Fizik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fizik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2011 Pazar

Nişasta Bazlı Şeker Alarmı

AB ülkelerinde nişasta bazlı şeker yasaklandı. Tüm dünyada düşük maliyetlerle üretilen ve gazozdan çikolataya birçok üründe kullanılan nişasta bazlı şeker (NBŞ) sağlığımızı riske sokuyor.



Üç tehlikeli beyaz olarak bilinen ‘un, şeker ve tuz’un insan sağlığına etkisi tartışılırken, tüm dünyada daha az maliyetle elde edilen ve gazozdan çikolataya pek çok üründe kullanılan nişasta bazlı şeker (NBŞ) sağlığımızı tehtit ediyor. Birçok AB ülkelerinde yasaklandı. Türkiye de ise, dünyanın en büyük 4. şeker pancarı üreticisiyken, ton başına 250-300 dolar daha ucuz olan “mısır şurubu” üretmek için sadece 2010’da 500 bin ton mısır ithal etti. Ancak içeriğinde fruktoz olan mısır şurubu ile yapılan gıdalar, doktorlara göre kronik hastalıkları salgına dönüştürüyor. Tatlıdakı tatsız tehlike mısır şurubu ile hayatımızı ,çocuklarımızı ve kendimizi tehlikeye atıyoruz.


Nişasta bazlı şeker(NBŞ), insan vücuduna tokluk hissi vermeyen ve kanserden kalp hastalıklarına ve karaciğer yetmezliğine kadar birçok kronik hastalığa yol açtığı ileri sürülmektedir. Fransa, Hollanda ve İngiltere’de yasaklandı. Bağımsız bilim adamlarının, “Mısırdan elde edilen NBŞ’de yüksek oranda fruktoz (meyve şekeri) var. Fruktoz, tokluk hissi uyandırmaz aksine yedikçe yedirir. Bu nedenlerle Fransa, Hollanda ve İngiltere,Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) olarak da adlandırılan mısır şurubu üretimini yasakladı. En büyük üretici ABD, üretim kotasını düşürdü. Türkiye’de ise Danıştay’ın kesinleşmiş kararına rağmen Bakanlar Kurulu kotayı düşürmemekte ısrar ediyor.


NBŞ artık kotalı, kotasız ve merdiven altı olarak; alkollü, gazlı, kolalı içeceklerde, baklava, bisküvi ve her türlü unlu mamul sanayiinde kullanılıyor. Üstelik yalnızca tat verici olarak değil fermantasyon, raf ömrünü uzatma, nem dengesini koruma amacıyla da kullanılmaktadır. İnsan sağlığına etkisi nedeniyle Nişasta Bazlı Şeker yani mısır şurubu olan,ürünleri lütfen tüketmeyin.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Yanıkları hızlıca iyileştiren sprey

Bilim insanları ciddi yanıkları bile birkaç gün içinde iyileştirecek sprey geliştirdiler.



Hasarlı cilt üzerinde kök hücreleri canlandıran sprey silahının bir düzine hasta üzerinde başarılı bir şekilde kullanıldığını belirten Pittsburgh’s Üniversitesi Rejeneratif Tıp Enstitüsünde görevli araştırmacılar, sağlıklı cildin küçük bir bölümünden alınan kök hücrelerin bir solüsyonun içine konduğunu ve yaralanan bölgeye püskürtüldüğünü açıkladılar.


Bu sürecin sadece 90 dakika sürdüğünü söyleyen araştırmacılar, yanıkların 4 gün gibi kısa bir sürede iyileştiğini söyledi. Bu yöntem mevcut yanık tedavilerinin büyük bir hatasını bertaraf ediyor. Önceleri, laboratuarda yeni cilt katmanları oluşurken, hasta enfeksiyondan hayatını kaybedebiliyordu.


İlaç yaralı bölgeye uygulandıktan sonra, hastanın yarası özel bir tabakayla kaplanıyor. Bu süreçte kök hücreler yerleşene kadar sprey yaranın temizlenmesi ve yaralı bölgeye besin sağlanması için glukoz, şeker, amino asit, antibiyotik ve elektrolit desteği sağlıyor.
veteknoloji.com

Teknoloji ve Gelecek

Yazının bulunmasıyla geçmişten günümüze ulaşan bazı teknolojik ilerlemelerle ilgili bilgilerde teknolojinin insan hayatını doğrudan etkilediğini ve geleceğini şekillendirdiğini görmekteyiz. Teknolojik buluşlar hayatı kolaylaştırdığı gibi bugün insanoğlunun yeryüzünde bu kadar geniş alanlara yayılmasına ve yüksek nüfuslara ulaşmasını sağlamıştır. Her buluş insan hayatını biraz daha kolaylaştırdığı gibi bugünkü medeniyet seviyesine gelmesinde yapı taşları olmuştur. Bir buluş diğer bir yenilik ve buluşu tetiklemiştir.
Bundan binlerce yıl önce yaşamış olan atalarımız geceleri altında oturdukları ve sohbet ettikleri gökyüzünde parlayan ay’a gidileceği söylenseydi muhakkak denilene anlam veremeyecek veya o zamanki şartlara göre uç fikirde olan insanlar bile denilene güleceklerdi. Acaba insanoğlu 10 .000 yıl sonra nerelerde ve ne şartlarda olacak? Şimdi biri bize insanoğlunun 10.000 yıl sonra tüm samanyolu galaksisinin tümüne yayılacağını söyleseydi, acaba biz buna ne tepki verirdik? Eğer denilene inanmazsak geçmişteki atalarımızla yaptığımız farazi diyaloglardaki duruma düşmüş sayılmazmıydık?
Uzaya sıçrama için yaptığımız bu kadar çalışma, emek ve bu konuda direnç göstermemiz elbette uzayın kapılarını aralayacaktır. Belki 1000 yıl sonra marsta hayat şartları oluşturulmuş, yerleşim birimlerinde oynayan çocuklar bile olacak. peki geçmişle günümüzü , bugünümüz ile geleceği orantıladığımız zaman ilerideki olabilecek gelişmelere ışık tutabilecek miyiz? Ya da olabilecek gelişmeleri yüzeysel bile olsa tarifini yapabilir miyiz? İlerleyen zamanlarda olmazsa olmazlarımızdan biri olan nükleer güç olacak peki bunun yanında insanoğlunun uzaya sıçramasına sebep olacak ikinci bir gelişme ne olabilir? Ya da hayatı yaşanabilir ve kolaylaştıracak bir araç geliştirilebilir mi?
Dün internetten ilk yapılan bilgisayarın yaklaşık 30 ton ağırlığında olduğunu öğrendim, günümüzde ise ceplerimize sığabilen ve hatta daha da küçültülmüş modellerinin var olduğunu biliyoruz. İleride nano teknolojinin gelişmesi ve fizik kurallarının olgunlaşması ile birlikte hayatımıza çok yenilikler girecek ama en önemli yenilik, dediğim gibi temel sorunlara çözüm bulacak bir makine olacak.
Muhtemelen önümüzdeki 300 yıl bu makinenin portatifinin oluşmasına zemin hazırlayacak, ondan sonra ilk makineler devlet veya o zaman ki egemen güçlerin kontrolü altında bulunacak ondan sonra sanayide kullanılacak nihayet en az 100 yıl sonrada halkın evlerinde kullanabileceği modelleri geliştirilmiş olacak.
Anlattığım makinenin planları, atomlardaki enerji seviyelerine müdahalenin kolaylaşacağı bir döneme denk gelecek şuan laboratuvar ortamında zor şartlarda yapılan atomun proton,nötron ve elektron seviyelerinin rahatlıkla değiştirelebileceği ve bu konuda ivme kazanılacağı zamandan bahsediyorum. Kuantum mekaniğinin parçacık arayışları sırasında gelişecek en önemli olay atoma müdahalenin kolaylaşacağı ve bu yolda ilerlemelerin sağlanacağı zamandan bahsediyorum. Anlattığım makine atomların proton,nötron ve elektron değerleriyle oynayıp bir maddeyi başka bir maddeye çevirme yeteneğine sahip olacak bundan dolayı bu makineye veya araca dönüştürücü diyebiliriz.
İlk etapta sadece basit atom çeşitlerini üretebilecek olan dönüştürücü zamanla bileşik element çeşitleride üretebilecek. İlk yapılacak dönüştürücü belki cern deneyindeki bir alan kadar yer kaplayacak ama gelişen teknolojinin yardımıyla dediğim gibi ilerleyen zamanlarda her eve bile girecek bu araç. Çalışma sistemini örneklerle anlatacak olursak bir kaya kütlesini atomlarına ayırarak ve atom seviyeleriyle oynayarak oksijene çevirebilecek. Neden oksijen örneğini verdim ilk önce biliyormusunuz? Çünkü ilerleyen zamanlarda doğal enerji olan linyit,kömür ve petrol tükenecek , nüfus patlaması ve aşırı nükleer enerji kullanımı dünyanın doğal dengesini en dibe vuracak hatta şuan atmosferde bulunan oksijen oranı ilerleyen tarihlerde tehlike sınırının bile altına inecek. İşte o zaman dünyanın imdadına yetişecek en önemli araç olan dönüştürücü insanoğlunun kaderini belirleyecek. Sadece ilerleme orantısı yaparak ileride bu teknolojiyi kullanacağımızdan eminim belki biz bu aracı göremeyeceğiz belki torunlarımızın torunu yada onların torunları dönüştürücü ile muhakkak buluşacaklardır.
Dönüştürücü insanoğlunu uzaya açılmasındaki en büyük yardımcı olacak, binlerce yıl sonra yapılanan gezegenlerde temel ihtiyaçlar için gereken oksijen , su ve çeşitli ihtiyaçların kaynağı olacak ve belki ileride insanoğlu yaşam şartlarına uygun olan samanyolu sistemindeki tüm gezegenlere ayak basacaktır..
KAYNAKLAR:1- kuantum teorisi 2- genel fizik yasaları 3-genel kültür ansiklopedileri
TURAN ZENGİN

13 Şubat 2011 Pazar

Doğadaki Amonifikasyon ve Azot Döngüsü Hakkında

Azot da karbon, hidrojen ve oksijen gibi canlıların yaşamı için kaçınılmaz temel elementlerdendir. Canlıların yapı taşını oluşturan nükleik asitlerin ve proteinlerin yapısında bulunur. Organizmalar, temel kaynağı atmosferdeki CO2 olan karbon miktarının (0.003-0.004) aksine, azotça zengin (%79) bir atmosferde yaşamaktadırlar. Bununla birlikte, CO2 bütün yeşil bitkisel organizmalar tarafından gaz halinde atmosferden alınarak kullanılabilirken, azot çok az organizma tarafından gaz haliyle alınarak kullanılabilmektedir. Karbonun aksine, ekosistemlerdeki canlıların kullanabilmesi için öncelikle atmosferik azot gazının inorganik formda fikse edilmesi gerekmektedir. Azot gazının çeşitli şekillerde bağlanarak kullanılabilir bileşikler haline dönüşmesi olayına fiksasyon denir. Fiksasyon sonucu elde edilen inorganik form genellikle amonyak ve nitrattır. Dünyadaki azot fiksasyonu, bazı canlılar tarafından (Rhizobium, Azotobacter, Oscillatoria, Anabeana) biyolojik süreçlerle gerçekleşebildiği gibi, fizikokimyasal (şimşek, yıldırım gibi etkenlerle azotun nitrata dönüşümü) ve endüstriyel süreçlerle (sentetik nitratlı gübre üretimi) de gerçekleşmektedir. Yapılan hesaplamalara göre yıllık azot fiksasyonunun en önemli miktarını biyolojik fiksasyon oluşturmaktadır. Gübre üretimi ile yapılan sunni fiksasyon, biyolojik fiksasyonun yaklaşık yarısı; şimşek, yıldırım ve yanardağ hareketleri gibi fizikokimyasal yolla oluşan fiksasyon ise yaklaşık 1/8'i kadardır.Biyolojik fiksasyon yapan Rhizobium cinsi bakteriler, bazı baklagillerin kökünde simbiyotik olarak yaşamaktadır. Sucul ekosistemlerdeki biyolojik azot fiksasyonunun çok önemli bir kısmı Anabeana ve Oscillatoria cinsi mavi-yeşil algler tarafından gerçekleştirilmektedir. Toprakta ise Azotobacter ve Clostridium cinsi bakteriler önemli derecede biyolojik fiksasyonu gerçekleştiren canlılardır (Kormondy, 1984). Azot döngüsünün anlaşılabilmesi için bazı süreçlerin bilinmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Bunlar;

Amonifikasyon: Toprağa düşen protein ve nükleik asit içeren organik artıklar, topraktaki ayrıştırıcı gurubu saprofit bakteri ve mantarlar tarafından parçalanarak amonyağa (NH3) dönüştürülür. Bu olaya amonifikasyon denir. Bu esnada enerji elde ederler ve bu enerjiyi kendi biyolojik aktivitelerinde kullanırlar.

Nitrifikasyon: Nitrifikasyon, amonyak (NH3) veya amonyumun (NH4) önce nitrite (NO2), sonra da nitritten nitrata (NO3) dönüşüm sürecidir. Bu süreçlerden ilki Nitrobacter, ikincisi ise Nitrosomonas tarafından gerçekleştirilir. Bu iki cinse ait bakteriler kemosentetik bakterilerdir. Bu süreçlerde elde ettikleri enerji ile besin üretirler.

Denitrifikasyon: Nitrifikasyonun tersi süreçlerle azotun gaz haline dönüştürülmesi sürecidir. Pseudomonas cinsi bakteriler ve bazı mantarlar tarafından gerçekleştirilen bir süreçtir. Bu süreç sonunda azot gaz halinde tekrar atmosfere geçer.

Fiksasyona uğramış olan azotun, diğer canlılar tarafından kullanılabilmesi için öncelikle bitkiler tarafından alınarak özümlenmesi (organik bünyeye katılması) zorunludur. Her ne şekilde olursa olsun, fiksasyona uğrayarak toprağa ve suya karışan nitrat formundaki inorganik azot (NO3), suda erimek suretiyle bitkiler tarafından "alınabilir. Bitkiler tarafından emilen nitrat, protein ve nükleik asit gibi biyomoleküllerin üretiminde kullanılır. Böylece azot, abiyotik çevreden biyotik unsurlara geçmiş olur. Bitkilerden beslenme yoluyla tüm canlılara ulaştırılır.

Toprağa düşen her türlü bitkisel ve hayvansal organik artıklar, önce topraktaki ayrıştırıcı grubu bakteri ve mantarlar tarafından amonifikasyona uğratılır. Bu işlem sonucunda amonyak (NH3) ve amonyumun (NH4) açığa çıkar. Sonra da bunlar bakteriler tarafından nitrifikasyona uğratılarak nitrat formuna dönüştürülür. Topraktaki nitratın bir kısmı tekrar bitkilerce alınırken, bir kısmı da bazı bakteriler tarafından denitrifikasyona uğratılarak azot gazı (N2) şeklinde atmosfere döndürülür. Azotun bu şekilde, çevreden canlı unsurlara, canlı unsurlardan da tekrar çevreye geçmesine azot döngüsü denir.





Doğadaki Madde Ve Hidrolojik Döngüler Hakkında



Hidrolojik Döngü (Su Döngüsü Nedir), Doğadaki Madde Döngüleri
Suyun ekolojik önemi çok yönlüdür. En önemli yaşam kaynağı olan su, organizma vücudunun ortalama %70'ini oluşturmasındaki önemli rolünün yanı sıra, biyolojik aktiviteler için gerekli ortamı sağlamaktadır. Denizler, karalar ve hava arasındaki su alışverişi, yeryüzünde yaşamın var olmasını sağlayan koşulları sürekli kılar. Ayrıca, aşındırma ve çözme gibi özellikleriyle, besin elementlerinin taşınmasında vasıtadır. Bunlarla beraber, suyun ekosistemler için temel önemi, fotosentezde ham materyal olması ve enerji transferindeki rolünden kaynaklanmaktadır.

Hidrolojik döngünün (Doğada Su Döngüsü) diğer madde döngülerinden farkı, döngü sürecinde suyun sadece fiziksel değişime uğramasıdır (katı, sıvı, gaz). Hidrolojik döngünün temelini, suyun güneşten sağlanan enerji ve yerçekimi etkisiyle, yeryüzü ile atmosfer arasındaki yağış ve buharlaşma yoluyla olan değişimi oluşturmaktadır. Toplam yağışlar toplam buharlaşma ile dengelendiğinden, döngü dengeli bir durumdadır. Bu yüzden dünyada var olan suyun miktarı, milyonlarca yıldır çok fazla değişmemiştir. Doğanın çeşitli kısımlarında çeşitli şekillerde dağılmış olan suyun en önemli kaynağını (%97), denizler ve okyanuslar oluşturmaktadır. Kalan kısım ise kutuplarda, yüksek dağlar üzerindeki sürekli kar bölgelerinde depolanmış haldedir. Çok az kısmı ise göllerde, nehirlerde, yer altı kaynaklarında, canlılarda ve atmosferde bulunur. Döngü sürecindeki su hareket eder, fiziksel formu değişir, bitkiler ve hayvanlar tarafından kullanılır, fakat gerçekte asla yok olmaz.

Canlılar mevcut sudan her zaman doğrudan faydalanamazlar. Faydalanmayı sınırlandıran birçok faktör vardır. Örneğin denizlerdeki suyun tuzlu olması, kutuplardaki suyun donmuş olması, vs. Bu yüzden canlıların doğrudan yararlanabileceği su, toplam suyun ancak %2.6'sı kadardır. Gerek bitkiler, gerek hayvanlar gerekse diğer canlılar, çevrelerinden alıp kullandıkları suyu, terleme veya dışkı yoluyla tekrar çevreye verirler.


 

Suyun halleri



Su yerkürede değişik hallerde bulunur: su buharı, (bulutlar), su (denizler, göller), buz (kar, dolu, buzullar) gibi. Su sürekli olarak su döngüsü olarak bilinen döngü içinde değişik fiziksel hallere dönüşür.
Snowflakes (Kartaneleri) ,Wilson Bentley, 1902.

Gökkuşağı, yağmur damlacıklarının doğal optik prizma özelliği ile ışığın yansımasından oluşur.
Yağışın insanlık ve tarım için öneminden dolayı, değişik biçimlerine farklı isimler verilmiştir: çoğu ülkede genel ismi yağmur'dur, dolu, kar, sis ve çiy diğer örneklerdir. Uygun şartlar oluştuğunda, havadaki su damlacıkları güneş ışığını kırarak, gökkuşağı oluştururlar.

Temel olarak, su akışı, nehirler ve tarım için su ihtiyacı gibi, insanlık tarihinde büyük roller oynamıştır. Nehirler ve denizler, ticaret ve ulaşım için elverişli yollar sunmuştur. Su akışı, erozyon etkisi ile çevrenin şekillenmesinde büyük roller oynayarak, vadiler ve deltalar oluşmasını sağlamış ve insanların yerleşimine uygun arazi ve alanlar meydana getirmiştir.

Su aynı zamanda zemine nüfuz ederek, yer altına doğru iner. Bu yeraltı suları daha sonra tekrar yüzeye çıkarak doğal kaynaklar, sıcak su kaynakları ve gayzerler oluşturur. Yeraltı suları, aynı zamanda ambalajlanarak maden suyu olarak satılmaktadır.

Su, kendi içinde farklı maddelerin koku ve tadlarını barındırabilir. Bu nedenle, insan ve hayvanların, suyun içilebilirliğini anlamak için duyuları gelişmiştir. Hayvanlar genel olarak, tuzlu deniz suyunun ve bataklık suyunun tadından hoşlanmaz, dağlardan veya yeraltından gelen saf kaynak sularını ararlar. Kaynak suyu veya mineral su diye bilinen tat, aslında suyun içinde çözülmüş olan minerallerin tadıdır. Saf su (H2O), tatsızdır. Bu yüzden, kaynak veya mineral suyunun saflığı diye bilinen şey, suyun içinde zararlı (toksik) maddeler, kir, toz veya mikrobik organizmalar olmadığını belirtir.



Katlı Oranlar Yasası

Katlı oranlar yasası, aralarında birden fazla bileşik oluşturan elementler arasında, birinin sabit miktarıyla, birleşen diğer elementin miktarları arasında tam sayılarla ifade edilen katlı orana denir. John Dalton tarafından bulunmuştur.

Yasa hakkında


1804 yılında bu yasayı bulan John Dalton, bileşiklerde elementler arasındaki kütle oranının korunmasına karşın bazen aynı elementlerin birbirleriyle birleştiklerinde farklı özellikler gösteren bileşikleri oluşturduğu gözlenmiştir. Örneğin karbon ve oksijenin birleşmesiyle özellikleri tamamen birbirinden farklı karbon dioksit ve karbon monoksit diye adlandırlan iki farklı ürün meydana gelir. Karbonmonoksit oldukça zehirli bir gazken karbondioksit soluk alıp verirken dışarı attığımız zehirli olmayan bir gazdır ve yeşil bitkilerin yaşamını sürdürmesi için gereken en temel elemanlardan biridir.


Aslında oksijen ile hidrojenin birlikte oluşturdukları birbirinden farklı iki form vardır. Biri su, diğeri hidrojen peroksittir. Hidrojen peroksidin yaklaşık %3'lük su ile seyreltilerek hazırlanmış çözeltisi eczanelerde oksijenli su olarak satın aldınabilen ticari bir üründür. Ayrıca özellikleri kesinlikle sudan çok farklıdır. Yalnızca karbon ve hidrojenden oluşmuş bileşiklerin sayısını ise tam olarak söylemek zordur. Bütün bu karmaşaya karşın Dalton şunu fark etti.


“ "Eğer bir element bir başka element ile birden fazla bileşik oluşturabiliyorsa elementlerden birinin sabit miktarı ile diğer elementtin değişen miktarları arasında basit ve tam sayılarla ifade edilebilen bir oran vardır." ”


Örneğin karbon dioksit-karbon monoksit örneğine geri dönersek, 44 karbondioksitte 12 gram karbon ve 32 gram oksijen vardır. Karbonmonoksidin 28 gramında ise 12 gram karbon ve 16 gram oksijen vardır. Her iki bileşikteki karbon miktarı 12 gramı için birinde 32 diğerinde 16 gram oksijen vardır. Birinci bileşikteki oksijen kütlesinin ikinci bileşiktekine oranı 32/16=2 dir. Bu Dalton'a kendi adıyla anılan Dalton Atom Teorisi fikrini verdi.

Sabit Oranlar Yasası

Sabit oranlar yasası, elementlerin birbirleri ile bileşik oluştururlarken belli oranda birleşmesine dayanan bir yasadır. 1799 yılında Joseph Proust tarafından bulundu.

Yasa hakkında


Elementlerin birbirleri ile bileşik oluştururlarken belli oranda birleştiklerini bulan Proust, bugün sabit oranlar yasası olarak bilinen yasa için aşağıdaki tanımı yapmıştır:


“ "Bir element başka bir elementle birleşerek bileşik oluşturduklarında bileşik içindeki elementlerin kütleleri oranı sabittir." ”


Buna göre; bir bileşik örneğin suyun 18 gramında 16 gram oksijen varken geri kalan 2 gramı hidrojendir. 9 gram su alınırsa bunun 8 gramı oksijen ve 1 gramı hidrojendir. Bu oran suyun ne şekilde elde edilmiş olursa olsun kesinlikle değişmez.

Zayıf Ve Kuvvetli Asit Ve Bazlar

Pearson Asit ve Baz Kavramı olarak da bilinir. Kimyada sıkça kullanılan bu teori; bir kimyasal reaksiyon sonucu oluşan bileşiklerin kararlılıklarının, reaksiyon mekanizmesının ve basamklarının belirtilmesinde kullanılır. Kimyasallar "Zayıf" veya "Kuvvetli", "Asit" veya "Baz" şeklinde ayrılırlar. "Kuvvetli"; kuvvetli ve iyonik yükü fazla olan ve az polarize olabilen türler için kullanılır. "Zayıf", büyük, iyonik yükü düşük ve oldukça fazla polarize olabilen türler için geçerlidir. Bu yük kriteri, bazlara göre asitlerde daha belirgindir.

11 Şubat 2011 Cuma

Saatin Saniye Göstergesi Ne İşe Yarıyor?

Bir süreyi ölçmek veya bir şeyi ayarlamak için saatimizin saniye göstergesine pek sık baktığımız söylenemez. Halbuki hemen hemen tüm kol saatlerinde saniye göstergesi vardır. Tık tık ilerleyen saniye göstergesinin belki de en önemli faydası, kımıldadıklarını gözle fark edemediğimiz o yavaş akrep ve yelkovanın yanında zamanın ne kadar hızlı akıp gittiğini bize göstermesidir.


Günümüzde özellikle erkek kol saatlerinde bırakın saniyeyi, onda birini bile ölçebilen göstergeler var. Aslında saniyenin onda birinin yaşantımızda ne derecede etkili bir zaman süresi olduğunun farkına varamayız. Atletizmde kısa mesafe koşucularının yaptıkları derecelerin değerlendirilmesi dışında pek karşımıza çıkmaz.


Saniyeden küçük zaman dilimleri biz insanlar için sıfır gibi bir şeydir. Bu süreleri insanlar son yüzyılın başından itibaren ölçmeye başladılar. Halbuki eski insanlar için zaman Güneş”in hareketi demekti. Hayat o kadar yavaştı ki dakikaların insan yaşamında hiçbir önemi yoktu.


Bırakın tarihteki güneş ve kum saatlerini, 18. yüzyıla gelene kadar kullanılan saatlerde bile dakikayı gösteren yelkovan yoktu. Saniye ibresinin konulması ise 19. yüzyılın ortalarına rastlar. Günümüzde fizikçiler saniyenin milyarda birini bile ölçebilmektedirler. Aslında çevremizde saniyede değil, saniyenin binde birinde bile çok şeyler olmaktadır. Bu sürede bir tren 2 - 3, uçak 25, ses 33 santimetre yol alır. Dünya yörüngesi üzerinde 30 metre ilerlerken aynı sürede ışık 300 kilometre uzağa ulaşır.


Canlılar dünyası için de saniyenin binde biri pek kısa bir süre sayılmaz. Henüz kan emmemişken, yani boş depo ile bir sivrisinek kanatlarını saniyede 1000 kere çırpar. Diğer bir deyişle saniyenin binde biri kadar bir zamanda kanatlarını kaldırır ve indirir.


İnsanlar çok kısa bir zaman süresini belirtmek için göz kırpma süresini esas alır ve "göz açıp kapayıncaya kadar" derler. Halbuki göz kırpma 0,4 saniye, yani neredeyse yarım saniye kadar sürer, ama bu arada sivrisinek 400 kere kanat çırpmıştır bile. Gelişen uçak teknolojisi sayesinde dünyada Güneş'in hareketlerine bağlı zaman kavramları da biraz kafa karıştırır hale geldi. Örneğin aralarında yeterli mesafe olan iki kent arasında batıya doğru uçan bir uçak, birinci kentten sabah 09:00'da kalkıp, binlerce kilometre yol katettikten sonra ikinci kente aynı gün yine sabah 09:00'da inebilir, tabii yerel saatle. Bu gelişmeler doğrultusunda zamanı ölçmek için artık Güneş'e de güven kalmadı. Çünkü Dünya üzerinde 77. paralelde saatte 450 kilometre hızla batıya doğru uçan bir uçakta bulunanlar Güneş'in hiç batmadığını, gökyüzünde hep aynı yerde asılı kalmış olacağını göreceklerdir. Bunun nedeni 77. paraleldeki bir noktanın, dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşü sırasında saatte 450 kilometre hızla doğuya doğru yol almasıdır. Yani gökyüzündeki Güneş ile uçağın hızları aynıdır.


Yeryüzünden 250 - 300 kilometre yükseklikte bulunan astronotlar için Güneş 24 saat boyunca 16 kez doğar ve batar. Çünkü uzay aracı Dünya çevresindeki bir dönüşünü yaklaşık 90 dakikada tamamlar.

Elmas Gibi Değerli Bir Taş Cam Kesmede Nasıl Kullanılıyor?

Antik Çağ'da elmasın insanları görünmez yaptığına, kötü ruhları kovduğuna ve kadınları cinsel açıdan etkilediğine inanılıyordu. Günümüzde ise mücevherlerin bu kraliçesi, aşkın, çekiciliğin ve zenginliğin simgesidir.


Elmas aslında saf karbondan başka bir şey değildir. Elması yakabilecek yüksek ısıya çıkılabilse hiç kül bırakmadan yanar. Tamamen karbon olan yapısına rağmen mineraller içinde en serti olanıdır. Genelde renksizdir ama hafif sarımsı gri veya yeşilimsi de olabilir. Işığı kırma, yansıtma ve renk dağıtma özelliği kuvvetlidir. Bu özelliklerinden dolayı çok kıymetlidir. Elmasın değeri rengine, saflığına ve işleniş şekline de bağlıdır. Peki elmas bu kadar değerli ve az bulunan bir mineral ise nasıl oluyor da cam kesmede, sert metalleri işleme ve delmede, torna ve matkap uçlarında bol miktarda kullanılabiliyor? Nasıl oluyor da en küçük bir parçası bile bir servet olan bu taş köşedeki camcının cam kesme bıçağının ucunda bulunabiliyor?


Aslında elması iki ayrı şekilde düşünmek gerekmektedir: Süs taşı olarak ve endüstride. Süs taşı olan elmasın değeri dört “C” ile belirlenir. Bunlar; “Carat=ağırlık”, “Clarity=şeffaflık”, “Colour=renk” ve “Cut=işleniş”dir. Doğada bulunan elmasın büyüklüğü çok seyrek olarak bir santimetrenin üstündedir. Bugüne kadar bulunan en büyük elmas 621 gram gelen Cullian'dır. Süs taşı üretimlerinin yan ürünleri ile süs eşyasına uygun olmayan doğal elmaslar endüstride değerlendirilmektedir. Piyasadaki elmas uçlar aslında elmas kumu olarak adlandırılan bulanık elmaslardır. “Karbonado” denilen bu ince taneli, kok görünümlü elmaslar sondaj makinelerinde en sert taşları bile delmede kullanılabilirler. Endüstrinin bu tür elmas uçlara olan talebi devamlı artarken, üretimin artmaması yapay elmas üretimini gündeme getirmiştir. Yapay elmas üretme tekniğinde prensip, yüksek basınç ve sıcaklıkla grafiti elmasa dönüştürmektir. Daha düşük basınçta da, gaz fazındaki karbondan yapay elmas elde edilebilmiş olup lens ve cam kaplamalarında, hoparlör diyafram kaplamalarında (paraziti azaltmada), optik aletler ve transistör telleri üretiminde ve diğer bir çok değişik alanlarda kullanılmaktadır. Süs elması olarak da 0,2 gramın üstünde yapay elmaslar elde edilebilmiştir ama maliyeti doğal elmas fiyatından on kat daha pahalıya gelmektedir.


Peki, elmas ile pırlanta arasında ne fark var biliyor musunuz? İkisinin de aslı aynı, yani karbon kömüründen farksız taş parçaları. Çok yüksek basınç ve sıcaklıkta, yerin 150 - 200 kilometre derinliklerinde kristalleşmiş, daha sonra volkanik patlamalarla yeryüzüne itilmiş saf karbondan oluşmuşlardır.


İşte bu saf karbon, kesim veya şekline göre elmas ya da pırlantaya dönüşür. Pırlanta daha parlak, kesim oranı daha fazla ve alt kısmı kubbe gibidir. Elmasın alt kısmı düz ve yüzey sayısı 12 ile 37 arasında değişirken, pırlantanın kesimi daha zordur ve yüzey sayısı 57'dir. Yani pırlanta elmastan daha değerlidir, daha ince isçiliktir.

Bardaktaki Buzlar Niçin Birbirlerine Yapışırlar?

Buzun erimesi için sadece sıcaklık değil basınç da önemlidir. Dağlardaki buzulların sık sık kayma nedenleri de budur. Buzulun muazzam ağırlığının yarattığı basınç en alt tabakaların erimesine, orada kaygan bir su tabakası oluşmasına neden olur.


Genellikle yemeklerde içkiye veya suya atılmak için bu küpçükler bir kap içerisinde getirilir. Bir süre sonra bir tanesini almak istediğimizde, bir kaçı birbirlerine yapışmış olarak gelirler, bunları birbirlerinden ayırmak da hayli zor olur.


Bir kabın içinde veya bardakta bulunan bazlar üst üste yığıldıklarında her biri altındakine değdiği noktada bir basınç oluşturur ve bu noktadaki çok küçük bir kısım erir. Buradan hareket eden su çok az yanda bu iki buz küpçüğünün birbirine en yakın olduğu noktada tekrar donar, iki küpçük arasında sanki kaynak yapılmış gibi çok güçlü bir bağ oluşturur. Artık ikisi tek bir parça gibi olduklarından bu noktadan tekrar erimeleri de mümkün değildir. Bir buz küpünü buzluktan doğrudan elimizle almaya kalkıştığımızda da elimize yapışır. Bu nedenle buzlukta suyu dondurmada kullanılan kapların çoğu plastiktir. Peki elimizi veya dilimizi bir buz parçasına veya çok soğuk bir metal yüzeye değdirince niçin yapışıp kalıyor? Bunun nedeni parmaklarımızın ve dilimizin ucunda daima çok ince bir nem tabakasının olmasıdır. Bu tabaka çok soğuk bir cisimle temas ettiğinde anında donar. Örneğin çok soğuk, sıfırın altındaki bir sıcaklıkta bir bayrak direğine dilinizle dokunursanız, metaller çok iyi iletken olduklarından direk hemen üzerindeki ısıyı dilin üzerindeki nem tabakasına yansıtır, dilin üzerindeki bu nem tabakasının donmasına sebep olur. Artık direk ile dilin arasında her iki yüzeye de yapışmış buzdan bir bağ vardır.


Sonuç olarak çok soğuk havalarda dilinizle metal yüzeylere dokunmayın. Belki dilinizi çekerek kurtarabilirsiniz ama bir daha ömür boyu yediklerinizden tat alamazsınız.

Nöbetçi Kulübelerinde Niçin Kum Torbaları Var?

Nöbetçi kulübeleri çevreyi iyi gözetleyebilmek için zeminden yüksekte inşa edilirler dolayısıyla iyi bir hedeftirler. Buradaki nöbetçileri olabilecek ani bir silahlı saldırıdan koruyabilmek için etrafına belirli yükseklikte kum torbaları dizilir. Bu kum torbaları bir çok kişiye biraz ilkelmiş gibi görünebilir ama bir çok malzemeden daha iyi ve daha pratik kurşun geçirmez siperlerdir.


Kumun kurşun geçirmemesinin sırrı kum taneciklerindedir. Boyları 0,05 milimetreden 2 milimetreye kadar değişen kum tanelerinin şekilleri köşeli, yuvarlak veya karışıktır. Bu şekilleri nedeni ile bir torbaya doldurulan kum taneleri arasında boşluklar kalır ve bu boşluklar birbirleri ile bağlantılıdırlar.


Kum torbasına büyük bir kinetik enerji ile giren merminin enerjisi, aradaki bu boşluklar nedeni ile anında binlerce kum tanesine aktarılır. Her aktarışta diğer tanelere daha azalarak geçen enerji kısa sürede sönümlenir. Kinetik enerjisini aniden bu şekilde kaybeden mermi de daha kum torbasını delip çıkamadan durup kalır. Aslında kurşun geçirmez camlarda da prensip aynıdır. Bu tip camlar, cam ve plastik, bir çok tabaka halinde, sandviç şeklinde sıkıştırılarak imal edilirler. Bir bakıma arabaların ön camlarına benzerler ama burada tabaka sayısı çok fazladır.


Kurşun bu tip bir cama çarptığında tabakaları tek tek delmeye başlar. Son tabakaya gelene kadar mermi bütün momentini ve enerjisini kaybeder. Enerji kimseye zarar vermeden cam ve plastik tabakalara geçer.

Cam Neden Saydamdır?

Cam şaşılacak derecede basit bir maddedir. Dünyanın her köşesinde rahatça bulunabilen kum, kuvars ve sodadan meydana gelmiştir. Fakat camın asıl şaşırtıcı özelliği ne tam bir sıvı ne de gerçek bir katı oluşudur. Aslında sıvıya daha yakındır, çünkü atomik yapısındaki düzen sıvılardaki rasgele düzeni andırır. Kumların atomlarının kristal yapısı ise düzgündür.


Katı bir cisimde atomların bir diziliş düzeni vardır. Yani bu diziliş düzeni belli aralıklarla kendini tekrarlar. Camda ise bu özellik yoktur. Çok kuvvetli mikroskoplarla yapılan incelemelerde bile camın yapısında hiç bir kristal oluşumuna rastlanmaz. Arada sırada görülen bazı kristaller ise camdaki kusurlardır.


Cama çok ağdalı bir sıvı diyebiliriz. O kadar ağdalıdır ki, normal dış etkenlerde bile şeklini değiştirmez. Bir sıvıda iç sınırlar bulunmadığından camın içinden geçen bir ışık demeti kırılma ve yansımaya uğramaz, doğrudan geçer. Bu nedenle bir cama baktığımızda arkasındakileri olduğu gibi görürüz. Işık sadece camın yüzeyini aşarken hafifçe kırılır.


Cam saydamdır, su da saydamdır, öyleyse donmuş su olan kar taneleri niçin beyazdır ve niçin kar örtüsü saydam değildir. Bir cismin üzerine gelen ışığın tümünü yansıttığında beyaz, hepsini tutup hiçbirini yansıtmadığında siyah renkle göründüğünü biliyoruz. Cam saydamdır ancak kırıldığında, tuzla buz olduğunda yerdeki küçük cam parçaları yığını beyaz renkte görünür, çünkü her bir cam parçası ışığı değişik yönde geçirmekledir. Kar tanelerinde de aynı şey söz konusudur. Minik taneler üzerlerine gelen ışığı her yöne gelişigüzel yansıtırlar. Bu nedenle kar taneleri de, kar örtüsü de beyaz renkte görünürler.


Benzeri durum tuzda da görülür. Tuz, her biri saydam olan küçük kristallerden oluşmuştur ama bunlardan büyük bir miktar bir kapta bir araya gelince gözümüze beyaz renkte görünürler.

3 Şubat 2011 Perşembe

Ben, Madde ve Sonsuzluk

Bildiğimiz ve gördüğümüz herşeyin göründüğünden çok daha derin anlamlarının olduğu bir hayat, bir dünya ve evrende yaşamaktayız. Yüzeysel bakış açılarının son bulduğu yer olan metafizik dünyadan bahsediyorum. Tüm varlıklığımızla ilgili merakla aradığımız soruların cevabının gizlendiği alandan bahsediyorum. İlk bakışla edindiğimiz fikirlerden ve görünen evrenin ötesindeki derin evrenden bahsediyorum.


Tüm bildiğimiz değerlerin, kural ve kuramların geçersiz olduğu ve evrenimizin üzerinde kendini var ettiği metafizik evrenden bahsediyorum. Yanlız bu anlattığım, bilinmeyen metafizik evrenle ilgili bilgiler, real olmayan ama gerçek dışıda olmayan fikirlerin kabul ettiği ve anlattığı sonsuz dünya, biz o dünyanın içindeyiz ama bir türlü bağlantı kuramıyoruz değil mi? Acaba neden bağlantı kuramıyoruz ? Bağlantı yolları çok mu gizli? Yada çok basit biz mi göremiyoruz? Algılar ve düşünce sistemimiz bunları algılayacak yeteneklerden yoksun olabilir mi? Nedir bu içinden çıkamadığımız durum, herşeyin bittiği yerde başlayan metafizik dünyanın kapıları nerde acaba? Madde üzerinden yürütülen çalışmalar bu kapıyı aralayabilecek mi? Yada metafizik evrenin yani mananın işlendiği tasavvufa gerekenden fazla ilgi gösteremiyoruz mu? Daha derin bakış açıları acaba bize bu dünyayı yüzeysel anlatıyor olabilir mi? Evrendeki düzen veya bazıları için kaos, mutlak bir bilinç ve irade sonucu ise anlaşılmazlık bizim dar açıdan baktığımız anlamına geliyor olabilir mi? Yada sonsuzluk çukurundaki evrenimiz, bu çukurdaki tek gerçek olmayan olgu olabilir mi? Her şey atomdan ibaretse, atomda boşluktan meydana geliyorsa o zaman ne gerçek? Yada sonsuzluğun vücut bulma çabalarının bir parçası olabilirmiyiz? Hangi açıdan bakarsak bakalım biz, dünya ve evren yüzeysel değiliz çok deriniz hata bizim algılarımızın idrak edemeyeceği kadar.


Madde sinerjilerinin sonucu olan canlılar, içinde yaşadığımız dünya, dünyanın içinde bulunduğu evren ve bunları kontrol altında tutan bilinç, tüm bildiklerimiz bunlar bizi kontrol altında tutan güç, var oluşumuz gereği bizi bu algılardan yoksun bırakmış olabilir mi? Yada varlığımızla ilgili küçük veya tek bir sır hepimizin sonu olabilir mi? Eğer sonsuzlukta boşluklardan, içi boş olan atomlardan meydana gelmişsek demek ki bizi ayakta tutan bilinçtir ya da tüm evren bu gerçeklere rağmen yinede vardır. Evreni ve herşeyi yöneten bu muazzam bilinç neden kendi sırlarını ele versin ki yada bu eser, sahibi dışında deşifre edilemez ve içeriği öğrenilemez kurallarıyla donatılmış olabilir. Sonsuzluk çukurunda maddenin hiçlik içinde var olmasıyla biz kendi kural, ölçülerimizle ve rakamlar yardımıyla kendimize bir ömür biçtik buna da zaman dedik, zamanda yolculuk bile hayallerimizi süsledi yanlız gerçek olan sade akıllla düşündüğümüzde bile zamanın sadece madde olduğu gerçeği ortaya çıkmakta, madde olmadan önce olmayan zaman maddenin varlığıyla konumlandırıldı. Zamana sadece 3 boyutun varlığı veya sonsuzluktaki enerji alış-verişi ya da maddenin sonsuzluktaki direnişi veya maddenin devinimi de diyebiliriz. Eğer madde içi boş olan atomlardan meydana geldiyse yaşadıklarımız bir hayal mi? Biz mi gerçeğiz? Madde mi? Yoksa metafizik dediğimiz sonsuzluk mu? Madde boşluktan oluştuysa bu yaptığımız eylem ve fiillerimiz ne manaya geliyor? Yada hiç bir şey gerçek değil sadece sonsuzlukta bilinç alanları ile örülü bir düzenin içinde yaşadığımızı zan ediyor olabilir miyiz?


Düşüncelerimizin durduğu anlam ve manaların yetersiz kaldığı bir duvar beliriyor nasıl bir duvar mı ? Düşüncelerimizi odaklayamadığımız, son aşamalara geldiğimizi zan ettiğimiz anda tüm düşüncelerimizi savuran anlam kargaşaları yaşatan ama bir türlü tarif edemediğimiz bir duvar, buna yetilerimizin algı sınırıda diyebiliriz, tüm düşünce denemelerimizin son bulduğu yer, sonsuzluk ve metafizik sınırlarının bizdeki limitide olabilir bu duvar diye düşünüyorum.


Kaynak: zaman,sonsuzluk, 3 boyut için genel kültür ansiklopedi
Turan Zengin

17 Ocak 2011 Pazartesi

Güneşin 1 milyon katı büyüklüğünde kara delik!

Amerikalı astronomlar, çok yakın genç bir galakside Güneş’in yaklaşık bir milyon katı büyüklüğünde bir kara delik keşfettiler.


Evren’in oluşumunun aydınlatılmasında yeni bir ışık olarak değerlendirilen keşfi yapan astronomlar, bir cüce galakside bu büyüklükte bir kara delik bulmanın sıradışı olduğunu belirterek, keşfin kendilerine kara deliklerin galaksiden önce oluştuğunu düşündürdüğüne işaret ettiler.


Çalışmanın eş başkanı Virginia Üniversitesi Astrofizik bölümünden Amy Reines, “Keşif, kara deliklerin gelişiminin galaksinin çekirdeğinin oluşumundan önce meydana geldiği yönündeki teoriyi desteklemekte” dedi.


İngiliz bilim dergisi Nature’un internet sitesinde de yayımlanan araştırmada, keşfedilen ve “Henize 2-10″ adı verilen genç galaksinin, Dünya’dan 30 milyon ışık yılı (bir ışık yılı 9,46 trilyon kilometre) uzakta bulunuyor.


Güneş’in yüz milyonlarca katı büyüklüğünde kara delikler, Samanyolu gibi birçok büyük galaksinin merkezinde yer alıyor.


Yaşı 13,7 milyar olarak hesaplanan bugünkü evrende, galaksinin kütlesi ile ortasında bulunan kara deliğin kütlesi arasında sabit bir oran bulunuyor.


Bu tip galaksilerin kütlesi, merkezlerindeki kara deliklerin kütlesinin bin katı civarında oluyor. Bu bağlantı, astronomları kara delikler ve galaksilerin karşılıklı gelişiminin birbirlerine sıkı sıkıya bağlı olduğunu düşündürüyor.


Uluslararası bir astronom ekibi, iki yıl önce bu oranı uygulayarak, genç galaksilerdeki kara deliklerin, evrenin oluşumunun başında daha büyük kütleleri bulunduğunu keşfetmişlerdi.


Amy Reines, bunun kara deliklerin kendilerini çevreleyen galaksilerden önce oluştuklarını gösterdiğini belirterek, bu durumun Henize 2-10′un keşfiyle de teyit edilmiş gibi göründüğünü kaydetti.


Araştırmanın diğer eş başkanı Virginia Üniversitesi Astronomi Profesörü Kelsey Johnson, “Bu galaksi muhtemelen evrenin başlangıcındaki galaksilere benziyor. Bu aşamada galaksiler tam oluşmaya başlıyor ve sıklıkla birbirleriyle çarpışıyorlardı” dedi.
cnnturk.com

16 Ocak 2011 Pazar

Bağıl nemlilik

Hava için kullanılan nemlilik terimi, havada bulunan su buharı miktarını ifade eder. ancak havada bulunan su buharı miktarı havanın sıcaklığı ile orantılıdır. hava ısındıkça havanın aldığı nem miktarı artar, soğudukça azalır.


bir hava kütlesinin bulunduğu sıcaklık derecesine göre alacağı en fazla nem miktarı veya nem sınırı vardır. bu sınıra havanın “doygunluk noktası” denir. bunun üzerindeki nemi hava ne alabilir ne de taşıyabilir. hava nem yönünden doygunluk noktasını aştığında yoğurma ürünü yağış başlar.


bağıl nem veya nispi nem, belli sıcaklıkta bir hava kütlesinde bulunan su buharı miktarının, o sıcaklıkta bir hava kütlesinin alabileceği en yüksek su buharı miktarına olan oranına denir. ifadeyi kolaylaştırmak açısından bu oran yüzde olarak ifade edilir.oran % 100 olduğunda hava alabileceği en yüksek nemi almış, yani en yüksek nem miktarına ulaşmıştır. nispi nem miktarı aynı zamanda havanın doygunluk durumunu ve doyma noktasına ulaşabilmesi için gerekli açığı da gösteriri.


bağıl nemin değerlendirilmesinde sıcaklığında dikkate alınması gerekir. çünkü bilindiği gibi havanın alabileceği nem miktarı sıcaklıkla artar. örneğin, erzurum’da 0c’de bir metreküp havada 2 gram nem taşıyan havanın bağıl nemi ile antalya’da 35c’de 12-13 gram nem taşıyan havanın bağıl nem değeri % 50 dolayındadır.


yıllık ortalama bağıl nem % 75’in üzerinde olmak üzere karadeniz ve marmara bölgelerinin kuzey kesimlerini kapsar. bunu 5 70-75 ile yine karadeniz bölgesinin güney kesimleri ve marmara bölgesi, % 65-70 ile ege, akdeniz kıyıları ve anadolu’nun kuzey kesimleri izler. daha sonra %55-60 ile iç anadolu’nun orta kesimi ve göller yöresi, en düşük bağıl neme sahip olan sahaları % 55 ile güneydoğu anadolu izler.


bu değerlere göre anadolu’nun iç kısımları, özellikle güney doğu anadolu ile kıyı bölgelerimiz arasında çok büyük farklar görülür. bilhassa, iç ve güney doğu anadolu’da yazın bazı günler bağıl nem% 65’in altına ve hatta şanlıurfa ve diyarbakır’da %1’e kadar düşer.


bağıl neme değerinde görülen bu büyük farklar. bölgelerimizi ilgilendiren hava kütleleri ile sıkı şekilde alakalıdır. nitekim yazın, karadeniz üzerinde karadeniz bölgesine ve iç kısımlara doğru ilerleyen çok nemli hava kütlesi, bağıl nemi artırır. ege ve akdeniz kıyılarında ise yine denizden gelen hava kütleleri sisli- puslu bir hava oluşturur. bilhassa yazın akdeniz’den toroslara doğru yönelen nemli ve sıcak hava kütlesi, akdeniz kıyı kuşağı boyunca bağıl nemi yükseltir.


bağıl nemin buharlaşma ve/veya terleme üzerindeki etkisi son derse büyük ve önemlidir. bu bakımdan en yüksek buharlaşma ve bitkilerde terleme; bağıl nemin yaz döneminde düşük olduğu iç, doğu ve güneydoğu anadolu’da oluşur. yağış miktarı az olmasına rağmen karadeniz’den gelen nemli havayı alan karadeniz ardındaki sahalarda terleme düşer. bu nedenle buralarda nemcil bitki toplulukları yetişir.


bağıl nem aynı zamanda günlük sıcaklık değişmelerini de kontrol altına almaktadır. şöyle ki bağıl nemin bilhassa yaz döneminde yüksek olduğu kıyı bölgelerimizde günlük sıcaklık değişmesi 10-15 c arasında oynarken, iç kısımlarda 20 c’e kadar çıkmaktadır.


Bulutluluk
ülkemizde, bağıl nem dağılışını andıran bulutluluk oranı en yüksek onda 6,5’in üzerinde olmak üzere karadeniz kıyılarında ve 5 – 5.5 ile kuzey anadolu’da olduğu görülür. en düşük değerlere ise ege, akdeniz sahil kuşağı ve güneydoğu anadolu’da rastlanır.


kışın ülkemizin hemen her tarafında bulutluluk oranı yüksek iken yazın bilhassa güney ve iç bölgelerimizde çok azalır. bununla beraber yazın karadeniz ve akdeniz bölgelerinin yüksek kesimlerinde ve bilhassa iskenderun körfezinde bulutluluk oranı artmaktadır. yaz mevsiminde marmara ve iç anadolu’da bulutluluk 2 -2.5’e düşer.


Sisler
görüş mesafesinin 1 km.nin altına düştüğü gün, sisli gün olarak kabul edilir. sis, bulutun yer yüzündeki görünüşü olup, boşlukta duran su damlacıklarından oluşur. sis; sakin havanın gece esnasında nemli havanın soğuması, sıcak bir zemin üzerinden soğuk havanın geçmesi veya soğuk bir zemin üzerinden soğuk bir havanın geçmesi ile oluşur. ayrıca yamaç boyunca yükselen havanın soğuması ile de sis meydana gelir.


yurdumuzda sis olayları, çoğunlukla sonbahar aylarında başlar ve kışın iç bölgelerimizde en yüksek seviyeye ulaşır.bu dönemden sonra soğuyan anadolu kara kütlesine, nemli ve ılık hava kütlesi geldiğinde sis oluşumu başlar. kış döneminde karla örtülü olan anadolu kütlesi üzerinde zemin radyasyon sisleri sık sık oluşur. yani çok soğuk olan zemine az soğuk olan hava kütlesi çarptığında sisler görülmeye başlar ve antisiklonsal rejim altında günlerce devam eder. hatta bu dönemlerde ağaçların dalları üzerinde kırç ile oluşur. bunun nedeni, zeminin havaya göre çok soğuk olması ile hava bünyesindeki nemin buz haline dönüşmesidir.


yazın ise öğleden sonra özellikle karadeniz bölgesi’nde 500 m.den yüksek kısımlar, toros dağlarının özellikle nur dağlarının iskenderun körfezi’ne bakan yamaçları sisli geçmesi, bu dönemde sıcak ve nemli hava kütlesinin yamaçlar boyunca yükselerek soğuması ile ilgilidir.


Buharlaşma
buharlaşmanın miktarını; sıcaklık ve havadaki bağıl nem miktarı tayin eder. bu nedenle, sıcak ve karasal, yani bağıl nem yönünden düşük olan güneydoğu anadolu’da yıllık ortalama buharlaşma 2000 mm.nin üzerindedir. buharlaşma, ülkemizin bağıl nem yönünden zengin sayılan kuzey ve kuzey batı kesimlerine doğru tedricen azalır.bağıl nem ve bulutluluğun fazla olduğu karadeniz kıyı kuşağında buharlaşma 600 mm.ye düşer.


buharlaşmanın en fazla olduğu devre, bağıl nemin düşük ve sıcaklığın fazla olduğu yaz aylarıdır. nitekim, iç kısımlarımızda yaz döneminde aylık buharlaşma miktarı 200 mm.ye ulaşır. burada belirtilmesi gereken en önemli husus, karasal ve yüksek olan sahalarımızda buharlaşmanın yüksek olmasıdır.örneğin; ağustos ayında konya’daki buharlaşma ile erzurum’daki buharlaşma miktarı hemen hemen birbirine eşit durumda olup 200 mm civarındadır. ülkemizde bağıl nemle buharlaşma arasında meydana gelen büyük farklar, yazın bariz olarak görülür. nitekim, yazın aşağı yukarı aynı enlemde olan mersin’de buharlaşma 600 mm.nin üzerinde iken, şanlıurfa’da 1800 mm dolayındadır. bu büyük fark, yaz döneminde mersin’de bağıl nemin % 60’ın altına düşmemesi, buna karşılık urfa’da bağıl nemin % 1’e kadar düşmesinden kaynaklanmaktadır.


karadeniz bölgesi hariç, yazın bütün bölgelerimizde kuraklık söz konusudur. nitekim kuraklık, en fazla güneydoğu, iç anadolu, ege ve akdeniz kıyılarında kuvvetle hissedilir. ancak ege ve akdeniz kıyılarında yazın bağıl nemin yüksek olması, bitkilerdeki terlemeyi önemli sayılacak derecede düşürür. kurak ve yarı kurak devrenin süresi güneydoğu anadolu’da 6-8 ayı, iç bölgelerimizde ve ege’de 5-6 ayı kapsamaktadır. karadeniz ve yıldız dağlarının kuzey yamaçlarında kurak ay görülmemektedir.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Havayla çalışan otomobil üretildi

Artık moda havayla çalışan arabalarda.


Otomobiller benzin, elektrik, LPG ve mazot ile çalışan otomobiller piyasada bolca mevcut. Fakat AirPod, tüm bu otomobilleri geride bırakıyor. Motor Development International tarafından geliştirilen ve sadece 10 bin dolara üretilen otomobil havayla çalışıyor. Üstelik bo otomobilin çevreye yaydığı kirlilik ise “sıfır” düzeyinde.


Şirketten Cyril Negre, “AirPod’u özel kılan şey, kullandığımız enerji. AirPod, gücünü sıkıştırılmış havadan alıyor. Bu çok temiz, ekonomik bir sistem ve AirPod şehir kullanımına çok uygun” diyor.


Aracı tıpkı elektrikli otomobillerin şarj edildiği gibi şarj ediyorsunuz, ancak şarj esnasında araca sıkıştırılmış hava dolduruluyor. Araç harekete geçince, bu sıkıştırılmış hava pistonları çalıştırıyor ve araca güç sağlıyor.


Saatte 80 kilometre hıza ulaşabilen AirPod, tam şarjı ile 150 ile 200 kilometre arasında yol katedebiliyor.


Dış görünüşü oldukça ilginç olan otomobilin iki kapısı, sadece üç lastiği var ve direksiyon yerine bir joystick ile kumanda ediliyor.
AirPod daha şimdiden Hintli otomotiv devi Tata’nın ilgisini çekmiş durumda.


Milliyet

Kuantum Makinesi

2010 yılının en önemli buluşu seçilen “kuantum makinesi” çıplak gözle güçlükle görülebilen saç teli çapında bir cihaz.



Ünlü bilim dergisi Journal’ın her yıl düzenlediği “En Üstün 10 Araştırma ve Geliştirme Projesi” listesinin en üstüne çıkan buluşun en çarpıcı yanı Isaac Newton’un temelini oluşturduğu klasik mekaniğin yasalarına uymayan ilk insan yapımı alet olması. Titreşimli çalışan makine insan yapımı hiçbir aletin gösteremediği hareket etkilerini gösteriyor.


Saç teli kadar ince


Şimdiye dek tüm makineler klasik mekaniğin bilinen yasalarına göre hareket ediyordu. Amerikalı bilim insanları ise yarı iletken, saç teli kadar ince bir metal paletten oluşan söz konusu makineyi kuantum enerjisiyle etkileşim haline getirdi. Palet, en düşük enerji durumuna indirgendikten sonra bilim insanları, en saf kuantum mekaniğinin hareketine sahip tek bir kuantum hareketiyle cihazın enerjisini yükseltti. Buluşun, makinelerin kuantum enerjisiyle hareket etmesi konusundaki yeni gelişmelerin önünü açması bekleniyor.

Radyasyon Nedir

Günlük hayatımızın hemen her alanında, gerek doğal yollardan, gerekse teknolojik gelişmelerin getirdiği kolaylıkların, belki de bir bedeli olarak sürekli radyasyona maruz kalmaktayız. Hiç farkında olmadığımız bir şekilde organlarımız, dokularımız radyasyonla etkileşime girmektedir. Bu etkileşim bazı durumlarda gözle görülür sonuçlar doğururken, bazen de hiç haberimiz olmadan vücudumuzun içinden geçip gitmektedir.


Radyasyon, dalga parçacık veya foton olarak adlandırılan enerji paketleri ile yayılan enerjidir. Radyasyon, daima doğada var olan ve birlikte yaşadığımız bir olgudur. Radyo ve Televizyon iletişimini olanaklı kılan radyodalgaları; tıpta, endüstride kullanılan x-ışınları; güneş ışınları; günlük hayatımızda alışkın olduğumuz radyasyon çeşitleridir.


Radyasyon bir çok insanın düşündüğü gibi 1900′lü yıllarda keşfedilmesi ile ortaya çıkan bir tehlike değildir. Tam aksine ilk çağlardan beri vardır. Ancak, teknolojinin ve sanayileşmenin gelişmesi, uranyum elementinin elde edilmesi ve kullanılması ile radyasyonun etkileri giderek artmıştır.


Radyasyonun Çeşitleri


iyonlaştırıcı Radyasyon
içine girdiği ortama iyonlara ayrıştıran radyasyonlara denir.iyonlaştırıcı radyasyon ikiye ayrılır:


Elektromanyetik radyasyonlar
Gama(γ) ve X ışınları elektromanyetik radyasyonlardır. Bunlar yüksek frekanslı görünen ışık ve radyo dalgaları gibi elektromanyetik dalgalardır.bunların dalga boyları çok küçük fakat enerjileri yüksektir.


Gama Işınları
Manyetik alanda sapmadıkları için belirli bir Elektrikle yüklü değillerdir. Gama ışınları elektromanyetik dalgalardan meydana gelmiştir. Radyoaktif bozunmalar ya da nükleer reaksiyonlar sonucu oluşan kararsız Atom çekirdeklerinden yayılan bir çeşit elektromanyetik ışınlardır.


X Işınları
Hızlandırılmış yüksek atom numaralı elektronlar, hedef seçilen Atomların çekirdeklerine yaklaştıklarında frenlemeler olur.Bu frenlemeler sonucu x ışınları oluşur.


Parçacıklı Radyasyon


Alfa (α) Işınları
(+) yüklü parçacıklardan oluşur.Çalışmalar alfa ışınlarının artı yüklü helyum çekirdeklerinden (He++) meydana geldiğini göstermiştir. Bir Kağıt parçası veya cildimiz tarafından durdurulabilir.


Beta (β)Işınları
(+) ve (-) Elektrik yüklerinden meydana gelmişlerdir. ince bir Su, metal levha yada Cam tabakası bu Elektronları durdurmak için yeterlidir.


Alfa ve beta ışınları Atomun çekirdeğinden kaynaklanan radyoaktif ışınlardır. Her iki ışın da belirli bir kütleye sahiptir. Alfa ve beta ışınları kütleleri ve elektriksel yüklerinden dolayı, X ve gama ışınlarına göre, Maddelere daha az nüfuz ederler. Ancak, bu ışınların iyonlaştırıcı etkileri daha fazladır. Nötron ve proton ise kütleleri alfa ışınlarının dörtte biri kadar olan nükleer taneciklerdir. Çeşitli nükleer reaksiyonlar sırasında çekirdekten kopan nötron ve protonlar insan sağlığı için en tehlikeli radyasyonlardır. Özellikle nötron, elektrik yükü olmadığından çok büyük nüfuz etme özelliğine sahiptir. Radyoaktif ışınların insan vücuduna etkisi bu ışınların hareketleriyle ilgilidir.


Serbest Nötronlar
Bunlar radyasyonla oluşan yüksüz parçacıklardır.Bu nedenle her maddeye kolayca girebilirler.Bunların doğrudan iyonlaştırıcı özellikleri yoktur.Ancak bu serbest nötronların,girdikleri maddelerin nötronları ile etkileşimleri sonucu, α β γ ve x ışınları gibi ışınımlar oluştururlar. Bu ışınlar ise etkileşme sonucu girdiği maddenin atomundan koparak iyonlaşmayı gerçekleştirir.


B.iyonlaştırıcı Olmayan Radyasyonlar


Optik Radyasyonlar
Ultraviyole ışınları
Asıl kaynağı güneştir.UV ışınları güneş tam doğarken bolca yayılmaktadır.UV ışınları beyaz elbise giyilerek engellenebilir.Bazen bu ışınlar Kar veya kumdan yansıyarak kar ve güneş körlüğü yapabilir.UV’nin derine inmesi(giriciliği) az olduğu için büyük oranda deri ve gözleri etkilemektedir.Deri kanserlerinin %80′i UV ışınlarından kaynaklanmaktadır.


EMR Nitelikli Radyasyonlar
Radyo dalgaları,mikrodalgalar mobil ve cep Telefon ları radyo FM ve TV vericileri radarlar, trafolar, mikrodalga fırınlar, bilgisayarlar, akım taşıyan kablolar bu gruba girmektedirler.


Radyasyonun Canlılara Etkisi
Uzayda saniyede yaklaşık 300.000 km gibi çok yüksek hızlarla hareket eden bu ışınlar kolaylıkla insan vücuduna nüfuz edebilir ve vücudu oluşturan biyolojik hücrelere hasar verebilirler. Ayrıca, bu ışınların hücrelerin kimyasal yapılarını değiştirmeleri de mümkündür. Özellikle elektrik yüklü ışınlar saniyenin binde biri gibi çok kısa süre içinde hücre moleküllerini parçalayıp iyonlarına ayrıştırabilirler. Bununla birlikte, etrafta bulunan diğer hücreleri de fizyolojik görevlerini yapamaz duruma getirebilirler. Bütün bunların sonucunda radyasyona maruz kalan bir hücre ya ölür veya işlevini yitirir. Aslında az sayıda hücrenin ölmesi önemli değildir. Çünkü, normal yaşamda yıpranan hücrelerin ölümü ve yerlerine yenilerin doğması doğaldır. Ancak, yüksek radyasyon sonucu çok sayıda hücrenin aniden ölmesi veya normal çalışmasının bozulması Canlının sağlığını önemli ölçüde etkileyecek bir olaydır.


Hayati önemi fazla olan dokularda (kemik iliği, dalak, kan ve üreme hücreleri) radyasyonun etkisi daha erken görülür. Çünkü, bu hücreler daha çabuk çoğaldığından bir hücredeki hasar, sakat doğan yeni hücrelerle çığ gibi büyür. Bu ise uzun bir zaman dilimi içerisinde her an bir tümör olarak sonuçlanabilir. Radyasyonun kanserojen etkisi bu şekilde ortaya çıkmaktaydı.


En büyük tehlike ise hücre çekirdeği içindeki DNA’ların bozulmasıdır. DNA’lardan oluşan kromozomların yapılarının değişmesi, taşıdığı sırların kaybolması ve yeni genetik yapılı hücreler haline dönüşmesi sonucunda ebeveyne benzemeyen yeni bir genotip ortaya çıkar. Bu farklılaşmaya mutasyon adı verilir. Eğer bu durum, bireyin üreme hücrelerinde gerçekleşirse radyasyondan kaynaklanan bu değişiklik gelecek nesillere de aktarılır.


Yüksek dozda radyasyona maruz kalmış bireylerde görülebilecek başlıca hastalıklar şunlardır: Kanda ve kan yapan organlarda tahribat (anemi, lösemi), ciltte ateş yanığını andıran yaralar, gözde katarakt, Kısırlık, Kanser ve kalıtımsal bozukluklar…


Bir insan vücudunun kısa bir süre belirli bir radyasyon dozuna maruz kalması sonucu görülebilecek rahatsızlıklar ise kişiden kişiye değişebilir. Ancak, bu rahatsızlıkların genel özellikleri şu şekilde özetlenebilir:


50 rem gözlenebilir bir biyolojik etki meydana getiren en küçük radyasyon dozudur. Bu doz kandaki Akyuvar sayısında geçici bir değişiklik meydana getirir.


100 – 200 rem arasında radyasyona maruz kalan bir insanda 3 Saat içerisinde kusma ile birlikte yorgunluk ve iştahsızlık görülür. Bu tür hastalarda bir kaç hafta içinde iyileşme gözlenir.


300 rem radyasyon dozuna maruz kalan kişilerde 2 saat içinde kusma ve halsizlik başlar. Yaklaşık 2 hafta sonra ise saçlar dökülmeye başlar. Bir Ay ile bir yıl arasında bu kişilerin %90′ı iyileşir. Vücut tarafından alınan radyasyon dozunun artmasıyla gözlenen etkiler daha belirgin ve ciddi olmaya başlar.


400 rem radyasyon dozuna maruz kalan kişilerde bir kaç saat içerisinde başlayan bulantı ve kusma dönemini iştahsızlık, halsizlik, ateş ve Saç Dökülmesiizler. Yaklaşık iki hafta sonra ağızda iltihaplanma görülür, ishal ile birlikte hızlı kilo kaybı başlar. Bu dozda radyasyona maruz kalan fertlerin %50′si 2 ile 4 hafta içinde ölür.


Doz 600 rem’e çıktığında ise ölüm oranı %90′a çıkar. Kalanların iyileşmesi ise çok uzun süren tedaviler gerektirir.


Radyoaktif ışınların zararları yanında bir çok yararları ve kullanım alanları da mevcuttur.