış azlığı, şiddetli buharlaşma ağaç yetişmesine engel olur. Ormanların temel unsurudur.


İğne yapraklı Geniş yapraklı
Başlıca Orman Türleri


Yaprak biçimine göre: yayvan yapraklı ormanlar, iğne yapraklı ormanlar


1-Ekvatoral Yağmur Ormanları


2-Muson Ormanları


3-Orta Kuşağın Karışık Ormanları


4-Tayga Ormanları


Çalı Formasyonu


Maki, Garig ve Psödomaki


Karakteristik özellikleri, kışın yapraklarını dökmemeleri ve yaz kuraklığına dayanıklı olmak için yaprak, gövde ve kök sistemlerinin su kaybını önleyecek yapıda olmalarıdır. Genelde Akdeniz ikliminin hakim olduğu yerlerde ve orman tahribinin yoğun olduğu sahalarda ince gövdeli, sert, bazen kenarları dikensi, cilalı daimi yeşil yapraklı 2-3 m. boyları olan, çalı görünüşlü ya da ağaççık şeklindeki bitki toplulukları maki formasyonu olarak adlandırılır.


Başlıca Maki Türleri


Filarya, Zakkum, Laden, Katırtırnağı, Ardıç Sumak, Harnup (keçi boynuzu), Sandal, Mersin, Kocayemiş, Pırnal Meşesi, Funda, Defne, Menengiç Sakız ağacı, Ilgın, Yabani zeytin,(deli, delice)


Garig


Garig formasyonu, Akdeniz ikliminin hakim olduğu alanlarda ancak toprak şartlarının daha elverişsiz eğimlerin daha fazla ve yağışların daha az olduğu kesimlerde ayrıca makilerin tahrip olduğu sahalarda görülür.. Bunlar son derece kurakçıl bitki topluluklarıdır.


Başlıca türleri kermez meşesi, akçakesme, kekik, adaçayı,laden, katran ardıçı ve gevendir.


Psödomaki(Yalancı maki-yalancı çalı)


Ormanların tahrip edildiği yerlerde oluşan yalancı çalı türleridir. Kışın yapraklarını dökerler.


Ot Formasyonu


İklim,toprak ve yer şekilleri gibi şartların ağaç yetişmesine olanak vermediği yerlerde, belirli zamanlarda yağan yağışa veya tamamı toprağın derinliklerine sızmayan suya bağlı olarak yetişen ot cinsinden bitkilerin oluşturduğu topluluktur.


Çayır                          Savan                      Tundra


Savan


Savanlar uzun süre yeşil kalan , gür ve uzun boylu ot topluluklarıdır. Savan bitki örtüsü içinde yer altı sularının yüzeye çıktığı yerlerde ve akarsu boylarında ormanlar görülür.


Kurak mevsimin uzun sürdüğü tropikal bölgelerde görülen, tek tük ağaçlar serpili büyük çayırlardan oluşan bitki topluluğu, Güney Afrika’da ve Doğu Afrika’da başlıca bitki topluluğu olan, boyları yer yer iki metreyi bulabilen köksaplı bitkilerden ve buğdaygillerden oluşur.


Step(Bozkır)


İlkbahar yağışlarıyla yeşeren, yaz başlarında kuruyan küçük boylu ot topluluğudur.


Bozkır bitki örtüsü içinde geven , deve dikeni, gelincik, çoban yastığı gibi bitkiler yer almaktadır. Yağışların daha az mevsimler arasındaki sıcaklık farklarının daha fazla olduğu alanlar ot formasyonunun geliştiği sahalardır. Steplerin bir kısmı doğal olurken bir kısmı da ormanların insanlar tarafından tahribi sonucu ortaya çıkmıştır. (Bu şekilde oluşan bozkıra Antropojen Bozkır denir)İç Anadolunun orta bölümü (Konya ve Ereğli havzaları, Tuz gölü çevreleri) asıl step sahasıdır.


Step formasyonunun gelişme gösterdiği bu bölümde yağışlar 250 mm. altına düşer.


Bu sahada görülen bitkiler kendilerini kurak şartlara son derece adapte etmişler ve keçe gibi tüylü dikenli, az yapraklıdırlar.


Çayır


Çayırlar genellikle düz ve taban suyu yüksek olan taban arazilerde teşekkül etmişlerdir. Toprak uzun süre nemli olduğundan bitki örtüleri sık ve yüksek boyludur.


Sık ve yüksek boylu olan bitki örtüleri sıkı bir çim kapağı meydana getirerek toprağı sıkıca tutar.Aktif büyüme döneminde yapraklar tüm yüzeyi kapatır.


Biçilerek değerlendirilen bu alanlardan elde edilen ot kış aylarında hayvanlara verilir.


Alpin Çayırlar


Genellikle dağların yüksek kesimlerinde orman örtüsünün üst sınırından sonra ortaya çıkan ot örtüsüdür olarak bilinir. Ülkemizde Alpin çayırlar dağların 2100 m. den sonraki kesimlerde görülmeye başlar.


İlkbahar ve yaz mevsimlerinde karların erimesi ile ortaya çıkan bu çayırlar rengarenk açan çiçekleri yanında yer yer de 1 m.’yi bulan uzun boyları ile dikkat çekerler.


Tundra


Yosun ,ot ve cılız çalılıklardan oluşan bitki örtüsüdür. Tundra, kutba en yakın bitki örtüsüdür.


Kuzey ülkelerinde rastlanan, yapısına likenlerin de katıldığı bodur ot toplulukları. Tundralar yılın dörtte üçünden uzun bir süre karlarla örtülü kalır. Bunun için kutup bölgesi dışında yetişen bazı ağaçlara burada ancak bodur çalılar halinde rastlanır. Kutup söğüdü ve bodur huş bunlara misal verilebilir.


Hakim bitki topluluklarını karayosunları ve likenler (Ren geyiği likenleri vs.) meydana getirir.


Dünya üzerindeki iklim tiplerine bağlı olarak bitki örtüsü ekvatordan kutuplara doğru;


Geniş yapraklı ormanlar,Savanlar,Kaktüs,Bozkır


Maki,Orman-çayır,İğne yapraklı ormanlar,Tayga ormanları,Tundra


Şeklinde sıralanır.


Her bitkinin kendine has bir iklim özelliği vardır. Başka bir ifadeyle benzer iklim şartlarında benzer bitki türleri görülür.(kutup iklimi hariç)


Farklı bölgedeki iklimin benzerliği tabii bitki örtüsünün benzerliğini kanıtlar.


Yer şekillerinin kısa mesafeler dâhilinde değişmesi bitki örtülerinin de kısa mesafeler dâhilinde değişmesini sağlar.


Bitki örtüleri yeryüzüne dağılışlarında aralıksız kuşaklar oluşturmazlar.


Enlem farkı arttıkça ve farklı enlemlerden oluştukça bitki örtüsüde çeşitlenir.


Bitki örtüsü iklimin bir nedeni değil iklimin bir sonucudur.


YERYÜZÜNDE GÖRÜLEN BİTKİ KUŞAKLARI VE ÖZELLİKLERİ:


Ekvatoral Yağmur ormanları:


Sıcaklık ve nem koşullarından dolayı sık ormanlar gelişmiştir ve ormanlar her zaman yeşildir. Orman ağaçları çok gürdür(50–60 m). Balta girmemiş ormanlar olarak adlandırılır.


İklime uyum sağlamak için terleme yüzeyleri geniş ve gözeneklidir.


Ağaçlardan düşen dal ve yaprakların sıcak nemli ortamda çürümesi sonucu hoş olmayan bir koku etrafa yayılır.


Bu ormanların görüldüğü yerler her mevsim yağışlı özellikte ve yıllık yağış miktarı 2000 mm ‘nin üstündedir.


Bitkiler yayvan yapraklı ve yapraklarını dökmeyen ağaçlardır. Bitki çeşitliliği çok fazladır.


Orman altı sarmaşık ve otsu bitkilerle(Liyan, Epifit) kaplıdır.Orman altı florası da çok zengindir.


Yeryüzündeki dağılışı


Ekvatorun 10 kuzey 10 güney enlemleri arasında 1000m kadar yükseltiye kadar etkilidir.


Güney Amerika’da Amazon Havzası’nda ( Brezilya),


Afrika’da Kongo Havzası’nda ve Gine Körfezi kıyılarında,


Güney Doğu Asya Adaları (Endonezya ) belirgin olarak görüldüğü yerlerdir.


Malezya, Endonezya, Filipinler, Papua Yeni Gine’de etkilidir.


Avustralya’nın kuzeyinde görülür


Muson Ormanları:


Muson iklim bölgesinde bulunan ormanlardır. Bunlar Ekvatoral ormanlar gibi gür ve sık ormanlardır. Ancak içinde yer alan tür sayısı bakımından ekvatoral ormanlardan fakirdir.


Yıllık yağış miktarı 2000 mm civarındadır. Yaz ayları yağışlı, kış ayları kurak geçer. Yıllık yağışın % 85 ‘i yaz aylarında olduğu için yazın yeşil, kışın yaprak döken ormanlardır.


Muson ormanlarının ağacı teak ağacıdır.


Bitki örtüsü yağışların bol olduğu alanlarda kışın yaprağını döken muson ormanları, etrafında çalılar ve az yağış alan yerlerde ise savanlar yaygındır.


Yeryüzündeki dağılışı


Güneydoğu ve Doğu Asya da Hindistan, Japonya, Tayland, Vietnam, Endonezya, Doğu Çin,Kore, Filipinler,Avustralya’nın kuzeybatısı,Güneydoğu Afrika da görülür. Madagaskar’ın doğusunda,Kuzey Amerika’nın güneydoğu kıyılarında görülür.


Orta Kuşağın karışık ormanları:


Orta kuşak okyanusal İklim bölgesinde görülen bitki örtüsüdür. Bu ormanlar geniş yapraklı ve iğne yapraklı ağaçların bir arada bulunduğu bitkilerdir.


Yıllık yağış miktarı 1000- 1500 mm civarındadır.


Ağaç türü, sayısı ve ağaçların büyüklükleri bakımından da ekvatoral ve muson ormanları kadar zengin ve büyük değildirler.


Yeryüzündeki dağılışı


Batı Rüzgârları sebebiyle Ilıman Kuşak karalarının batısında görülür. Batı Avrupa’nın Atlas Okyanusu kıyılarında,Yurdumuzda ise Karadeniz kıyılarında etkilidir.


Kuzey Amerika’nın batı ve güneydoğu kıyılarında, Güney Amerika’nın güneybatı kıyılarında,Avustralya’nın doğusunda, Yeni Zelanda’da,Afrika’nın güneyinde,


Tayga Ormanları:


Orta kuşakta karasal iklimin sert özellikte görüldüğü ve yağışın bol olduğu nemli alanlarında görülen ormanlardır.


Bu iklimde kışlar çok sert geçtiği için ağaçlar soğuğa dayanıklı yaprak dökmeyen iğne yapraklı ağaçlardır.


Yağışın çoğu yazın düşer. En az yağış kışın düşmektedir ve kar şeklindedir. Kışların aşırı soğuk olması nedeniyle havadaki nem miktarının azalması ve yüksek basıncın etkisi yağışları azaltır.Yaz mevsiminde havanın ısınması nedeniyle oluşan termik kaynaklı alçak basınçlar konveksiyonel karakterde yağışların oluşmasını sağlar.


Yıllık yağış ortalaması 500–600 mm civarındadır.


Yeryüzündeki dağılışı:


Deniz etkisinden uzak kara içlerinde ve ılıman kuşak karalarının doğu kıyılarında (soğuk su akıntısından dolayı görülür.


Orta ve doğu Avrupa,Asya’nın kuzeyi (Kuzey Çin’de, Mançurya’da, Rusya’da, Orta Sibirya’da görülür.)ABD nin kuzeyinde ve Kanada’da.


Makiler:


Makiler yaz kuraklığına dayanıklı kısa boylu bodur ağaç ve çalılardan oluşan ( yabani zeytin, defne,kocayemiş, mersin, keçiboynuzu, sandal, zakkum, akçakesme, kermez meşesi, Süpürge çalısı, taş meşesi, bodur ardıç vb.)


Akdeniz iklimin doğal bitki örtüsüdür.


Maki yaz kuraklığına dayanıklı bitkiler olup kış soğuklarına fazla dayanıklı değildir. Yaprakları kalın, güneşe dönük yüzleri parlak, terlemeyi sağlayan stomaları az ve küçük olması ile suyu iktisatlı kullanarak yaz kuraklığına dayanır.


Makiler genelde kızılçam ormanlarının yok edildiği yerlerde oluşurlar ve genelde kıyıda 500–800 m yukarılara kadar çıkabilir.


Yeryüzündeki dağılışı:


Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler ( Libya, Mısır ve Lübnan hariç. Buralarda görülmeme sebebi yer şekillerinin engebesiz olmasıdır.),


Avustralya’nın güneybatısı,Güney Afrika Cumhuriyetinde Kap bölgesi,Şili’nin orta kesimleri,Kuzey Amerika’da Kaliforniya çevresinde etkilidir.En geniş anlamıyla 30–40 derece enlemleri arasında kıtaların özellikle batı kıyılarında görülür.


Savanlar:


Tropikal iklim bölgesinin bitki örtüsüdür.


Savanlar uzun süre yeşil kalan, gür ve uzun boylu ot topluluklarıdır.


Savan bitki örtüsü içinde ağaçlar ve ağaç kümeleri görülür. Genelde buralarda ki ağaçlar kurakçıl veya kuraklığa dayanıklı türlerdir.Akarsu boylarında ise galeri ormanları görülür.


Galeri Ormanları: Savanlardaki, küçük akarsu boylarında görülen, çoğunlukla 50–100 m


genişliğinde, bir akarsu ağı biçiminde uzanan ve sürekli yeşil kalabilen nemli ormanlardır. Galeri ormanları olarak adlandırılmalarının nedeni, ağaçların, akarsuyun üstünü bir galeri şeklinde kapatmasıdır.Kurak geçen dönemlerde ağaçlar yapraklarını döker.


Güneş ışınlarının dik geldiği yaz döneminde konveksiyonel yağışlar görülür, Kış aylarında Subtropikal yüksek basıncın (DYB) etkisinde kaldığından kış kuraklığı belirgindir. Bu nedenle yazı yağışlı kışı kuraktır.Yıllık yağış miktarı 1000–1500 mm arasındadır.


Yağış grafiği birbirinin tersidir. Yağışlar güneş ışınlarının dik olarak geldiği dönemde daha fazladır KYK de Haziran, GYK de Aralık ayında yağış daha fazladır.


Yeryüzündeki dağılışı:


Ekvatoral iklim ile çöl iklimi arasında görülür (10–20° kuzey ve güney enlemleri arasında görülür)Güney ve Orta Afrika, (Sahra Çölü ile Ekvatoral Afrika arasında) Sudan,


Güney Amerika‘da Brezilya’da, Venezuella, Kolombiya, Peru ve Bolivya’da etkilidir.


Orta Amerika’da Madagaskar’ın batısında görülür.


Bozkır ( Step):


Bitki örtüsü ilkbahar yağışlarıyla yeşeren, yaz başlarında kuruyan küçük boylu ot topluluğudur. Buna step(bozkır) bitki örtüsü denir. Steplere Kuzey Amerika’da preri, Güney Amerika’da pampa adı verilir.Bozkır bitki örtüsü içinde geven, deve dikeni, gelincik, çoban yastığı gibi bitkiler yer almaktadır.Step ikliminde yağış miktarı orman gelişimi için yeterli değildir.Bu iklimin etki alanlarından akarsu boylarında şeritler halinde kavak ve söğütler yaygındır.


Orta kuşak tipinde kar yağışları ve don olayı görülür nem oranı düşüktür yağış rejimi düzensizdir. İnsanlar tarafından ağaç kesilerek, yakılarak ormanların ortadan kaldırılması sonucunda oluşan bozkırlara ANTROPOJEN BOZKIR denir. Bu tür bozkırlar, ormanların tahrip edilmesi sonucunda ortaya çıktığından böyle alanlarda yer yer orman ağacı topluluklarına rastlanır.


Yeryüzündeki dağılışı:


Deniz etkisinden uzak kara içlerinde ve ılıman kuşak karalarının doğu kıyılarında (soğuk su akıntısından dolayı) görülür.


Orta ve doğu Avrupa Asya’nın kuzeyi(Sibirya) Kanada ve ABD nin kuzeyinde görülür.


Yurdumuzda ise Doğu Anadolu Bölgesinde Erzurum –Kars, İç Anadolu Bölgesinde görülür.


Gece ile gündüz yaz ile kış arasında büyük sıcaklık farkının görüldüğü kara içlerine gidildikçe bu fark şiddetlenerek artar.


Çayırlar:


Orta kuşakta karasal iklim bölgesinin yarı nemli sahalarında ve yüksek dağlarda orman ve ağaç yetişme üst sınırının üstende görülen ve yaz boyu yeşil kalan ve bozkırlardan daha uzun boylu bitki örtülerine çayır denir.


Yazları serin ve yağışlı geçmesi otların kurumasını önleyerek yeşil kalmalarını ve uzun boylu olmalarını sağlamaktadır.Bunların orman üst sınırından sonra görülenlere dağ çayırları denir.


Yeryüzündeki dağılışı:


Bu bitkiler Sıcak ve ılıman bölgelerde yüksek dağlık sahalarda sıcakların ağaç yetişmeye yetmediği yüksek kesimlerinde, Ayrıca yazı yağışlı karasal alanlarda görülmektedir.


Ayrıca soğuk karasal iklimde yazı yağışlı alanlarda yağışın nispeten az olduğu sahalarda,


ABD’nin KD. Kanada’da, Kuzey Çin’de, Rusya’da,Orta Sibirya’da görülür.Ülkemizde Doğu Anadolu Bölgesi Erzurum Kars Bölümünde görülür.


Tundra:


Yıllık yağış miktarı 200–250 mm civarındadır. Kışlar çok soğuk ve uzun geçer.


Toprak kış aylarında donmuş haldedir. Yaz aylarında toprağın üst kısımlarında çözülmeler görülür ve oluşan bataklıklarda tundra adı verilen sezonluk ot ve çayır türü bitkiler yetişir.Tundra kutba en yakın bitki örtüsüdür.


Yeryüzündeki dağılışı:


Yaklaşık olarak 70–80 enlemleri çevresinde görülür.Asya’da, Sibirya,Avrupa’da, İskandinavya Yarımadasının kuzeyinde,


Kuzey Amerika’da Kanada’nın kuzey kısımlarında,Güney Amerika’nın güney kısımlarında görülür.


Güney yarımküredeki etki alanı KYK dekine oranla çok azdır bunun nedeni GYK de okyanusların geniş alan kaplamasıdır.


Çöl Bitkileri:


Kum örtüleri altında veya kayalıklardan oluşan bu bölgelerde yıllık yağışlar yok denecek kadar azdır. ( 200mm nin altında) Buralarda bitkiler çok seyrektir. Kuraklığa uyum sağlamış olan kurakçıl kaktüsler, otlar ve çalılardan oluşur.Bu bölgelerde kuraklığa en iyi uyum sağlamış bitkiler, gövdesinde çok miktarda su biriktirebilen kaktüslerdir.


Üzerlerindeki küçük dikenler, bitkinin ısı kaybını azaltmaktadır.


Ayrıca yeraltı sularının yüzeye çıktığı yerlerde vahalar oluşmuştur.

Manisa Çaldağ’da Doğa Katliamı

Manisa Çaldağ’da bir doğa katliamına ramak kaldı.
Önce vakti olmayanlara kısa tarihçe sunalım:
Sardes Nikel Madencilik adlı İngiliz şirket buradan 15 yıl boyunca nikel çıkarmak üzere izinlerini aldı…


Aslının 200’de biri oranında küçüklükte bir pilot tesis kurdu.
Sonra çevreciler ayaklanınca madenin izni iptal edildi.
Bu arada madencilik yasalarında bazı değişiklikler yapıldı. Şirket yatırım için parayı bulduğu an çalışmalara başlayacak.
Sonra ne mi olacak?
Çevrecilerin, akademisyenlerin ve yerel halkın iddiaları doğruysa binlerce, belki de onbinlerce ağaç kesilecek.
Ardından Çaldağ oyulacak.
Çıkarılan toprak milyonlarca ton sülfürik asitle yıkanacak.
En vahimi, bütün bunlar açık havada yapılacak.
Dünyanın en büyük ve verimli yedinci tarım havzası olan Gediz, uzmanların deyimiyle ‘açıkhava kimya işletmesi’ne dönecek.
Cehennem senaryosunu sona sakladım:
“Yer altı suları tükenecek, sülfürik asit bütün bölgenin sularına karışacak ve milyonlarca insan bölgeden göç etmek zorunda kalacak. Ve 15 yıl sonra madenin işi bittiğinde, havza bir otun bile bitmediği bir hal alacak!


İzmir bile boşalır


İTÜ’den Metalurji Yüksek Mühendisi Prof. Dr. İsmail Duman mesaisinin büyük bölümünü bu projeyi durdurmak için harcıyor


Bu madende 15 yıl boyunca ne kadar sülfürik asit kullanılacak?
- 15-18 milyon ton arasında. Bir büyük asit tankeri düşünün, 20 ton asit alır. Başlayın Turgutlu’dan tankerleri birbirinin tamponuna değecek şekilde dizmeye. 800 bin tanker ediyor. Bu 800 bin tankeri Turgutlu’dan geçen 40’ıncı paralel üzerinden Doğu’ya doğru dizin; kuyruk Pekin’i geçiyor, tankerlerin bir kısmı Çin denizine dökülüyor, sığmıyor, bu kadar asit! Ve bu kadar asit açıkta kullanılacak.


Açıkta kullanmak ne demek?
- Oradaki doğayı alıp açıkhava kimya işletmesine çevirmek demek… Kapalı mekanda yapılması lazım. Toprağın içindeki nikeli, kobaltı çözmek için günümüzde bir sürü metot var. Bunların en ilerisi basınçlı kaplarda, kapalı sistemde işlemi yapmak. Düdüklü tencere gibi, 100 derecenin üstünde asitle temas ettiriyorsunuz. Dünyada var bu, Avustralya’da var.


Ne kadarlık bir yatırım yapıp ne kadar kazanacaklar?
- Alacakları malın değeri şu andaki fiyatlarla işe başladıkları zaman 25 milyar doların üzerindeydi. Sonra kriz nedeniyle bu rakam 10 milyara düştü. Şimdi yeniden 20 milyar doları geçti. Kriz tam atlatılırsa, kazançları 35-40 milyar dolara kadar çıkabilir. Kapalı sistem için gereken 5-7 milyar dolarlık yatırımı yapmıyorlar. Aradaki farkı da doğaya ve insana ödetiyorlar. Kazanç özelleştiriliyor, risk kamulaştırılıyor. Şimdiki yatırımları milyar doları bulmuyor.


35-40 milyarlık kazançlarından Türkiye’ye ne kadarını bırakacaklar?
- Türkiye’ye 10 yılda bırakacakları para 163 milyon dolar. Yani Türkiye’nin bir buçuk günlük dış borç faiz ödemesi.


18 milyon ton sülfürik asit nereden sağlanacak?
- Her yıl büyük ihtimalle Güney Amerika’dan, Ant Dağları’ndan 300-330 bin ton kükürt ithal edecekler; kamyonlarla, gemilerle buraya kükürt taşınacak. O kükürt bir fabrikada yakılacak. Kurdukları tek fabrika sülfürik asit fabrikası. Dünyanın ikinci büyük sülfürik asit fabrikasını bir tarım havzasına ve Türkiye’nin en verimli, dünyanın yedinci büyük verimli tarım havzasının orta yerine kurmak, çatınıza yüz ton dinamit depolamak gibi bir şey.


Neden?
- Çünkü en ileri sülfürik asit üretim teknolojilerinde bile binde üç kaçak vardır. 18 milyon ton sülfürik asitte binde üç, korkunç bir miktar. 54 bin ton asit sülfürik asit havaya karışacak. Gediz, sülfürik asidin içindeki kükürte tamamen yabancı bir havza. Burası laterit havza, oksitli topraklar. Hiç kükürt yok bu topraklarda. Bu ekosisteme yabancı bir elementi devasa miktarlarda soktuğunuzda doğal yaşamda öyle bir kırılma olur ki, bir daha geri dönülemez.


Gediz Havzası’nın bereketi nereden geliyor?
- Gediz Havzası, Turgutlu, Manisa, İzmir, Foça ve Menemen ovalarına kadar göl halindeymiş. Bu göl milyonlarca yıl varlığını sürdürmüş, 16 milyon yıl önce de kurumuş. Laterit dediğimiz buranın toprakları, Balkanlar’dan, Sırbistan’dan başlayıp Arnavutluğu geçen, Yunanistan üzerinden Ege Denizi’nin dibini geçip İzmir çizmesinden karaya çıkan, Manisa’da devam eden, Ankara üzerinden bir yay çizip ta Harran Ovası’na kadar giden bir kuşak. Akarsu yatakları bunlar. Bereketi de buradan geliyor.


MACARİSTAN GİBİ KIZIL TEHLİKE RİSKİ


Öngörünüz ne?
- Uşak’ın batısından başlayıp Ege Denizi’ne kadar Gediz Havzası’nda tarım biter. Burası Sultaniye üzümünün, sarı kuru üzümün dünya başkenti. Dünyanın her yerine buradan kuru üzüm ihraç ediliyor. Ve bunun yüzde 85’i açıkta kurutuluyor. Şimdi düşünün, asit taşıyan rüzgar geldi, kurumakta olan üzümün üstüne oturdu. İhraç etmeye kalkarsanız hangi gümrükten geçer? 15 yılın sonuna gelmeden buradan büyük göçler başlayacak. İki milyonun üzerinde bir nüfus bundan etkilenecek.


Havuz sistemi kullanılacağı söyleniyor…
- Havuz sistemi diyorlar, halbuki yapacaklarının altısından dördü yüksek baraj. Ve bunları 45 derece eğimli yamaçlarda yapmaya kalkıyorlar. Havuz dedikleri Uluslararası Yüksek Barajlar Komisyonu’nun kriterlerine göre aslında baraj.


Yani?
- Böyle bir eğimde yapılan baraj o sette ne kadar dayanacak? Projede havuz diye geçen bu yapı aslında baraj, içinde de asitli ve ağır metalli çözelti bulunacak. E burası da deprem bölgesi. Ve 45 derecelik meyillerde yapacaklar bunları. Yapacakları barajların dördünün tepe yüksekliği 17 metreyle 23 metre arası. Ve içlerinde asitli su olacak. Daha yukarıdan sel geldiğinde ya duvarı yıkacak ya da taşırıp aşağı asitli su indirecek. Arkasından sel vurup çamura bulanmış bu yığınları önüne kattığı zaman ne yapar? Asit değdiği yerden geçer. Yağmurla her tarafa yayılır. Ekosistemi değiştirir.


Buradaki doğanın kendini toparlaması kaç yıl alır?
- Yıl mı, kaç yüzyıl mı? Çok yüzyıl alır. Toparlanmaz.


Yığınlara yer açmak için kaç ağaç kesilecek?
- Rakamlarına göre 330 bin ağaç kesilecek. Bu rakamın içinde ne yok biliyor musunuz? 2003’te yapılan sayımda göğüs çapı 8 santimetreden az olan fidanlar ağaç sayılmadı, orman envanterine dahil edilmedi. Yaklaşık iki milyon ağaç kesilebilir.


Macaristan’daki gibi sel riski için nasıl bir önlem alacaklar?
- Etrafını kuşaklayacaklarmış. Dağdan inen seli hangi hendekte kuşaklarsın? 3 metre eninde kanal açıp seli durduracaklarmış. Dünyanın neresinde böyle sel durdurulur?


Suları nasıl etkileyecek bu maden?
- Maden işletmesinin Turgutlu’nun su ihtiyacından daha fazla suya ihtiyacı var. Bergama, Uşak Eşme’den sonra Etem çukurunda da madencilik ruhsatı alındı. İzmir üç yönden çapraz ateşte. İzmir’i besleyen sular Ege topraklarından geçiyor. Böyle devam ederse 10-15 yıl sonra İzmir su nedeniyle terk edilmek zorunda kalabilir.


Nükleer bombadan beter
EDİZ TUNCEL (Yakın Doğu Üniversitesi Öğr. Grv.)


1913’te Lefke’de Kıbrıs Maden Şirketi bakırı ayrıştırmak için açıkhavada sülfürik asit kullandı. İki kilometrelik bir alanda havuzlar kuruldu. Bugün o havuzların hali içler acısı. Bölgede muazzam bir çevre kirliliği yaratıldı. İki kilometrekarelik alan 100 kilometrekarelik bir alanı etkiledi. Oraya bir nükleer bomba atmış olsaydınız o boyutta bir tahribat yaratamazdınız.
Bu madende çalışan insanların hepsi kanserden öldü. Madenin bir numaralı işçisi olan Rum da, iki numaralısı olan dedem de… Dedem kan kanseriydi. Babam da madende çalıştı, periton kanserinden öldü. Dayım bu madende çalıştı. O da oniki parmak ve pankreasta çıkan kanser türünden vefat etti. Komşumuz da aynı şekilde.
Onkoloji merkezinde ölen hastalarla ilgili tutulan defteri incelerken fark ettim ki doğrudan etki alanında olan köylerde ölen insanların hemen hepsi kanserdi. Şu an Kıbrıs’ta en fazla görülen hastalık kan kanseri. Madenin yakınında bir köy var. O köyde ise çok ilginç bir hastalık ortaya çıktı. Bir çeşit kas hastalığı… Sağlıklı insanlar bir anda pelteye dönüyor, kasları erimeye başlıyor, sinir sistemleri iflas ediyor, altı ay geçmeden de ölüyorlar. Herhangi bir tedavi bugüne kadar uygulanabilmiş değil. Oradan ayrılırken maden şirketinin yetkilileri hastalarla ilgili arşiv kayıtlarını alıp gittiler, hastanede de bir şey bırakmadılar.


Ankara’yı yanlış bilgilendirmişler
AYLA YÖNET (Turgutlu TEMA Temsilcisi)


Dört yıldır bunun mücadelesini veriyoruz. İnanıyorum ki Ankara burada olacakların farkında değil, yanlış bilgilendirme olmuş. Mesela ÇED raporunda gölet olarak adı geçen şeylerin dördünün büyük baraj olduğunu öğreniyoruz. Eminim Ankara’dakiler bunu bilseler onay vermezlerdi. Birinci derecede biz Turgutlu’da yaşayanlar etkileneceğiz. Mesela bu sene çok yağmur yağdı ve 2 Şubat’ta köyden biri “Ufak çaplı bir sel oluştu, köyün içinden sular akıyor” diye beni aradı. Ve bu sularda henüz asit falan yok, normal yağmur suları derenin yatağı bozulduğu için, tedbir alınmadığı için köyün içine taştı. Macaristan’daki olayı biliyorsunuz, bütün köyü o kızıl çamur kapladı. Bu Turgutlu’nun değil, Türkiye’nin sorunu, herkesin müdahil olması gerek.



KÖYLÜ ARAZİSİNİ SATTIĞINA PİŞMAN


* Necati Gülkıvrak (Turgutlu Manavlar Odası Başkanı): Şu pazarda gördüğünüz çoğu şeyi satamayacağız. Belki bu üç-beş yıl sonra yavaş yavaş hissedilmeye başlanacak ama 10 yıl sonra bunların hiçbirini pazarda bulamayacaksınız. Bu işin sadece sebze meyve yönü.
* Necip Köken (Turgutlu Tuhafiyeciler Manifaturacılar Odası Başkanı): Bizim toprağımızda her şey yetişiyor. Biz ovayı bahçe olarak kullanırız. Bu madenin zararı yüzde 1500 olur. Buradan göç etmek zorunda kalırız. Hayatın olmadığı yerde hangimiz yaşayabiliriz? Siz şehirde membaa suyu içersiniz, biz onu düşünmeyiz bile. Biz çeşmeden su içeriz. Ama bu maden yapılırsa bırakın çeşme suyu içmeyi, belki hiç su bulamayacağız. Macaristan’daki gibi bir felaket olmayacağının garantisini nasıl verecekler bize?
* Sabri Toker (Elektrikçiler Odası Başkanı/Manisa Esnaf Odaları Başkan Vekili): Sadece Turgutlu’nun meselesi de değil bu, Manisa, Ahmetli, Akhisar, Salihli, bütün bölgeleri etkileyecek bir hadise. Dünyanın 7’nci büyük tarım havzası Gediz ve bu havzayı yok etmek için uğraşıyorlar. Dünyanın en büyük Sultaniye üzüm rezervi burası. Dünyada tüketilen kuru üzümün dörtte üçü buralardan çıkıyor. Biz bu madenden sonra dışarı üzüm satamayız.
* Halil Turgut (Emekli din görevlisi): Bu madeni işleme süreci ileri ülkelerin kullandığı bir yöntem değil. O ilkel yöntem zararı 10’a, 20’ye, 30’a katlayacak. Medeni ülkelerin kullandığı sistemler olursa ne ala. Maden alanlarında yıllarca bir otun bitmediği söyleniyor. Biz geldik geçiyoruz ama gelecek nesil için acı bir sonuç vereceğine eminim.
* Hüseyin Çakı (Sinirli köyü muhtarı): Önceden bir bilgilendirme toplantısı yapılmadı. Maden halk arasında kulaktan kulağa yayıldı. Belediye başkanımız zarar görmeyeceğimizi söyledi. Bizde 5 dönüm yer varsa, Belediye başkanında 1500 dönüm var. En çok zarar göreceklerden biri o. “Arkadaşlar öyle bir zarar görecek olsak ben karşı çıkarım, zarar görmeyeceğiz” deyince zararsız olacağına inandık. Sonradan gerçekleri öğrendik. Burada beş kişi çalışacak diye 500 kişi zarar görmesin.
* Emine Yönet (Ev hanımı): Bütün dünya kovalamış, Turgutlu Ovası’ndakinden daha enayi insan yok mu? O raporları alırken “Bir karınca yaşamıyor. Hayat yok burada” demişler. Ben sizi götüreyim, karıncayı da, tavşanı da görün. Ağaçlar nasıl yaşıyor? Pilot tesisten taşan su köyün içinden akınca kazlar, tavuklar öldü. Bin lira değerindeki toprakları 40’ar bin liraya aldılar. Köylüler 40 milyar para görünce arazilerini sattı. Şimdi “Çapamızı, küreğimizi, av tüfeğimizi alıp, traktörlere mazotları doldurup yolu yakacayacağız, sokmayacağız onları” diyorlar. Daha önceden anlatılmadı onlara çünkü. Pişmanlar.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Yenilenebilir kaynaklarla sürdürülebilir yaşam

Hayatta kalmak için üretmek zorunda olduğumuz bir gerçek. Ancak üretirken dünyanın gözümüzün önünde erimesine seyirci kalamayız. Hiç şüphe yok ki dünyanın misafirleri olarak sürdürülebilir yaşam formunu korumak zorundayız.
Madem enerjiye ihtiyacımız var. Öyleyse dünyaya zarar vermeyen, tükenmeyen enerji kaynaklarını tercih etmek hem bizler hem de gelecek nesiller için büyük önem arz ediyor. Yenilenebilir_kaynaklar
Tükenen kaynaklar için savaşmaktansa tükenmeyen kaynaklarla dünyaya zarar vermeden üretebilmek hayal değil. Bu potansiyele fazlasıyla sahibiz.
Geçmişte hayatın vazgeçilmezi olarak nitelendirilen fosil yakıtlar yerini yenilenebilir enerji kaynaklarına bırakıyor. Dolayısıyla önümüzde yeni bir dönemin kapıları açılıyor. Dünyada bu anlamda önemli adımlar atılıyor. Yenilenebilir enerji kaynakları açısından oldukça zengin olan Türkiye olarak bu eğilimi yakalamak durumundayız. Bu yarışta kaybeden olma lüksümüz yok.
Dünyanın önümüzdeki yüzyılda en büyük sorununun artan enerji ihtiyacı olduğu göz önünde bulunduruluyorsa enerji kaynaklarımızı sorgulamanın zamanı geldi de geçiyor bile.


Yenilenebilir kaynaklara rağbet artıyor


Yenilenebilir kaynaklardan elektrik üretiminin önümüzdeki on yıllık süreçte büyümesi bekleniyor. 2006 yılında dünya elektrik üretiminin yüzde 18’i (3470 TWsaat) yenilenebilir kaynaklardan karşılandı. Bu değerin 2015 yılında yüzde 20 (4970 TWsaat), 2030 yılında da yüzde 23 (7705 TWsaat) olması öngörülüyor.
Yenilenebilir enerjiler arasında hidrolik enerji, elektrik üretiminde başı çekiyor. Hidrolik enerjiyi sırasıyla kıyıdaki rüzgâr sistemleri, biyokütle, deniz üzerindeki rüzgâr sistemleri, jeotermal sistemler, photovoltaic (PV) sistemleri, yoğunlaştırmalı güneş sistemleri, dalga ve rüzgâr enerjileri izliyor. 2015 yılından sonra genel eğilimin biraz değişmesi ve güneş enerjisi sistemlerinin önem kazanması bekleniyor.
Daha çabuk elde edebildiğimiz, enerjisini aldığımızda yerine yenisi gelebilen, bir nevi sonsuz kabul ettiğimiz kaynaklardan elde edilen enerji türüne ‘yenilenebilir’ deniyor. Aslında yenilenebilir enerji kaynakları kullanarak yapılan üretim için bir nevi ‘tüketmeden üretim’ diyebiliriz.
Doğada sürekli var olduğunu bildiğimiz kaynakları kullanmak ne doğaya ne de içerisinde yaşayan canlılara bir yük getirmeyecektir. Sadece bakım ve onarım maliyetleri bir rüzgâr gülünün yıllarca çalışmasına yeteceği gibi bu sayede yüksek boyutlarda enerji sağlanmasına da yardımcı olacaktır.
Yenilenebilir enerji kaynakları arasında güneş, rüzgâr, biyokütle, biyoyakıtlar, jeotermal, hidrolik ve gel-git gösterilebilir. Ülkemizde güneş ve rüzgâr enerjisi son dönemde sıkça üzerinde durulan kaynaklar olarak karşımıza çıkıyor. Bu noktada diğer kaynakları da tanımlamakta fayda var. Biyokütle enerjisi yaşayan ya da daha önce yaşamış biyolojik materyallerin yakılmasıyla elde ediliyor. Yakılması dediğimizde aklınıza çevresel problemler gelmemeli. Öyle ki biyokütlelerin içindeki karbon, bitkilerin havadaki karbondioksiti parçalaması sonucu elde edildiği için atmosferde karbondioksit artışına neden olmuyor. Ancak yine de salınan gazlarla küresel ısınmaya olumsuz anlamda etki ettiğini gösteren çalışmalar da bulunuyor.
Jeotermal enerji de yer kabuğunun çeşitli derinliklerinde birikmiş sıcak su, buhar ve gazlardan elde ediliyor. Termal santrallar bu konuda verilebilecek en akılda kalıcı örnekler. İtalya, Avrupa’da bu enerjiyi en çok kullanan ülkelerin başında geliyor.
Son dönemde üzerinde en çok çalışılan enerji türlerinden biri olan gel-git enerjisi, özellikle dalganın çok olduğu yerlerde kullanılabiliyor. Dalgaların kıyıya vurmayı kesmesini beklemediğimiz için oldukça uzun süreli kullanılabilecek önemli enerji kaynaklarından biri olarak görülüyor. Dünyada ilk olarak Portekiz’de ticari olarak faaliyete geçen dalga enerjisi çiftliğinde şu anda 2,25MW enerji üretilirken bu rakamın yakın zamanda 21MW çıkarılması için çalışmalar devam ediyor.
Yine son dönemin önem verilen yenilenebilir enerji kaynaklarından biri de okyanus sularındaki ısı farkları üzerinden elde edilen enerji. NASA’nın geçtiğimiz aylarda yaptığı çalışmaya göre termal algılayıcıya sahip sistem suya bırakılıyor. Bunun sonucunda sudaki ısı değişimiyle birden soğuyan ya da ısınan sistem şimdilik kendisine yetecek kadar kolaylıkla enerjisini depolayabiliyor. Bu enerji yönteminin ilk olarak denizaltılarda kullanılması bekleniyor.


Fosil yakıt fiyatları artıyor
Yenilenebilir enerji kullanımında ekonomik nedenlere bakılacak olursa, gelecek yıllarda fosil yakıtların azalmasıyla fiyatları artacağı; bu sırada gelişme sürecini yaşayan yenilenebilir enerjinin fiyatı düşeceği görülüyor. Bu noktada önemli olan gerekli potansiyellere göre gerekli yatırımları yapabilmek.
Örneğin yıllık rüzgâr hızının 10m/s olduğu Yeni Zelanda’da kıyıdaki rüzgâr enerjisi elde etme sistemlerinin maliyeti 35 dolar/kWsaat iken, yıllık rüzgâr hızının 7m/s olduğu Danimarka ve Almanya’da maliyet değerleri aynı değil. Bu sebeple destekleme politikaları da bölgeden bölgeye değişiklik gösteriyor.
Türkiye hidroelektrik enerjisinde potansiyelinin yüzde 50’sine yakınını kullanıyor. Bu sayede ülkemizde yenilenebilir enerjiden elektrik üretimi toplam elektrik üretiminin yüzde 22,5’ini karşılıyor. Hidroelektrik santrallara uygun coğrafyamız, güneş ve rüzgâr enerjisi için de en yüksek potansiyellere sahip durumda. Ancak henüz bu teknolojilerin yeterince maliyetlerinin düşmemesi, yasal engeller, devlet teşviki ve doğrudan yatırımları bulunmaması bu gelişimin şimdilik önünü tıkıyor.


Avrupa Birliği’nde yenilenebilir enerji
Avrupa Birliği yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımıyla karbon salınımını engellemek, enerji kaynağı çeşitliliğini sağlamak ve yenilenemeyen, özellikle fosil yakıtlara olan bağımlılığı azaltmayı hedefliyor. Ancak 2010 yılına gelindiğinde henüz hedeflerin gerçekleşmediği görülüyor. Buna karşın çalışmalar hızla sürerken gözler yeni hedef olan 2020 yılına çevrildi.
Avrupa Birliği yenilenebilir enerji için ortak bir karar alarak tüm enerji ihtiyacının yüzde 20’sinin 2020 yılında yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlanmasını hedefliyor. Özellikle ulaşım sektörünün yine 2020 yılında yüzde 10 oranında yenilenebilir enerjiye dönmüş olması gerektiğini öngörüldü.


Almanya ve İngiltere yenilenebilir enerjide öncü ülkeler oldu


Avrupa Birliği ülkeleri Kyoto Protokolü’nü imzaladı.


Dünyada yenilenebilir enerji örnekleri


Önümüzdeki yıllarda, güneş enerjisinin ısınma amacıyla kullanılması süreçlerinin artacağı ile ilgili veriler bulunuyor. Çin, dünyada bu amaçla kurulu toplam sistemlerin yüzde 60’ına sahip, bu sistemlerle 2006 yılında 3 MTEP (milyon ton eşdeğer petrol) civarında enerji elde etmiş. Dünyada güneş enerjisiyle ısınma kapasitesinin 2030 yılında 45 MTEP olacağı tahmin ediliyor.
ABD’de enerji yenilenebilir enerji teknolojilerindeki gelişimi desteklemek amacıyla yeni ABD hükümetinin öngördüğü hedefler doğrultusunda, gelecek
10 yıl içinde 150 milyar dolar yatırım yapılması planlanıyor. ABD’de üretilecek elektrikli otomobiller de dâhil olmak üzere 1 milyon melez aracın 2015’te yollarda olması devlet politikası olarak belirlendi.
ABD’de sera gazı emisyonu yaratan gazların 2050’li yıllarda yüzde 80 oranında azaltılması, yenilenebilir enerjilerin payının 2012’de yüzde 10 ve 2025’te yüzde 25 olması da ulaşılabilecek diğer hedefler olarak gösteriliyor. Bu hedefler dünyanın en fazla enerji harcayan ülkesiyle birlikte tüm dünyayı da ekonomik, çevresel ve enerji kaynaklarına etkisi sebebiyle doğrudan ilgilendiriyor.


Büyük Britanya’daki yatırımlar sürüyor


İngiltere’de geçtiğimiz günlerde dünyanın en büyük rüzgâr enerjisi üretim çiftliğini kullanıma açtı. Londra’nın iki saat mesafe doğusunda North Sea üzerindeki sistemi İsveçli alternatif enerji şirketi Vattenfall AB kurdu. Rüzgâr gülü çiftliğinden 300 MW enerji elde edilebiliyor. Bu yatırımla birlikte Birleşik Krallıktaki enerji ihtiyacının yüzde 4’ü olan 5 GW yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlanabilir oldu. Birleşik Krallıkta 2020’ye kadar enerji ihtiyacının yüzde 15’inin alternatif enerjiden karşılanması planlanıyor. Rüzgâr enerjisi, İngiltere için en büyük alternatif enerji kaynağı konumunda bulunuyor. Kuzeyde olduğu için şiddetli rüzgâra sahip olabilen ülke, yeterince dik açıdan güneş görmediği için bu enerjiden pek yararlanamıyor. Yeni çalışmalarla deniz içindeki ısı değişimlerinden de enerji üretilmesi çalışmaları sürüyor.
İskoçya’da rüzgâr ve gel-git enerjisi açısından Avrupa’nın en yüksek kapasitesine sahip ülkelerinden biri konumunda bulunuyor. Her iki enerji kaynağında da Avrupa Birliği ülkeleri potansiyelinin yüzde 25’i İskoçya’da bulunuyor. Bunun yanında dalga enerjisi potansiyelinde de AB ülkeleri potansiyelinin yüzde 10’u yine İskoçya’da yer alıyor. İskoçya da bu potansiyeli değerlendirerek 2020 hedefinde tüm elektrik üretiminin yüzde 40’ını yenilenebilir hale getirmeyi planlıyor.


Türkiye engelleri aşmalı


Ancak şu ana kadar bu protokole uygun hareket eden ülkeler arasında sadece İngiltere ve Almanya’nın ismi verilebiliyor. Almanya, Avrupa Birliği’nde yenilenebilir enerjiye en çok yatırım yapan, bunun da karşılığını fazlasıyla alan bir ülke.
Almanya 2009 yılı itibariyle tüm enerji ihtiyacının yüzde 10’nunu yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlanır hale dönüştürmeyi başardı. Yüzde 10 içinde yüzde yediyle aslan payı biyokütle enerjisine ait bulunuyor. Sırasıyla rüzgâr, hidrolik ve diğer yenilenebilir enerji kaynakları Almanya için enerji üretiyor. Almanya dünya çapında rüzgâr enerjisine sahip ülkeler arasında ikinci sırada bulunuyor.
Yenilenebilir enerji kaynaklarının elektrik üretimine olan oranına bakıldığında yüzde 16,1 gibi yüksek bir oran görüyoruz. Burada rüzgâr enerjisi başı çeken sistem olarak göze çarpıyor. Almanya’daki konuyla ilgili politikalara bakıldığında, yenilenebilir enerji üreten enerji  şirketlerinden öncelikli olarak enerji satın alınması için özel bir yasa bulunuyor. Bunun yanında evlerde üretilen enerjinin hükümet tarafından satın alınması da garanti altına alınmış durumda. Ayrıca 2001 yılında alınan kararla 2020’ye kadar nükleer enerjinin ülkenin hiçbir yerinde kullanılmaması da hedefleniyor.


Türkiye’de yenilenebilir enerji kullanımı
Türkiye özellikle hidrolik, rüzgâr, güneş ve biyokütle olmak üzere önemli miktarda yenilenebilir enerji kaynağına sahip. Yenilenebilir enerji kaynakları kömürden sonra ikinci sırada yer alıyor. 2007 yılında ülkemizde yenilenebilir kaynaklardan elde edilen genel enerji miktarı, ısı ve elektrik birlikte, toplam birincil enerji arzının yüzde 10,4’üne denk.
Ülkemizde yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilen elektrik enerjisi miktarı 2007 yılında genel üretimin yüzde 22,5’ini karşılamış durumda. Türkiye’de yenilenebilir enerji elde edilmesinde en önemli pay hidroelektrik ve biyokütleye ait. Rüzgâr ve güneş enerjisinin payı henüz çok küçük olmakla birlikte, gelecekte artması bekleniyor.
Türkiye Rüzgâr Enerjisi Potansiyel Atlası verilerine göre, Türkiye sadece rüzgârın hızla seyrettiği yerlerde rüzgâr enerjisinden faydalanmak isterse yaklaşık 48 bin MW’lık kurulu rüzgâr gücünü destekleyebileceği hesaplanıyor. Ayrıca verilerde, Türkiye’nin rüzgâr enerjisi potansiyeli en güvenli tarafta kalınarak elektrik enerjisine dönüştürülürse yıllık 147 milyar kWh enerji üretilebilir olduğu da belirtiliyor.
Rüzgâr kaynaklarımızdan üretilebilecek enerjiyle, 2005 yılı yıllık elektrik enerjisi tüketiminin yaklaşık 160 milyar kWh olduğu biliniyor. Özellikle Ege, Marmara ve Akdeniz bölgelerinde hem su üstünde hem de karada rüzgâr santralları kurulması için oldukça uygun araziler bulunuyor.
Güneş enerjisine bakıldığındaysa, metrekare bazında geniş güneş enerjisi sistemleri kurulmuş olduğu görülüyor. Bu sistemler özellikle tatil yerlerinde yoğunlaşan su ısıtma sistemlerinden ibaret. Hâlbuki Türkiye güneş enerjisiyle elektrik üretimi için oldukça büyük bir potansiyele sahip. Özellikle Güney Doğu bölgesinde güneş enerjisinden elektrik üretimi en düşük seviyede olmakla birlikte çok yüksek potansiyel de yine bu bölgede bulunuyor. Bölgenin ve Türkiye’nin ekonomik koşulları göz önüne alındığında, hem bölge hem de tüm Türkiye açısından yararlanılmayan potansiyel günümüz ve geleceğimiz için oldukça önem taşıyor.
Güneş enerjisinden elektrik enerjisi elde etmeye yönelik, güneş pili ve güneş termik sistemleri teknolojisi ise henüz ekonomik olmamaları nedeniyle yaygın olarak kullanılmıyor.
Türkiye yıl boyunca 2 bin 460 saat, günde de 7,2 saat güneş alıyor. Bu kadar güneş alan ülkemizde, sadece güneş enerjisi kullanılarak yılda 380 milyar kWh üretebilirken, günde 3,6 kWh elektrik üretebiliriz.


Peki yasal süreç?


5346 sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun’da değişiklik yapılmasıyla ilgili kanun tasarısı TBMM Genel Kurulu’nda yasalaşmak için sıra bekliyor. Kanun konusunda bir yanlış anlaşılma olduğunu vurgulayan Enerji Hukuku Araştırma Enstitüsü Başkanı Av. Süleyman Boşça, 2005 yılından bu yana geçerli olan bu kanundaki yetersizlikler hakkında şu bilgileri veriyor: “Bu kanun yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretimine ilişkin teşvikler getiriyor. Bunun içerisinde alım ve fiyat garantisi var. Alım garantisi belli bir süre üretim tesislerinden ürettiği elektriğin alınmasına ilişkin garanti anlamına geliyor. Bir de fiyat garantisi var. İş bu fiyat garantisinde bitiyor. Mevcut kanunda bir fiyat garantisi var. Bu garanti; 5 avro/sent taban ve 5,5 avro/sent tavan fiyat olarak belirlenmiş durumda. Yenilenebilir enerji kaynaklarına bakıldığında hidro, rüzgâr, güneş ve biokütle gibi pek çok alan var. Bunların hepsinin yatırım maliyetleri birbirinden farklı. Çünkü teknolojileri farklı. Güneş tarafında yatırım maliyeti çok daha fazla. Yatırımın makul bir geri dönüşünün olması lazım. Burada yatırımın geri dönüş süresi çok uzun olduğu için hiçbir yatırımcı bu fiyattan güneş enerjisi yatırımı yapmak istemiyor.”
Boşça’nın verdiği bilgilere göre bu yatırımın geri dönüşü için fiyat garantisinin 18 avro/sent olması gerekiyor.
Bu kapsamda geçen yıl TBMM Enerji Komisyonu Başkanı Dr. Soner Aksoy’un bir kanun teklifi hazırladığını belirten Boşça, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bu tasarı da 18 avro/sentlik bir fiyat garantisi vardı. Bunun üzerine bakanlık tarafından biraz daha çalışma yapıldı. Ardından bakanlık üzerinden TBMM’ye bir tasarı geldi. Bu tasarıda fiyat garantisi 18 avro/ sent üzerindeydi. Burada yerli imalatın desteklenmesine ilişkin madde vardı. Dünya Ticaret Örgütü ile yapılan anlaşmalara aykırılık teşkil ettiği gerekçesiyle bu kanun tekrar görüşülmek üzere geri çekildi ve halen meclise geri gelmiş değil. Burada yeni bir kanun söz konusu değil. Var olan kanunda teşvik konusunda değişiklik yapılması amaçlanıyor.”
Kanunda yapılacak bu düzenlemeyle yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımıyla elektrik üretiminin önü açılmış olacak. Şu anda Türkiye bu alanda sahip olduğu potansiyele rağmen oldukça geride kalmış durumda.
Avrupa’nın 2010 yılına kadar ihtiyaç duyulan elektirik enerjisinin yüzde 20’sini yenilenebilir kaynaklardan karşılama hedefini hatırlatan Boşça, Türkiye’nin de bu paralelde hedefleri var ama gelişme söz konusu değil. Türkiye dünyadaki güneş radyasyon ışınım değerleri bakımından en önemli ülkelerden bir tanesi. Dünyada yaklaşık 20 bin MW’lık güneş enerjisi kurulum gücü var. Ama Türkiye’de henüz 1MW’lık bile yatırım söz konusu değil. Dünyada kapasitesi yanında Türkiye gibi potansiyeli yüksek bir ülkede yatırım olmaması enerji politikaları açısından bir handikap teşkil ediyor” diyor.
Konunun sadece teşvikle bitmediğini vurgulayan Boşça, şunları aktarıyor: “Bunun bir yol haritası var. Lisanslama süreci nasıl olacak? Rüzgâr enerjisi konusunda linsanslama konusu bile henüz çok güncel. Özetle burada sadece rakama odaklanmak yetmiyor. Burada gerek bakanlığın, gerek EPDK’nın yani Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun gerekse STK’ların rakam çıktıkan sonra sürecin hızlı ilerlemesine yönelik de birtakım altyaı çalışmalarının olması lazım.”
Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi (TEİAŞ) Genel Müdürlüğü’nün yayınladığı ‘Rüzgâr Enerjisine Dayalı Üretim Tesisi Kurmak Üzere Yapılan Lisans Başvurularına İlişkin Yarışma Yönetmeliği’ ile rüzgâr enerjisi şirketlerine 20 yıl süreyle geçerli olacak üretim lisansı sağlanmasını amaçlanıyor.
Düşük çaplı tüketim için düzenleme Türkiye’de yenilenebilir enerjiyle ilgili sektörün önünü açacak en önemli düzenlemelerden birinin de 500 kW altı lisanssız elektrik üretimi olduğunu vurgulayan Boşça, bu konuya ilişkin kanunda hüküm olmasına rağmen, bunun usül ve esaslarına ilişkin yönetmeliğin halen çıkmamış olmasının getirdiği sorunlara dikkat çekti. Boşça, “Bu konu da yaklaşık üç yıldır bekliyor. Bu madde evsel ve belirlenen birime kadar endüstriyel tüketimi kapsıyor. Bana kalırsa bu düzenlemeyle sektörün elektrik üretimine ilişkin önü açılmış olacak” diyor.


GENSED Kurumsal İletişim Sorumlusu ve CleanGlobe Kurucu Ortağı Ateş Uğurel:
“Çok geciktik!”


GENSED Kurumsal İletişim Sorumlusu ve CleanGlobe Kurucu Ortağı Ateş Uğurel, güneş enerjisi konusunda Türkiye’nin durumunu değerlendirdi.


Ekim 2009’dan bu yana yaklaşık 40 şirketin katılımıyla varlığını sürdüren Güneş Enerjisi Sanayicileri ve Endüstrisi Derneği (GENSED), yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımına dair kanunla ilgili çalışmalara yoğunlaşmış durumda.
Türkiye’de güneş enerjisinin kullanımının sürdürülebilir bir şekilde gelişmesi için çalışmalarını sürdürdüklerini kaydeden GENSED Kurumsal İletişim Sorumlusu ve CleanGlobe Kurucu Ortağı Ateş Uğurel, güneş enerjisi konusunda çok geç kalındığını; adımların daha erken atılması halinde çok farklı bir noktaya gelinebileceğini vurguluyor.
Güneş enerjisinin maliyetlerine değinen Uğurel, bu enerji türünün sadece ilk  yatırım bedeli olarak daha pahalı olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Fakat, enerjiler arasındaki teknoloji farklılığını iyi ayırt etmek gerekiyor. Nitekim teknolojinin pahalılığı iki aşamada irdelenmeli. Bir ilk yatırım maliyetleri, bir de operasyonel maliyetler vardır. Yani sistemin kurulması ve sistemi kurduktan sonra size ne kadar masraf getireceği. Güneş santralı kurmak çok pahalı olmasına rağmen, işletmek bedavadır. İlk yatırım maliyeti ile tesisi kurduğunuzda ve tabloya 20 yıllık operasyonel giderleri eklediğinizde toplam maliyetini de görmüş olacaksınız. Aynı şeyleri doğalgaz ve kömürde yaptığınız zaman ise 20 yıllık toplamda güneş enerjisinin en ucuz enerji türlerinden biri olduğu sonucu ortaya çıkacak.”


Yabancı yatırımcı gelecek
Kanun tarafında yaşanacak olumlu gelişmelerin yabancı yatırımcıları da pazara çekmesi bekleniyor. Bununla ilgili soruya “Kesinlikle talep gelecektir” şeklinde yanıt veren Uğurel, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Almanya’da bu yılın sonundan itibaren teşviklerin azaltılması öngörülüyor. Ayrıca İspanya pazarında da kriz var. Bu yüzden hem Avrupa’da hem de dünyada ve Türkiye’de böyle bir kanunun çıkacak olmasının sözlü olarak ifade edilmesi bile bütün yatırımcı adaylarını heyecanlandırdı. Yatırımcılar arasında


Politikaların zamanında üretilmesi Almanya’yı öne çıkardı


Almanya’da Türkiye’nin toplam kurulu gücünün neredeyse dörtte biri kadar güce sahip güneş santralının bulunduğunu belirten Ateş Uğurel, “Buradaki kıyaslamada en önemli nokta Almanya’nın sadece güneş enerjisine bakışı değil, 50 yıllık tutarlı bir enerji politikasının olmasıdır. Zamanında bu politika oluşturulurken içinde güneş enerjisi de vardı. Dolayısıyla Almanya’nın hedefinde güneş enerjisine destek verip, sadece güneş santralları ve güneş enerjisi sistemleri kurmak değil; bu enerjiyi üreten teknolojiye sahip olmak da vardı. Çünkü diğer ülkelerde bu teknolojiyi de üretmek isteyen yerli ya da yabancı sanayiciler çıkacak. Almanya bu teşvikler ile aslında istediğini başardı. Şu anda gerekli teknolojiye sahip olan Alman şirketleri hem güneş paneli hem de güneş panelini üreten makineleri satıyor. Dolayısıyla Almanya, bu konuda çok büyük bir sanayi oluşturdu ve büyük bir ihracatçı oldu. Güneş enerjisinde kurulu güç olarak yaklaşık 10GW gibi inanılmaz bir değere ulaştı. Ancak unutulmaması gereken bir şey var; Almanya’nın bugün geldiği noktaya rağmen, Türkiye potansiyelini akılcı bir politikanın eşliğinde kullansa Almanya’yı çok rahat geçebilir” diyor.
Almanya’nın ve Avrupa’nın şu andaki gündeminde yaklaşık bir yıl içerisinde elektrikli arabalarda enerji depolamanın yer aldığını belirten Uğurel, şunları söylüyor: “Çünkü Almanya’da güneş enerjisi en çok öğlen saatlerinde üretiliyor ve yine bu saatlerde fazla tüketim olmuyor. Bu nedenle Almanya öğlen, belirli saatlerde ürettikleri elektriği elektrikli araçlarda depolamak istiyor. Bireyler aküsü dolu elektrikli arabaları ile akşam evlerine geldiklerinde, enerjinin çok daha pahalı olduğu akşam saatlerinde tüm elektrikli arabaları deşarj etme fikirleri var. Bu noktada milyonlarca araba olduğu bir senaryo düşünüldüğünde çok büyük bir kapasite elde etmiş olacaklar. Şimdi Almanya gibi güneşsiz bir ülkenin bize ütopya gibi gelen enerji politikasına bakın, bu noktada güneşli, rüzgarlı Türkiye’nin durumuna üzülürsünüz.”


bakanlıktan ya da EPDK’dan bilgi alarak bağlı bulundukları kuruma kendi ellerinden ayda bir rapor sunan kişiler bulunuyor. Aslında onlar da Türkiye’de daha 2-3 yıl bir şey olmayacağını biliyor. Stratejilerinde, İstanbul veya Türkiye üzerinden diğer Arap ülkeleri, Kuzey Afrika, Rusya gibi farklı yerlere hizmet götürmek yer alıyor. Bu da doğru bir strateji bence.”
Teknolojinin ağırlıklı olarak yurtdışından gelmesi ve bu konudaki eleştirilere değinen Uğurel, konuya şöyle açıklık getiriyor: “Diğer tüm enerji üretim santrallerimiz de çok büyük ölçekte ithal teknoloji ürünlerine bağlı. Bu ülkedeki doğalgaz çevirim santrallerinin buhar türbinleri, hidroelektrik santrallerin türbinleri, rüzgar türbinleri nereden geliyor? Bunların hemen hemen tamamını ithal ediyoruz. Hiçbir enerji türünde kendimiz teknoloji odaklı üretim yapmamışken, neden birden güneş enerjisinde yerli üretim istiyoruz? Yerli üretimin yapılabileceğini Almanya ve diğer güneş enerjisine teşvik verilen tüm ülkeler kanıtladı. Ama kimse önce yerli üretim yapıp, sonra pazarın oluşmasını beklemez. Bu serbest piyasa koşullarına aykırı bir durumdur. Hükümet, verdiği destekler ile pazarın oluşmasına destek verir ve oluşan pazar içinde de birçok yerli ve yabancı üretici Türkiye’de yatırım yapar. Zaten birçok üretici şirket de derneğimizin üyesidir. Güneş enerjisi; sürdürülebilir bir pazar oluştuğu anda, nükleer enerji ve doğalgaz çevrim santralleri gibi alternatiflere baktığımızda en rahat yerli üretime geçebilecek ve en çok istihdam yaratacak enerji türüdür.”


Mevzuat sorunu
EPDK tarafından 500KW altı yenilenebilir enerji kullanan sistemlerin şebekeye nasıl bağlanacağıyla ilgili yönetmeliğin çıkarılmadığını ifade eden Uğurel, “Mevzuat sürekli olarak TEDAŞ, EPDK ve Enerji Bakanlığı arasında gidip geliyor. Kime sorsanız ‘Ben üstüme düşeni yaptım diğerine sor’ diyor. Üç yıldır bir engelimiz var. Siz amortisman süresine hiç bakmayıp, ‘Fabrikamın çatısını güneş paneli ile kaplayacağım, isterse 30 yılda dönsün. Ben maliyetine bakmıyorum’ dediğiniz anda bile bir sorun var. Çünkü sistemin şebekeye nasıl bağlanacağı konusu ile ilgili bir yönetmelik yok ama kanunu var. Şimdiye kadar herkes ‘yarı-korsan’ uygulama yaptı. Sektör mensupları Toyota, Tesco, Schneider, Assan, Turkcell gibi çok büyük şirketlere uygulama yaptı ve hiçbir sorun çıkmadı. Nedeni de orada kurduğumuz sistemlerin işletmelerin içinde çok küçük kalması. Şebekenin diğer tarafına geçme şansı olmadığı için orada tüketilerek trafonun diğer tarafına geçecek hiçbir uygulama yapılmadı. Yönetmeliğin olmamasından dolayı daha büyük kurulumlar yapılamıyor” diyor.
Kanun sorunsuz şekilde kabul edilse uygulamaların hayata geçmesinin yaklaşık 2 yıl alacağını belirten Uğurel, şunları söyleyerek sözlerini sonlandırıyor: “Çünkü kanun çıktıktan belli bir süre sonra EPDK lisan başvurularını alacağı günü kabul edecek. Bu da ayrı bir sorun teşkil ediyor. Çünkü başvurular bir günle sınırlı tutuluyor. Yüzlerce yatırımcı sabahın köründe ellerinde onlarca dosyayla kuyruğa giriyor. Dünyanın 17. büyük ekonomisi olmakla övünen Türkiye’ye hiç yakışmayan bir görüntü ve uygulama bu. Ayrıca lisans verildikten sonra EPDK santralların işletmeye alınması için de bir miktar süre verecektir. Tüm bunlari üst üste topladığımızda kanun çıkması ile ilk güneş santralinin şebekeye bağlanması arasında ortalama 2 yıl süre geçeceği öngörülüyor. Bu sebeple artık hiçbir bahane üretilmeden bu yıl içinde bahsi geçen kanunun anlamlı bir içerikle yasalaşması gerekiyor.”


Yenilenebilir kaynaklar konusunda zenginiz. Peki ya kullanımı?


Yenilenebilir enerji kaynaklarının etkin kullanımı konusunda Türkiye’nin notu çok yüksek değil. Kaynak konusunda sıkıntı söz konusu değil. Ancak bu kaynağı kullanma konusunda bir kısır döngü söz konusu. Buna karşın yerel pazarda bu konuya eğilen pek çok şirket söz konusu. Bu şirketlerden bazıları, güneş ve rüzgar gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının etkin kullanımına dair sorularımızı yanıtladılar.


TETAŞ Enerji Yönetim Kurul Başkan Yardımcısı Okan Aras: “Türk insanının bu konuda bilinçlendirilmesi, devlet tarafından bu gibi yatırımların yapılması için teşviklerin verilmesi şart”
Aslında yenilenebilir enerji kaynakları bakımından Türkiye, Avrupa ülkeleri arasında öne çıkıyor. Bu görüşü destekleyen TETAŞ Enerji Yönetim Kurul Başkan Yardımcısı Okan Aras, şu örneği veriyor: “Güneş bakımından Almanya’dan kat kat üstünüz. Orada 3-4 ay güneş almak gibi bir potansiyel söz konusu. Fakat bizim neredeyse bütün yıl güneş alma potansiyelimiz var. Buna karşın Almanya’dan çok geride bir yatırım durumuna sahibiz. Şu anda Almanya’nın gerek evlerde gerekse güneş santralları konusuda çok yaygın bir kullanım alanı var. Türk insanının bu konuda bilinçlendirilmesi, devlet tarafından bu gibi yatırımların yapılması için teşviklerin verilmesi şart.”
Bu konudaki yasal düzenlemede yaşanan belirsizliğe işaret eden Aras, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Adli tatile kadar olan sürede yasa tasarısı meclisten geçmedi. Burada önemli olan insanları teşvik etmek. Hiç kimse devlete elektrik satarak buradan para kazanmayı hayal etmemeli. Bu yanlış olur. Fakat öyle bir teşvik sağlanmalı ki siz evinizin çatısına bir sistem kurduğunuz zaman bu sistemin bir şekilde kullandığınız elektriğin haricinde fazla gelen elektriğin bir kısmını devlete vermeli ve oradan da kendi harcadığınız elektrikten parasını düşebilmelisiniz.”


Verimlilikle tasarruf karıştırılmamalı
Kişilerin evlerine kurdukları sistemlerde yatırımın geri dönüşü kullanılan elektriğin kapasitesine göre değiştiğini belirten Aras, “Normalde 1 watt’lık bir güneş enerjisi photovoltaic (PV) kurulumu maliyeti 3 ile 3,50 avro arasında değişiyor. Yani bir evin çatısına 1 kW’lık bir sistem kurmanın maliyeti yaklaşık 3 bin 500 avro. Burada kapasite kullanıma göre değişiyor. Kullanım kapasitesi ve diğer ayrıntıların hepsi en başından planlanarak sistem kurulmalı. Örneğin evde kullandığınız elektrik altyapısının ve ampul gibi kullanılan araçların hepsinin elden geçmesi gerekiyor. Öncelikle tüketmekte olduğumuz enerjinin verimliliğini sağlamalıyız. Türk insanının bir hatası var. Enerji verimliliği ile enerji tasarrufu her zaman birbirine karıştırılır. Gereksiz yere açıksa ampulü kapatmanız enerji tasarrufudur. Fakat oradaki ampulün kapasitesini değiştirmeniz ise enerji verimliliğidir. Bu ikisi arasındaki farkı önce anlayacağız, daha sonra bunu evimizde uygulayacağız ve evimizde uyguladıktan sonra sistem kurmaya başlayacağız.”
Türkiye’de söz konusu olan elektrik altyapısının çok da yeterli olmadığını belirten Aras, çarpık kentleşmeninse bu altyapıyı olumsuz etkilediğini vurguluyor. Aras şunları söylüyor: “Bu çarpık kentleşme dolayısıyla olması gerekenden daha düşük kapasiteli ve kalitesiz bir altyapı mevcut. Günübirlik çözümler üretilmiş. Elektrik direkleri çekilmiş, trafo merkezleri kurulmuş ve bunların ileride karşılaşabilecekleri sorunlar göz önüne alınmamış. En fazla birkaç yıllık bir planlama yapılmış. Fakat diğer yandan koşullar değişiyor. Örneğin artık hemen hemen her eve klima takılıyor. Bu artık lüksten çıktı; bir ihtiyaç haline geldi. Bundan beş yıl önce bu planlanmamıştı. Bu evlerin çekeceği elektrik çok daha fazla. Bu da bir elektrik krizine yol açıyor. Bizim elektrik krizini ortadan kaldırabilmemiz için alternatif enerji kaynaklarını değerlendirmemiz lazım. Mevcut doğal gaz, fosil yakıtlar ve benzeri kaynaklara göre altyapılar hazırlanmış durumda. Yenilenebilir enerjiyle ilgili son birkaç yıl öncesine kadar bilinçli bir çalışma yapılmamıştı.”


Güneş enerjisinde net olmayan noktalar var
Elektrik İşleri Etüd İdaresi’nin yaptığı çalışmalardan sonra hareketlenmenin başladığını ifade eden Aras, şu değerlendirmeyi yapıyor: “1980’li yılların ortalarından itibaren Türkiye’de yenilenebilir enerjiyle ilgili çok güzel çalışmalar yapıldı. Fakat bunlar hiçbir zaman kanuni bir düzenlemeye tabi tutulmadı. O dönemde rüzgar enerjisini konu alan bir düzenleme olmadığı için insanlar bu konuda bilinçlenme ihtiyacı duymadılar. Sadece birkaç girişimci bu konularda çalışmaya başladı. Rüzgar enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının konu edildiği ilk kanun 2001 yılında yürürlüğe giren Elektrik Piyasası Kanunu oldu. Bu kanunla beraber rüzgar enerjisine verilen önem kanıtlanmış oldu. Bununla ilgili ilk ciddi girişim de 2005 yılında Yenilenebilir Enrji Kaynakları Kanunu ile ortaya konuldu. Bu kanunla birlikte Bandırma, Çeşme gibi noktalarda ortalama 150 megawatt’lık rüzgar santralları ortaya çıkmaya başladı. Bunlar Türkiye’de ilk örnekler oldu. Bununla birlikte bu alanda ciddi yatırımlar yapılmaya başlandı. Fakat Türkiye genelinde güneşlenme süresi çok uzun olmasına ve arazi yapısı çok uygun olmasına rağmen, şu ana kadar herhangi bir güneş santralı kurulmuş değil. Bu konuda çalışmalar yürütülüyor. Güneş enerjisiyle ilgili hizmet vermeye çalışan kişiler ve şirketler bu yönde çalışmalarını başlatmış durumdalar. Bu konuda devletten gerekli desteği almak için çaba gösteriyorlar. Meclisten geçmesi beklenen yasa tasarısıyla güneş santralları ve benzeri çalışmaların önü önemli ölçüde açılacak.”
Güneş enerjisi tarafında net olmayan ve yatırımcıların kafasını karıştıran noktalar olduğunun altını çizen Aras, bunu şöyle açıklıyor:
“Bugün güneş tarlaları konusunda yatırım yapmak rüzgar santralı kurmaktan kat kat pahalı bir operasyon. Rüzgarda 1 watt’ı bir avroya üretebiliyorsak; güneşte bu 3-3,5 avroya denk geliyor. Bu sistemlerin amortisman dediğimiz kendi yatırımını geri kazanımı vardır. rüzgarda sistemin kendini amorti etmesi 4 yıl iken güneş enerjisinde bu süre 8 yıldır. Fakat devletin alım garantisi rakamları bunu karşılamıyor.”
Aras’ın verdiği bilgiye göre Türkiye’nin şu ana kadar mevcutta ortalama 83 bin MW’lık potansiyeli söz konusu. Bunun dörtte birinin dahi kurulması Türkiye’deki enerji açığının büyük bir bölümünü kapatmak anlamına geliyor. Bu da ülke ekonomisine ciddi oranda bir katkı sağlıyor.


Tükenmeyen enerji kaynağı
TEMA Vakfı’nın yenilenebilir enerji kaynakları haricindeki kaynaklarla ilgili dünya rezervleri ve tükenme süreleri üzerine bir araştırmasına değinen Aras, “Örneğin petrolle ilgili 40 yıllık bir rezerv söz konusu. Doğal gazın 65 yıl; kömürün ise 200 yıllık rezervi var. Bu kaynaklar tükeniyor. Bu kaynaklar kullanılabilir. Ama diğer yandan yenilenebilir enerji kaynakları için de aynı altyapı çalışmaları yapılmalı” diyor.
Güneş ve rüzgar santralları ile üretilen elektiriğin bölgeye satılmasının söz konusu olup olamayacağını sorduğumuz Aras, şu yanıtı veriyor: “Bizim kendi içimizdeki enerji açığını kapatmamız uzun yıllar sürecektir. Çünkü Türkiye enerji ihtiyaçları hızla gelişen bir ülke. Bizim öncelikle ihtiyacımız olan enerjiyi yurtdışından almaktan vazgeçersek, bu en büyük kazancımız olacak. İkinci planda düşünülmesi gereken bizim enerjiyi yurtdışına satmamız. Enerjinin hepsini yenilenebilir kaynaklar almak mümkün olmayabilir. Ama bu kaynaklardan enerjiyi ne kadar çok alabilirsek yurtdışına bağımlılığımız o derece azalacaktır. Türkiye’de attığımız her adım enerji ile sağlanıyor. Enerjinin sorunsuz ve kesintisiz olması ülkemizde sanayinin gelişimine de katkı sağlayacaktır. Kalkınmamız için faydalı olacak.”


Enerji teknolojileri gelişiyor
Schneider Electric Güç Sistemleri Genel Müdür Yardımcısı Göktuğ Gür:
“Teknoloji sürekli geliştikçe maliyetler düşmeye devam  edecek”

Güneş enerjisi sektörünün içeriği yüksek bir teknolojiye dikkat çeken Schneider Electric Güç Sistemleri Genel Müdür Yardımcısı Göktuğ Gür, dünyada hızlı bir gelişim içerisinde olan bu alanda verimliliğin arttığını vurguluyor. Buna bağlı olarak maliyetlerin de düştüğünü hatırlatan Gür, şunları söylüyor: “Teknoloji sürekli geliştikçe maliyetler düşmeye devam edecek. Bakanlığımızın 3 adet 20 hedefi var. Türkiye’de şu anda yaklaşık 1,5MW’lık bir kurulu güç bulunuyor. Ancak güneş enerjisi alanında şu anda kesin rakamsal hedefler yok. Türkiye’de güneş enerjisi gücünün ne kadarının güneş enerji santralı olacağı, ne kadarının ticari bina ve konut uygulamalarına yönelik olacağına dair yol haritası belirlenmeli ve güneş enrjisini Türkiye’de elektrik üretiminde daha etkin kullanmak için yasal düzenlemelerin en kısa sürede neticelendirilmesi gereklidir.”
Türkiye’de şu ana kadar yapılan uygulamaların ağırlıklı olarak şebeke olmayan yerlerde kurulan ada sistemler ve küçük binalardaki uygulamalar olduğunu ifade eden Gür, “Yasal düzenlemeler ve garantili tarife hazır olduğunda; santral, şebekeye bağlı ticari bina ve konut uygulamaları hız kazanacaktır. Güneşlenme ve radyasyon değerleri Türkiye’ye göre daha düşük olan Almanya’da fotovoltaik teknoloji ile kurulan sistemler, bugün Avrupa güneş enerjisi pazarının yüzde 50’sini oluşturuyor. Fransa’da ise bugün garantili tarife 31 avrosent/kW, güneşlenme oranı yüksek, vergiler de yüksek. Yaklaşık 10MW boyutundaki bir santralda yatırımın geri dönüş hızı 5 yıl” şeklinde bilgi veriyor.


Yurtdışında çalışmalar
Schneider Electric’in dünya ve Avrupa’daki güneş santralı referanslarına değinen Gür, “Fransa’daki çözüm merkezimizde güneş enerji çözümleri konusunda 200 kişi çalışıyor. Bu merkezimiz güneş enerji santralları ve bina entegre sistemleri alanlarında projelendirme, mühendislik, tedarik, montaj, devreye alma, bakım ve servis anlaşmalarını kapsayan komple çözüm/hizmet sunuyor. Güneş enerji potansiyelinin  çok yüksek olduğu ülkemizde yatırımlara başlanabilmesi için yasal düzenlemelerin neticelendirilmesini bekliyoruz. Türkiye’de de kendi bünyemizde kurduğumuz çözüm merkezimiz bu alanda hizmet vermeye hazırdır.
AB ülkelerinde örneğin Almanya’da 800-900 saat güneşten faydalanma oranı ile Türkiye’de  2 bin ile 2 bin 500 arası saatlere varan oranın avantajını mutlaka kullanmalıyız. Fabrika ve tesislerde kurulacak büyük çaplı çözümlerle elektrik ihtiyacımızın büyük bir bölümünü karşılayabiliriz.Bugün Türkiye’de yasal düzenlemeler ve garantili tarife hazır olmamakla birlikte, fabrikaların iç ihtiyacını karşılayan fotovoltaik elektrik üretimi uygulamaları yapılmaktadır. Mayıs 2010’da resmi açılışını yaptığımız Manisa fabrikamızda 10kW’lık aydınlatma ihtiyacını karşılayan, güneş paneli hariç tamamen kendi sistemlerimizle kurulmuş ilk uygulamamız bulunmaktadır. Sıfır emisyon ile çalışan bu tesisimizin çevreye olan olumlu katkısından dolayı yeşil bina konseptini desteklemiş oluyoruz” diyor.


Türkiye kaynaklar açısından zengin ama yolun başında
Siemens Enerji Sektörü Rüzgar Enerjisi Bölüm Yöneticisi Sinan Bubik:

“Türkiye özellikle rüzgar konusunda önemli adımlar atmasına rağmen Avrupa ile kıyasladığımızda daha yolun başında olduğumuzu söyleyebiliriz”
Türkiye’nin  rüzgar açısından büyük bir potansiyele sahip olduğunun altını çizen Siemens Enerji Sektörü Rüzgar Enerjisi Bölüm Yöneticisi Sinan Bubik, “Ulaştığımız bin MW civarındaki kurulu güç değeri henüz hedeflenen potansiyelin yüzde beşine yakın bir kısmını değerlendirebildiğimizi gösteriyor. Enerji Bakanlığı’nın 2023 yılına kadar hedeflediği 20 bin MW’lık kurulu gücün yatırım tutarı 20 milyar avronun üzerinde olacak. Türkiye özellikle rüzgar konusunda önemli adımlar atmasına rağmen Avrupa ile kıyasladığımızda daha yolun başında olduğumuzu söyleyebiliriz. Özellikle Almanya, İspanya, Danimarka ya da İngiltere gibi ülkeler yenilenebilir enerji konusunda önemli adımlar atmış durumda. Bu ülkelerdeki hızlı gelişimin en önemli sebebi yenilenebilir enerjiye gerekli teşvikleri sağlayan devlet politikalarının  yatırımcının önünü açması. Enerji Bakanlığı’nın 2023 için 20 bin MW kurulu güç hedefine ulaşması için gerekli olan 19 bin MW’lık ilave yatırımı gerçekleştirmenin bir ön koşulu süreçlerin etkin hale getirilmeleri.
Uzun zamandır gündemde olan ve yerli üretim teşvikleri içeren Yenilenebilir Enerji Kanunu yatırımcılar arasında beklenen en önemli konuların başında yer alıyor. Bu kanun tasarısının etkin şekilde gerçekleşmesi durumunda özellikle yabancı yatırımcıların Türkiye’ye daha fazla ilgi göstermesini ve ülkemize giren yabancı sermaye akışının çoğalmasını sağlayacak. Türkiye’nin rüzgar  enerjisi kousunda olgunluk seviyesini artırmasının en önemli ön koşullarından bir tanesi, ülkemizin enerji sektörüne yetişmiş insan gücünün en kısa sürede kazandırılmasıdır” diyor.