İNSAN VE TOPLUM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İNSAN VE TOPLUM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2011 Pazar

Sokakta yaşayan çocuklar (2)


Adı:                 Yusuf Ahmet Kulca


Mesleği:          Pedagog. Gazeteci. Ayvansaray Çocuk Bakım İstasyonu’nda çalışıyor.


Yaşı:                50


 


Şeyma Tamer:  Kısaca kendinizden bahseder misiniz? Bu tarz bir çalışmada yer almaya nasıl karar verdiniz? Neden sokak çocukları?


Y.A.K.  15 Ocak 1961 yılında Keşmir’de dünyaya geldim. Babam da Çin Halk Cumhuriyeti Uygur-Sincan Özerk bölgesinden Keşmir’e göç eden ailelerden ve ben orda dünyaya geldim, 7 yıl kaldım aşağı yukarı Keşmir’de. Ama vatansızlık, çünkü Hindistan hükümeti bize vatandaşlık vermeyince uzun bir süre geçti. En son Birleşmiş Milletler ve T.C. hükümetinin desteğiyle 200 Türk ailesi 1969 yılında Türkiye’ye göç ettik. İstanbul’a geldik, İstanbul’da Zeytinburnu’nda bir devlet misafirhanesinde bir sene kadar kaldık.


13 Türk ailesine devlet o zamanki kanunla 6972 sayılı Korumaya Muhtaç Çocuklar kanununa göre çocuklarınıza bakamazsınız gerekçesiyle bizleri çocuk esirgeme kurumuna aldılar. Biz üç erkek kardeştik, en küçük kardeşim 2,5 yaşında olduğu için onu Kasımpaşa Çocuk Yuvasına, ortanca kardeşimle beni Kartal Yakacık’ta bulunan Hatice Abbas Halim Yetiştirme Yurdu’na verdiler. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi ben çocuk esirgeme yurdunda bitirdim.


4 Eylül 1981 yılında yaşım 18′i doldurduğu gerekçesiyle ve üniversite sınavını kazanamadığım nedeniyle yurtla ilişiğim kesildi. O dönemde 3 yıl değişik yerlerde sokaklarda bir yaşantım var. Sonra askere gittim geldim. Şu anda karşınızda bir pedagog olarak, bir gazeteci olarak, bir derneğin kurucusu olarak, evli ve 15 yaşında bir kız çocuk babası olarak bulunuyorum.


Bu işe nasıl karar verdim? Aslında çocuk esirgeme kurumunda yaşarken, içinde bulunduğum şartları gördüğüm için onları değiştirmek gibi bir niyetim vardı. İlerde okursam belli bir yere gelirsem, çocuk esirgeme kurumunun birçok yapısını değiştirmek gibi bir beklentim umudum vardı. Kafamda böyle bir çalışmayı yürütüyordum. Ama ne zamanki üniversiteyi kazandım, sokaklarda yaşayan çocuklarla tanışmaya başladım, onları yakından tanıyınca bu fikrimden vazgeçtim. Çünkü çocuk esirgeme kurumunda yaşayan çocuklar daha şanslılardı. Sokakta yaşayanların daha şanssız çocuklar olduğunu gördüm ve o nedenle tercihimi değiştirdim. Sokakta yaşayan çocuklarla çalışmayı bu nedenle seçtim.


 


Ş.T. Sokak çocuğunu tanımlar mısınız? Sizce kimlere sokak çocuğu denir?


Y.A.K.  Birçok tanım var ama halkında anlayabileceği bir dilde, aileleriyle problemler yaşayan, 24 saat sokakta yaşayan, geçimini sokaktan sağlayan çocuklara ve evden kaçan çocuklara sokaklarda yaşayan çocuklar diyorum.


 


Ş.T. Sokaklarda yaşamalarının sebepleri neler? Ebeveynleri tarafından terk edilmeleri mi, başka sebepler mi?


Y.A.K.  Terk edilme çok nadir yaşanan bir durum ama genelde aile problemleriyle bu durum yaşanıyor. Yoksulluk arttıkça göç, işsizlik, eğitimsizlik, evlerin kalabalık olması ve aile içinde duygusal, fiziksel, cinsel istismarlar. Onun dışında yoksulluğun artışıyla beraber boşanmaların arttığını görüyoruz. Son 20 yılda araştırın, ciddi anlamda boşanmalar var. Zenginler arasında boşanma para bir şekilde örtüyor, onu bir resim, bir fotoğraf, bir film olarak dramatize olarak görmüyoruz. Ama yoksulların boşanmaları, kadınları ve çocukları çok olumsuz etkiliyor. Çünkü 100TL-300TL arası bir nafaka ile boşanıyorlar. Bir annenin 100TL ile 3, 5 ya da 10 çocuğa nasıl bakacağını birilerinin anlatması gerekiyor. Zaten ipler orda kopuyor. Bu yoksul ailelerdeki boşanmaları çok yakın takip etmemiz gerekiyor. Aileyi güçlendirmemiz gerekiyor. Annenin çocuklarına bakacak rahat bir ortamın sağlanması gerekiyor. Bu sağlanmadığı içinde çocukların evden kaçtığını görüyoruz.


            Ama sadece bu değil. Böyle bir anne önce 100TL-400TL arası bir nafaka ile boşandıktan sonra biraz çalışmaya çalışıyor, para kazanıyor. Çünkü genelde annelerin mesleksiz, eğitimsiz olduğunu biliyoruz ve bu nedenle de çokta nitelikli işlerde çalışma şansları da yok. Günlük işlerde çalışmak zorundalar. Buradan kazandıkları paralarla çocuklarına bakmak istiyorlar ama bakıyorlar ki olacak bir şey değil, bu sefer hayatın en büyük hatasını bir kere daha yapıyorlar. Bu da şu, tekrar evlendiklerini görüyoruz. Üvey anne, baba, ağabey, abla gibi çok büyük sıkıntılar yaşanıyor. Yeniden evliliklerde genelde böyle oluyor. Duygusal, fiziksel, cinsel istismarlar, şiddet bu çocukların sokağa gelmesinin önemli nedenlerinin başında geliyor. Bütün bunları birleştirdiğimiz zaman birkaç nedenle karşılaşıldığını ve bu çocukların sokaklara kaçtığını görüyoruz.


 


 


Ş.T. Aile hakkında ne düşünüyorlar?


Y.A.K.  Kötü şartlar altında da yaşasa, zor şartlar altında da yaşasa hiçbir çocuk evden kaçmak istemiyor başta. Ama zamanla bir işaret olarak bunu yapıyorlar. Anne baba beni dinlesin, duygusal bir sorun yaşadığımı bilsinler diye evden kaçıyorlar. Evden kaçtığı zaman çocuğu dövmek, şiddet uygulamak, beni rezil ettin mahvettin diyerek çocuğu dinlemek yerine cezalandırmayı seçtikleri için, birkaç kere kaçtıktan sonra çocuğun ailesi ile ilgili düşüncesi intikama dönüşüyor. Diyor ki, annemle babam artık benim izimi bulmasınlar, bana ulaşamasınlar diye kendince bir ceza yöntemi buluyor.


 


 


Ş.T. Acı çektirmek mi istiyor?


Y.A.K.  Acı çektirmek için, çünkü kendisi acı çekiyor ve acı çektirmek istiyor, anlamıyor da bu intikama dönüşüyor. Özellikle ailesinden nefret ediyor ve büyük şehirlere geliyor. Nüfus kâğıdı olmadığı için annesinin adını, babasının adını, kendi adını, soyadını, doğum tarihini-yerini tamamen değiştiriyor, bir hikâye karşınıza çıkıyor. Nedeni ailesine dönmemek, intikam almak. Zaman içinde çocuklar aslında ne olursa olsun babalarından daha çok annelerini seviyorlar. Babalarından daha çok şiddet görüyorlar, ilgisiz, sevgisiz babalar yüzünden kaçtıklarını ifade ediyorlar. Ama zaman içinde bakıyoruz ki çok ilginç bir şey daha gelişiyor. Aradan 5 yıl geçmiş, 7 yıl geçmiş, 10 yıl geçmiş bu çocuklar ve gençler bu kadar zaman geçmesine rağmen geçmişiyle barışık değiller. Hala anneyi, babayı veya başkalarını suçluyorlar.


            Başka bir sıkıntı, bunları yeniden aileleriyle kavuşturmanın sorumluluğu ağır basıyor. Çünkü neden? Geçmişiyle barışmayan çocukları geleceğe veremiyorsunuz! O yüzden tekrardan bütün geçmişiyle yüzleşmesini, barışmasını ve hesaplaşmasını sağlıyorsunuz ki o eskiden kurulması istenen sevgi, ilgi, dayanışma neyse kurulabiliyorsa… E tabi zaman bize en büyük ilaç oluyor. Anne baba da pişmanlıklar yaşıyor, olgunlaşıyor. Çocuklar da sokaklarda olgunlaşmıyor aslında, daha geriye gidiyorlar. Çünkü sokakta yaşamanın, çektiği çilenin, sıkıntının, dayağın, istismarın nedenini aileye bağladıkları için, o bakımdan aile affedebiliyor, kabul edebiliyor ama çocuklar zaman içinde sokaklarda uzun süre kaldıkları için kabul etmeyebiliyorlar aileyi. Bu bakımdan çocuklarla aile arasında köprü kurmak bazen kolay olmuyor.


 


Ş.T. Sokak çocukları, sokaklarda ne tür zorluklarla karşılaşıyorlar, bunlardan bahseder misiniz?


Y.A.K.  Tabi ilk defa evinden kaçan çocukların en büyük tehlikesi korku. Çünkü sokakta nasıl yaşayacağını bilmiyor. Sokağa geldiği zaman nerde yaşayacağını, nerde yemek yiyeceğini, nerde barınacağını bilmiyor. Sokaklar tehlikelerle dolu zaten, bunu kısa sürede öğreniyorlar. Özellikle büyük şehirlere gelen çocuklar ve gençler dayak yiyebiliyorlar, cinsel tacize uğrayabiliyorlar, üzerindeki paralar çalınıyor, şiddet görebiliyorlar ve bu çocuklar farklı gruplar tarafından kullanılabiliyorlar, yankesicilik, kapkaç, gasp gibi. Onun için çocuklar çok kısa süre içerisinde sokaklarda yaşayamayacağını, tehlikelerle karşı karşıya olduklarını çok iyi biliyorlar. Bana göre, her çocuğun sokağa geldikten sonra ölümle burun buruna olduğunu görmek lazım. Hepsi ölümle burun buruna, çünkü madde bağımlılığına alışabiliyorlar, yaralanabiliyorlar, bıçaklanabiliyorlar, sakat kalabiliyorlar, eğitimsiz kalıyorlar, mesleksiz kalıyorlar ve toplumsal kurallardan uzak, sokak kanunlarına göre, sokağın kurallarına göre yaşamayı öğreniyorlar ki bence çocuklar sokaklara geldikten sonra geleceğini kaybediyor.


 


 


Ş.T. Toplumun, sokak çocuklarına dair önyargıları var mı? Bunlar nedir ve nasıl çözülebilir?


Y.A.K.  Tabi önyargıları çok fazlasıyla var. Bunda basının ve medyanın çok önemli rolü var bence olumsuz anlamda. Tabi basın ve medyadan aldıkları bilgilerle çocuklara davranan, gençlere davranan toplumun da çok büyük bir suçu var burada. Yani medya ve basında olumsuz bir şey yaşattıkları zaman haber oluyor bu çocuklar. Olumlu bir şeyler yaptıkları zaman çokta fazla haber olmuyor. Yani bu çelişki yüzünden bu çocukları halkın anlaması basında nasıl verildiyse o şekilde oluyor. Kötü bir imajı var, bu haberlerle daha da kötüleşiyor. Halkın yaptığı en büyük hata önyargı; bunlardan ne köy olur ne kasaba, bunların artık kurtulma şansı yok, bu bataklığın bir parçası, bunlara ne yaparsa yapılsın düzeltilemezler, topluma kazandırılamazlar, eğitilemezler, tedavi olamazlar, meslek sahibi olamazlar, sokaktan kurtulamazlar düşüncesi ağır basıyor. Ve bunlar çok tehlikeliler, sakın yanına yaklaşmayacaksın, selam bile vermeyeceksin, para bile vermeyeceksin, gerekirse döveceksin, şiddet uygulayacaksın…


Bu kadar şiddet gören, bu kadar dışlanan, bu kadar önyargıyla toplumun baktığı çocukların, bu bakış açısıyla ilerde karşılığının nasıl olacağını toplumun düşünmesi gerekiyor. Şiddet gören çocuklar ilerde bunun fazlasıyla şiddetini göstereceklerdir. Bedelini ağır ödetecekler bu topluma, o bakımdan halkın şunu bilmesi gerekiyor, toplumun şunu bilmesi gerekiyor; sevsek de sevmesek de toplum bilinciyle bu çocuklara, gençlere sahip çıkmazsak, bu çocuklar ilerde kapkaç, yankesicilik, cinayet olaylarının artışı, hırsızlıkların artışı, sokaklarda güvenli bir ortamın oluşmaması gibi bir sürü olumsuz faktörlerin bunlar tetikleyicisi olacaklardır. Ülkenin geleceği için, temiz bir çevre için bu çocuklara sahip çıkılması gerekiyor. Basın ve medya da olumsuz haberleri verirken, olumlu haberlere de olumsuzlara yer verdiği kadar yer vermesi gerekiyor, bunu yapmıyor maalesef. Bunun bedelini de hem çocuklar, hem toplum, hem bu toplumun geleceği ödüyor. Bunun kırılması gerekiyor, engellenmesi gerekiyor.


 


 


Ş.T. Sokak çocukları insanlara güveniyorlar mı?


Y.A.K.  Valla çok zor güveniyor. Yani biz alanda çalışan insanlar olarak ta çok zor güveniyorlar. Mesela bir örnek verebilirim, çok ilginç bir örnektir bu. Bizim Feliçita Mehmet lakaplı bir çocuğumuz var. Mehmet, Feliçita şarkısının çok ünlendiği dönemlerde kendisi sokaklarda walkman dinlerdi ve yabancı müzik dinlerdi. Herkes arabesk dinlerken bu çocuk walkman ile yabancı müzik dinlerdi ve Feliçita şarkısını da çok güzel söylerdi, o zaman daha 8-9 yaşlarında çocuktu. Uğur Dündar’ın ve Ertürk Yöndem’in programında çıktı bu çocuk. Herkes onu Feliçita şarkısıyla tanıdı, öyle biliyorlar. Feliçita deyince emniyet olsun, vatandaşlar olsun, o dönemi yaşayan herkes bilir ki Feliçita diye bir çocuk var. Ama Feliçita şarkıdan geliyor, asıl adı Mehmet Güven.


            Şimdi bu çocuk bir gün, ama aradan 4-5 yıl geçmiş, her türlü yardımlaşmalar, işte banyosunu yaptırıyoruz, yemeğini yediriyoruz, her şeyi yaptırıyoruz. Ve benden hep pil parası isterdi, ben de ona her seferinde pil parası yerine pil alıp verirdim böyle bir ilişkimiz vardı. Şifo diye bir köpeği vardı, birileri sustalıyla alnını yarmış ve baya kan kaybediyor köpek. Kucağına almış, İstiklal caddesinde İmam Batmaz sokakta bizim derneğimiz vardı, Yusuf Abi! Yusuf Abi! Diye koşa koşa geldi. Tabi ağır bir köpek, büyük bir köpek, ben de tuttum bir tarafından, yazdı üstümüz başımız kan oldu. Neyse, İstiklal caddesinden İmam Batmaz sokaktan Tarlabaşı’na çıktık, orda bir taksi bekliyoruz. Yarım saat kimse taksiye almadı kan var diye. Neyse bir vatandaş, hayırsever, vicdan sahibi bir taksici aldı, arkaya kâğıtları serdi, köpeği arkaya yatırdık bagaja ve oradan Fatih hastanesine geldik. Fakat Fatih Hayvan Hastanesi grevdeymiş o gün, grevdeyiz baktıramayız dediler. Yan tarafta özel veterinerler var Fatih’te oralara gittik. Adam 5 milyon lira istedi bizden, benim cebimde yok 1 milyon 750 lira vardı. Dernekten geldiğimizi, paramızın olmadığını, durumumuzun iyi olmadığını anlatmaya çalıştık. Bir şekilde bir ortam yaratmaya çalıştık. Ondan sonra adam tamam dedi, bana yardım edersen bu ameliyatı gerçekleştirebilirim, dikebilirim dedi. Sonra köpeği bayılttı, bayıltınca Feliçita iyice çıldırdı. Köpeğimi öldürdünüz diye kendini duvarlara vurmaya, yere atmaya başladı. Onu sakinleştirmeye çalıştık neyse sakinleşti, biz içeri girdik eldiven taktık, ben yardım ettim. Bitince köpeği dışarı çıkardık, daha ayılmamış. Cebimizde paramız olmadığı için Unkapanı’ndan Saraçhane’den Taksim meydanına kadar yürüdük, sonra ayrıldık biz, ben bir arkadaşımdan borç para aldım öyle eve gittim.


            Aradan birkaç gün geçtikten sonra bizimle gönüllü olarak çalışan çok sevdiğim bir arkadaşım, hala bizimle çalışmaya devam eden M.Y. yanıma geldi. Feliçita Mehmet dedi ki, dedi. Ne dedi ağabeycim dedim. Ben bu Yusuf abiye hiç güvenmiyordum, niye bizimle uğraşıyor, mutlaka bir çıkarı vardır diye düşünüyordum. Ama bir köpeğe yardımcı olan, bu kadar merhametli olan, bu kadar çaba gösteren bir insan kötü olamaz, Yusuf abiye bundan sonra çok güveniyorum demiş… Aradan 7 yıl falan geçiyor, siz zannediyorsunuz ki size güveniyor. Ama o kadar çok sıkıntılar yaşamışlar ki, o kadar çok başından olaylar geçmiş ki, kolay kolay karşı tarafa güvenmiyorlar. Defalarca deniyorlar bu çok önemli, onların hakkı zaten. O kadar çok şey yaşamışlar ki karşı tarafı denemek zorundalar, insan sarrafı da olmuşlar. Çünkü yüzlerce, binlerce insan tanıyorlar. Kimden zarar gelecek, kimden gelmeyecek, kim yardımcı olacak, kim yardımcı olmayacak hepsini biliyorlar. O bakımdan çocuklara samimi davranmak zorundasınız, çocuklarla gerçekten içten ilişkiler kurmak zorundasınız ve çocuklara verdiğiniz sözü tutmanız gerekiyor. Tutmayacağınız sözü vermemeniz gerekiyor. Güven ilişkisini defalarca deneye deneye bir noktaya getiriyorlar zaten. O güven ilişkisi kurulduktan sonra sizinle ölümüne bile gelebiliyorlar. Güvenin arkasında duruyorlar ve saygı, ilgi, sevgi gösteriyorlar.


 


 


Ş.T. Kendilerini sokaktan kurtarıp eğitimlerini tamamlayanlar, meslek sahibi olanlar, yuva kuranlar var mı?


Y.A.K.  Çok var! Halkın bildiğinin aksine çok var. Çünkü neden, halk derneklerin şu kadar çocuğa yardım ettik, şu kadar çocuğu giydirdik, eğitim verdik dediklerini biliyor. Çocukları resimleriyle görüyorsunuz, eğlence ortamlarında görüyorsunuz, birçok şekilde görüyorsunuz, ailelerine kavuştuklarına dair birçok fotoğraf görüyorsunuz. O tür fotoğraflar onlar için çok fazla endişe taşımıyor, çocuklar da aileler de bundan rahatsızlık duymuyorlar. Yanımda E. var, E. daha önce gazeteye çıktı, televizyona çıktı ama ne zaman evlendi? Evlenmekle ilgili bir şey yok, bir haber yok. Ne zaman çocuk sahibi oldu haber yok. Çünkü dedi ki bana, kendisi şahit. Abi ben yeni bir hayat kurdum, benim eşim bile, onun ailesi bile benim sokakta yaşadığımı bilmiyor dedi. O yüzden ben çıkamam, beni çıkarmayın dedi, beni mazur görün dedi… Bunun gibi yüzlerce çocuk var.


 


 


Ş.T. Geçmişi hatırlamak istemedikleri için mi?


Y.A.K.  Yok, onunla ilgili değil, başka insanlar önyargılı davranıyor. Bunlarla ilgili bir problem yok, bu tür ortamlarda rahatlıkla söylüyorlar. Ama kalkıp ta kamuoyu önüne çıkıp söylemiyorlar. Bu tür ortamlarda söylüyorlar, gururla da söylüyorlar. İnsanların önyargıları, damgalamaları devam ettiği müddetçe bu çocuklar kendini rahat rahat ifade etmeyecektir. Zannediliyor ki bu dernek bir şey yapmıyor, o kadar çok şey yapmışız ki o kadar çok çocuğu ailesine teslim etmişiz, askere göndermişiz.


 


 


Ş.T. Sokak çocuklarını topluma kazandırmak için ne tür çalışmalar yapılıyor? Bu çalışmaları yeterli buluyor musunuz? Başka neler yapılabilir?


Y.A.K.  Çalışmaların yeterli olduğunu söyleyemeyiz. Evet, birçok çalışma yapılıyor ama bunların yeterli mi olduğunu sorduğunuz zaman yeterli olmadığını söylüyorum. Gerçekten yapılması gereken çok şey var. Ama önemli bir gelişme var, beş bakanlık bundan sorumlu, bu üç yıldan beri devam ediyor. Aileden Sorumlu Bakanlık koordinatörlük görevini görüyor. Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve M.E.B. devlet olarak bu işin üzerine gitmiş durumda ve gitmeye devam ediyor. Tabi bunun sonuçlarını görebilmemiz için bir on yıl geçmesi gerekiyor, ama bu önemli bir adımdır. Düne kadar sadece Aileden Sorumlu Bakanlığın sorumluluğunda olan bu çocuklar, birdenbire Başbakanlık Genelgesi ile beş bakanlığın sorumluluğu altına girmesi, bu ülkenin geleceği açısından önemli bir adım diye bakıyorum, bunu küçümsememek lazım. Onun dışında benim gördüğüm bir havuz hikâyesi, havuz hikâyesini anlatmak gerekiyor.


            Bir kaynağımız var, o kaynağımızı deniz, göl, akarsu olarak nitelendirebiliriz. Ve o kaynağımızı 1 numara olarak aile olarak koymak zorundayım. Simgesel olarak kaynak eşittir aileler, aileleri bizim güçlendirmemiz lazım. Bir teneke parçası araba için, ehliyet almak için günlerce hem para harcıyorlar, hem emeklerini hem zamanlarını harcıyorlar. Bunun için zaman harcayan insanlar, canlı bir varlık için, bir çocuk için eğitim alma ihtiyacı hiç hissetmiyorlar. Bunun önünü kırmak lazım, Belediye Başkanları gerçekten böyle bir eğitim almayan, daha sonra danışma merkezleriyle desteklenecek olan bu eğitim, aile eğitimi devam ettirmeleri gerekiyor. Ücretsiz ki bizim sağlıklı ve bilinçli anne ve baba adayları çoğalsın ki, yetişsin ki yetiştirecekleri çocuklar da sağlıklı olabilsinler, ilgiyle, sevgiyle büyüsünler. Onun için anne ve babanın güçlendirilmesi, çocukların desteklenmesi için her türlü önlemin alınması gerekiyor. Şimdi alınmadığı zaman ne oluyor bakın. Biraz önce anlattım, parçalanmış aileler, üvey anneler, üvey babalar, ağabeyler, ablalar, kardeşler, aile içinde duygusal, cinsel, fiziksel istismarlar, ihmaller, göç, eğitimsizlik ve büyük şehirlerde tutunamama, işsizlik gibi birçok neden bir araya geldiğinde çocukların evden kaçtığını görüyorum.


            Şimdi çocukların evden kaçtığını simgesel olarak bir muslukla ifade ediyorum, 2 numara. Yani musluktan akan sular evden kaçan çocukları simgeliyor. Şimdi evden kaçan çocuklar musluktan akan sular.


            Bir de 3 numaramız var, havuz bu. Musluktan sular havuza akıyor, 3 numara da sokakta çalıştırılan çocuklar. Sokakta çalıştırılan çocuklar da mendil satan, su satan, ayakkabı boyacılığı yapan, kırmızı ışıkta camları silmeye çalışan, sabit yerlerde dilenen, çöp toplayan çocukları simgeliyor havuzun içindeki. Havuz nasıl bir korunaklı bir su gibi görünüyorsa, bu çocuklar aileleri tarafından kazanç kapısı olarak görülen ama geceleri sokakta yaşamayan, sokakta çalıştırılan, geç de olsa evine dönen çocuklar, ama havuzun içindeki sular zaman içinde nasıl kirleniyorsa, sokakta çalıştırılan çocuklar da zaman içinde kirleniyorlar.



            Bir de 4 numaramız var, havuzdan taşan sular. Bunlar da sokakta yaşayan çocukları simgeliyor. Şimdi düşünebiliyor musunuz? Şu anda en fazla yapılan çalışma bu 3 numara ve 4 numarayla ilgili çalışmalar. Yani sokakta çalıştırılan çocuklarla ve yaşayan çocuklarla ilgili çalışmalar yapılıyor, önlemler alınabiliyor, kanunlar çıkarılabiliyor.


            Sokakta yaşayan çocuklar… şimdi yaşayan ve çalışanlar gözle görüldüğü için, insanlar rahatsız olduğu için, bununla ilgili inanamayacağınız kadar çalışmalar var. Ama esas önleyici çalışmalar da yapılması lazım. Yani musluğu kapatıcı çalışmalar, evden kaçan çocuklarla ilgili, bir de şu anda ailesinin yanında kalıpta her an sokağa gelebilecek ve risk altında olan çocuklarla ilgili de bir çalışma yapılması gerekiyor.


            Şimdi çok ilginç, ailede, merkezde çocuğu yakaladığımız zaman yani örnek olarak söylüyorum 100TL para harcadığımızı farz edelim ayda bir çocuk için. Sadece musluktan akmaya başladığından, musluktan akan suyla karşılaşıp evden kaçan çocuklarla ilgili bir çalışma yaptığımız zaman, çocuk başına harcadığımız para birdenbire 15.000TL ile 20.000TL arasına çıkıyor. Diyeceksin ki Allah! Allah! ne oldu da burada da temiz su vardı, kaynaktan gelmişti bu su. Ama sen evden kaçan çocuklar için özel birim kurmak zorunda kalıyorsun. Adına çocuk sığınma evi desek, çocuk sığınma evi kurulması gerekiyor ilk defa evden kaçan çocuklar için. Üç tane kızlar için, üç tane erkekler için, yaş grubuyla orantılı. 7-11 yaş, 11-15 yaş, 15-18 yaş kız ve erkekler için ayrı ayrı 50′şer yataktan koyduğumuz zaman 300 yatak. Oranın müdürleri, öğretmeni, psikologu, sosyologu, çocuk gelişimcisi, pedagogu, sosyal hizmet uzmanı, güvenlikçisi, şoförü gibi birçok şeyi işin içine koyduğumuz zaman, çocuklara harcayacağınız para aşağı yukarı buna çıkıyor. Ve dikkat ederseniz altı merkez kurmak zorunda kalıyorsunuz. Temiz su vardı sıfır merkezli, sıfır merkezli derken aile merkezli. Birdenbire evden kaçınca altı merkeze çıktı.


Bir de sokakta çalıştırılan çocuklarla uğraşmaya başladığınız zaman, sen on üç tane merkez kurmak zorunda kalıyorsun. Sokak çalışması, aile ile ilgili, annesiyle ilgili, babasıyla ilgili, çocukla ilgili, eğitimle ilgili… yani böyle pilot anlamda on üç tane birbirinden farklı merkez kurmak zorunda kalıyorsun ve harcayacağın para 30.000-35.000TL kadar bir para çıkıyor. Sokakta çalıştırılan çocukların rehabilite edilip geri döndürülmesiyle ilgili sadece pilot anlamında söylüyorum bunu. Çocuk sayısı arttıkça bu rakamlar 13′ten 20, 25, 30′a çıkabilir.


Bir de 4 numaramız var, sokaklarda yaşayan çocuklarla ilgili, onunla ilgili yaptığımız zaman 36 merkez kuruyorsun sadece pilot anlamında. Yani sokak çalışması, ondan sonra çamaşırhane projesi, gece barınağı projesi, ilk adım istasyonu, tedavi ve rehabilitasyon merkezi, ikinci adım istasyonu, gençlik evi, gençlik misafirhanesi, bekar evleri projesi gibi çok uzun soluklu… Çünkü çok kirlenmiş oluyorlar, birçok davranış bozuklukları oluyor, eğitimden geri kalmış oluyorlar, mesleksiz oluyorlar. Ve sokak alışkanlıkları, madde bağımlılıkları ve sokak kanunları, sokağa bağımlılık, maddeye bağımlılık, insanlara bağımlılık, hayvanlara bağımlılık gibi birçok bağımlılık geliştiği için, bunların topluma kazandırılması kolay olmadığı için, sadece 36 tane merkez pilot anlamda kuruyorsun ki bu çocukları geri döndürmek için.


Bir su olarak bile düşünsek havuz hikâyesini, kaynağındaki su temizdir, musluktan akınca belki biraz daha kirlenebilir, havuza gelince dış etkenlerden dolayı biraz daha kirlenebilir ama sokağa geldiğinde çok daha fazla kirlendiğini görüyoruz, böyle bir su olsa bile. Suyu eski haline getirmek için sokaktan insan toplayacaksın daha fazla maliyeti vardır, havuzun içindekileri biraz daha az bir maliyetle temizlersin, musluktakileri biraz daha az kaynağında sıfır maliyet vardır.


Bu havuz hikâyesini biz eğer gerçekten inanarak çözmeyi düşünürsek o zaman bu havuz hikâyesini, bu problemi bir bütün olarak görmek zorundayız. Yani kaynağı kurutucu çalışmalar, yani; 1) aile ile ilgili, aileyi güçlendirmeyle ilgili çalışmalar 2) musluktan akan sularla, yani evden kaçan çocuklarla ilgili çalışmalar 3) havuzu boşaltıcı çalışmalar, yani sokakta çalıştırılan çocuklarla ilgili çalışmalar 4) havuzdan taşan sularla ilgili çalışmalar yani sokaklarda yaşayan çocuklarla ilgili çalışmaları birlikte orta ve uzun vadede düşünmediğimiz sürece biz bu problemi yaşamaya devam edebiliriz. Örneğin; sokağa gelmiş 100 çocuğu alana kadar geçen zaman zarfı içinde havuzdan 200 çocuk taşacaktır. Ben 200 çocuk sokaktan alana kadar havuzdan 400 çocuk taşacaktır. Ben havuzdan 100 çocuk aldığım zaman musluktan 200 çocuk taşacaktır. Ben havuzdan 200 çocuk aldığım zaman musluktan 400 çocuk taşacaktır. Ben musluktan 100 çocuk aldığım zaman bu sefer ailelerden yani kaynağından 200 çocuk taşacaktır. Bu kısır döngünün kırılması gerekiyor ve bu havuz probleminin bir şekilde, yani alt yapılarıyla çözülmesi gerekiyor. O nedenle dediğim gibi kaynağı kurutucu çalışmalar 1) ailelerle ilgili çalışmalar 2) evden kaçan çocuklarla ilgili çalışmalar, musluğu kapatıcı çalışmalar 3) havuzu boşaltıcı çalışmalar, yani sokakta çalışan çocuklarla ilgili çalışmalar 4) havuzdan taşan sular yani sokakta yaşayan çocuklarla ilgili çalışmaları kısa, orta ve uzun vadede yapmadığımız sürece bu işi çözme şansına sahip değiliz. Biraz uzun mu oldu?


Ş.T. Hayır! Güzeldi, teşekkür ederim. Kurumlar bu çocuklara yeteri kadar yardımcı olabiliyor mu? Diyecektim ama siz az önce cevapladınız…


Y.A.K.  Şimdi kurumlar şöyle, tabi yeterli değil, birçok kurum yeterli değil. Çünkü çocuk grubu, çocuk sorunları o kadar farklılaştı ki, özellikle büyük şehirlerde. Bakın! Evden kaçan çocuklar ayı bir sorun, sokakta çalıştırılan çocuk ayrı bir sorun, sokakta dilendirilenler ayrı bir grup, sokakta çöp toplayanlar ayrı bir grup, kapkaç, yankesicilik, gasp olaylarına karışanlar ayrı bir grup, cinsel istismara uğrayanlar grubu var yani hem kızlar hem erkekler, sayıları artmaya başladı. Şimdi ben size sadece birkaçını söyledim ve şimdi düşünebiliyor musunuz, bu grupları kendi içinde kız ve erkek olarak ayırdığımız zaman iki katına çıkıyor ve bunlarla ilgili ayrı ayrı uzmanlıklar gerekiyor. Yani siz şimdi cinsel tacize uğramış, cinsel istismara uğramış çocuk ve gençlerle ilgili veyahut da kız ve erkek çocuklarıyla ilgili ayrı uzmanlık dalıyla uğraşmanız gerekiyor ve o uzmanları yetiştirmeniz lazım. Çöp toplayan çocuklar apayrı grup, gerçekten apayrı hiç benzemiyor bu gruplara. İçine girince ancak onun ayrımının farkına varıyorsunuz. Sokakta dilendirilen çocuklar apayrı grup, başka yöntemlerle, farklı yöntemlerle uygulanması gerekiyor. O nedenle bütün büyük şehirlerde şu anda yeni oluşmuş bu çocuklarla ilgili çalışmaları tekrardan gözden geçirmemiz lazım. Eşcinsel çocuklarımız var şu anda ve elimizde patlamaya başladı. Bununla ilgili de kurumlarımız yok. Yani o bakımdan her sorun grubu için bizim ayrı kurumlar açmamız ve ayrı profesyonellik dalları geliştirmemiz gerekiyor.


 


 


Ş.T. Sokak çocukları, kendilerini nasıl bir yere koyuyorlar? Değersizlik duygusuna kapılıyorlar mı?


Y.A.K.  Kendilerini gerçekten çok değersiz hissediyorlar. Çünkü ben de çocuk esirgeme kurumunda kaldığım dönemden hatırlıyorum. 8 yıl sonra gazetecilik okumuşum, pedagojiyi bitirmişim, şu olmuşum, bu olmuşum başarılı bir hale gelmişim ama aşağılık duygusundan kurtulamıyorsunuz biliyor musunuz? Yani başka bir şey o. Aşağılık duygusundan kurtulamıyorsunuz ve aşağılık duygusunu yenebilmeniz için çok daha çalışmanız lazım. Yani büyük çabalar göstermeniz lazım, eğer toplum yardımcı olmuyorsa, sizin aileniz, sevdikleriniz yardımcı olmuyorsa, değer verip size destek vermiyorsa elinizde patlıyor. O bakımdan çocukları değersizleştirenler aslında yine biziz. Kendi öz ailesi, çevresindeki insanlar, onlara ilgi, sevgi göstermeyenler, onları sevmeyenler, onlara destek vermeyenler, önyargılı yaklaşanlar, onlara şiddet uygulayanların hepsi çocukların kendini değersizleştirmesine sebep olduklarını düşünüyorum ben. Bunun içinde basın ve medya da var.


 


Ş.T Bunu aşabiliyorlar mı peki?


Y.A.K.  Kolay değil ki! Bakın, ben bir çocukla karşılaştığım zaman en az 5 yılını siliyorum ben onun. Ne demek istiyorum, diyorum ki sen 5 yaşındasın arkadaşım benim için, ben öyle görüyorum. Eğer ben onu 5 yaşında görmezsem 10 yaşına göre davrandığım zaman ben onu kaybediyorum zaten. 5 yaşında gösterdikleri davranışları bana gösterdiği için üstüne bir şeyler koyduğu için ben kendimi doğru yolda görüyorum.


 


 


Ş.T. Hayata karşı öfkeleri, varoluşa dair isyanları var mı?


Y.A.K.  Tabi ki var, şimdi zaten sokaktaki varlık nedenleri o. Çünkü insanlardan nefret ediyorlar, insanlara güvenmiyorlar. Kendilerine ve kurdukları küçük gruplara güveniyorlar. Biraz öncede söylediğim gibi geçmişiyle barışık olmayan çocuklar. Hep birilerini suçluyorlar. Yani amcasını, annesini, babasını, işte kendisine yardım etmeyen insanları, kurumları, kendi arkadaşlarını… Yani artık öyle bir noktaya geliyor ki suçlu hep başkası. İş vermeyen olsun, yemek vermeyen olsun herkes suçlu, kendisi değil. Yani kendileri ile onlar arasında bir duvar örüyor nerdeyse. O nedenle öfke, kin, saldırganlık duyguları var. Ama kendilerini korumak anlamında bir şey bu, başka türlü koruyamazlar zaten, öbür türlü sokaktaki dirençlerini artıramazlar. Ve istiyorlar ki insanlar kendilerinden korksunlar. Aslında kendilerinin korktukları insanların, kendilerinden korkmasını istiyorlar. Yani kendilerinden onların korkması, ama biliyorsunuz bunlar da onlardan korkuyor. Yaşam biçiminde böyle oluyor. İnsanlar kendilerinden korkarlarsa sokaklarda çok fazla bela başlarına gelmeyeceğini, şiddet görmeyeceğini, çok fazla ezilmeyeceğini düşünüyorlar. O nedenle de elinden gelen her şeyi yapıyorlar o konuda. Öyle bir görüntü için, öyle bir imaj vermek için her türlü yöntemi deniyorlar.


            Mesela ne yapıyorlar? Diyelim ki kollarını kesiyorlar. Kollarına jilet atma olayına bakıyorsun, niye jilet attıklarını sorduğun zaman, abi bu jileti attığım zaman rahatlıyorum ben diyor. Nasıl rahatlıyorsun diyorsun, ne oluyor da rahatlıyorsun? “Beni dövenlere karşı, bana işkence edenlere karşı veya bana kötü muamele edenlere karşı, onları hayal ediyorum, sanki onları kesiyormuşum gibi kendimi kesiyorum. Yani kendisini onların yerine koyuyor. Sonra onları keserek kendini rahatlattığını söylüyor, bir tanesi bu. Hırsızlıktan yakalanıyor diyelim mesela. Vatandaşlar hemen yakalıyor, dövmeye başlıyor ama insanların bir kısmı diyor ki; Kardeşim bir Allah vurmuş, bir de sen mi vuruyorsun bırak garibanı falan diyor. Çünkü kolları kan revan içinde olmuş. Yani savunma mekanizması olarak oradan kaçmak, ellerinden kurtulmak amacıyla da kendilerini kestiklerini söylüyorlar. Onun dışında bakıyorsun, insanlara diyor ki; kardeşim ben kendime bu kadar jilet atmışsam, kendimi biçmişsem sana kim bilir neler yapabilirim aman bana bulaşma demek istiyor, gözdağı veriyor. Ya da insanlar bunu gördüğü zaman bu psikopat diyor, buna bulaşmamamız lazım. Veya sokaktaki başka bir dilde ne kadar çok çizik varsa o kadar güçlü cesaretli olduğunu ifade ediyor, yani ben çok güçlüyüm ve cesaretliyim. Şimdi böyle bakmak lazım, senin sorduğun soru bununla çok bağdaşmış bir şekilde, yani paralellik gösteriyor. Çünkü çocuklar ve gençler sokaklarda kendilerinden korkulmasını istiyorlar, kendilerini güçlü göstermek istiyorlar. Kendileri aslında çok zayıflar yani.


 


 


Ş.T. Geleceğe dair hayalleri var mı, neler?


Y.A.K.  Eskiden yoktu ama şimdi var gerçektende. Yani kurtulmak istiyorlar bir şekilde. Çünkü kurtulanları görüyorlar, çok örnek var şu anda, önlerinde olumlu örnekler var. Zaten o insanlarla bunları karşı karşıya getiriyoruz. Evlenenler var, askere gidenler var, yani hiç adam olmayacak denilenler adam olmuş, kurtulmuş. Yani düşünebiliyor musunuz, Özgür adam olmayacak diye düşünüyorsunuz, çocuklar da düşünüyor, sokakta yaşayanlar da.(Bu söze Özgür “Abiii!” diye itiraz ediyor, Y.A.K. örnek verdiğini söylüyor) Özgür adam oluyor, kurtuluyor, çoluk çocuğa karışıyor falan. Allah Allah ondan benim ne eksiğim var diyor. Bir de diyor ki; ben ondan daha şanslıyım. Gerçekten bazı anlamlarda da şanslı, ama bu şansı göremiyorlar, işte önlerinde somut örnekler olduğu için.


Biraz önce onu çok kısa geçtim. Yani karşımızdaki 10 yaşında bir çocuğu 5 yaşında düşürüyorum. 20 yaşında bir çocuğu bazen 5 yaş bazen 10 yaş düşürüyorsun. 20 yaşında ama 10 yaşında düşünüyorsun. Evet sokak becerileri dört dörtlük olabilir. Nerde kalacaklarını çok iyi bilir, hayatta kalma mücadele konusunda yani seni beni geçebilirler. Ama hayatla ilgili daha geri, 5 yıl, 10 yıl geriden başlıyorlar. Eğitimleri, meslekleri, toplumsal kuralları kısa, orta vadeli, uzun vadeli düşünme, analiz-sentez etme, olayları birbirine bağlama, sorumluluk alma, sorumluluk taşıma, disipline girme, sabah kalkmak, bir yerde çalışmak, düzenli işe gitme gelme gibi birçok alışkanlıkları bir bebek gibi yönlendiriyorsunuz. Yaa böyle bir şey var mı? Bu çok büyük emek yani. Defalarca tekrarlıyorsunuz, defalarca tekrarlıyorsunuz… Onun için böyle bir iki kere kaçtı, üç kere kaçtı artık ceza falan yok. İsterse 1000 kere kaçsın, 1000 kere alacaksınız, 1001.’de kırılacak belki o. Bir kırılma noktası var hepsinin, yaşa göre değişiyor bu. Kimileri 3 ay, kimileri 7 ay, kimileri bir sene, üç sene ama mutlaka bir kırılma noktaları var. Onun için bu yaşa göre bakmak gerekiyor.


Bir şey daha var madem Psikoloji öğrencisisiniz, ben bunu öyle savunuyorum ama yinede siz bir araştırın. Ben öyle olduğunu düşünüyorum, bu kadar tecrübelerime dayanaraktan kendim de bir pedagog olarak diyorum ki; şöyle işliyor gibi geliyor bana bunlarda yani. Normalde nasıldır?(kağıda şekiller çiziyor) normal insanda böyledir. Sokak çocuklarında böyle diye düşünüyorum ben. Buyurun hadi! Bunları yerine koyun uğraşın bakalım. Yani id, ego, süperego. İd küçüktür çünkü biz eğitim almış insanları bu konuda öğrenim almış insanlar, id’leri kontrol altına alır, yani anlık içgüdüsel hareket etmezler. Egolarını kullanaraktan ve süper egolarını kullanaraktan ben bunları yaparsam ilerde ne olur, başıma neler gelir, iyi mi yaparım, kötü mü yaparım, toplumdan mı dışlanırım dışlanmam gibi defalarca böyle şoklar, önleyici tekmeler gibi bilgilere sahip olurken, hayatını kontrol altına alıp, hata yapmamaya çalışırlar. Bu çocuklar öyle değil yani. Ego ve süper egoları düşük olduğu için ama İd’leri çok büyük olduğu için, bütün yaptıkları hareketler anlıktır zaten. Anlık okulu bırakmışlardır, anlık arkadaşını bıçaklamıştır, anlık yani, o anda içgüdüsel. Bana küfretti, tak!, Anamı bilmem naptı, tak!, Yemek vermedi, tak!



Yani onun için Psikoloji öğrencileri de özellikle bu tür çocuklarla uğraşırlarken bunu değiştirecek mekanizmaları devreye sokması lazım. Yani id, ego ve süperego’nun, özellikle ego ve süperego’nun çocuklar üzerindeki, onların bir davranış biçimine, yaşam biçimine dönüşebilmesi için bu mekanizmaları kullanmasını öğrenmesi gerekiyor. Onun için alt yapıları oluşturması gerekiyor. Onun için ne yapıyorsunuz? Çocuklara toplumsal kuralları öğretiyorsunuz, eğitimlerini tamamlatıyorsunuz, bir meslek sahibi olmasını sağlıyorsunuz. Birçok yere götürüyorsunuz, sinemadır, tiyatrodur, orda bazı kuralları öğreniyor. Birçok aileyle tanıştırıyorsunuz, bir çok yemeklere, pikniklere götürüyorsunuz, tarihi eserlere götürüyorsunuz, hepsinin kuralları var. Böylelikle o çocuklara ego’yu, ve süperego’yu geriye kazandırdığınızda, id’ini kontrol etmeyi öğrendiğinde çok büyük bir başarı sağlamış oluyorsunuz.


Ben şunu söylerim çocukları pisliklerin içinde, pisliklere bulaşmamayı öğrettiğinizde siz o zaman çocuğu kazanıyorsunuz. İstiklal’den alıp, başka yerlerden uzaklaştırıp, onları fanus içinde korumaya çalıştığınızda çocukları kaybediyorsunuz. Bu pislik dünyada, bu zor dünyada, bu acımasız dünyada kuralları öğretip, o pisliklerin içinde yaşamayı öğretiyorsanız çocuklara hiçbir zaman korkmayacaksınız. Çünkü o pislik dünyada yaşayacaklar, korunaklı bir dünyada yaşamayacaklar. Onun için insanların adaya gönderelim, şehir dışında olsun, şurada olsun, burada olsun… Bunlardan vazgeçmesi lazım. Bu çocuklar, burada yaşıyor, burada yaşayacaklar, burada ölecekler. O zaman demek ki biz burada onları büyüteceğiz ve buranın kuralları ile büyüyecekler. Ve burada pisliklere bulaşmamayı öğreteceğiz. Pisliklerin içinde pisliklere bulaşmamayı öğreteceğiz.


 


 


 


 


Ş.T. Kurumunuzda bulunan çocuklar daha çok sizin tespit edip yardımcı olmaya çalıştıklarınızdan mı yoksa kendi istekleriyle gelenlerden mi oluşuyor?


Y.A.K.  Ya şimdi çok uzun zaman geçti, eskiden biz buluyorduk. Yani kapı kapı dolaşıyorduk, bankamatiklerde, havalandırmalarda, derme çatma evlerde, köprü altların, sur diplerinde arayıp bulmaya çalışıyorduk. Veya onların ayaklarına gidip orda hizmet vermeye çalışıyorduk. Banyo yaptırmaktır, üst baş değiştirmektir, karnını doyurmaktır buna benzer şeyler. Fakat zaman geçtikten sonra yavaş yavaş polisler getirmeye başladı, getirdiklerimizin arkadaşları getirmeye başladı. Arkadaşlar geliyor ya derneğe yani sen geliyorsun diyelim, sokak çocukları, sokak gençleri geliyor, benim arkadaşım da var onu da getirebilir miyim diyor, bu şekilde gelenler oluyordu. Eskiden biz bu işi bilmeden önce şöyle oluyordu; köpeğim gelirse ben de gelirim köpeğim gelmezse ben de gelmem diyordu. Şimdi ne yapıyorduk, ya Allah Allah diyorduk, bizim çocuğu korumamız lazım e köpeği alıyoruz, alacaksınız.


            Mesela bir kitapta var 1952′de yazılmış, kitabın başındaki kişi diyor ki; bu çocukları ele almanın, anlamanın yollarından bir tanesi önce onlarla onlar gibi olacaksınız, sonra da içlerine gireceksiniz diyordu. Böyle bir lafı var yani. 1952 yılında Kemerburgaz Ağaçlı köyünde Etibank Sosyal Tesisleri o çocuklara ayrılmış. O dönemde klinik çalışmalarda, o dönemde bu çocuklara aile eğitiminden, o dönemde atölye çalışmalarından, o dönemde her çocuğa ayrı eğitimden bahsediyor. Şimdi 2011 yılındayız, 1952 nerde 2011 nerde, o 1952 yılındaki o felsefe o yazılanları biz uygulayamıyoruz hala.


 


 


Ş.T. Bu konu hakkında son olarak ne söylemek istersiniz?


Y.A.K.  Valla buradaki problem, bilinçli aileyi oluşturmamız gerekiyor, aileyi güçlendirmemiz gerekiyor. Çünkü bilinçli ailelerle yetişen çocuklar gerçekten sağlıklı olarak büyüyecektir. Türkiye’nin en büyük yanlışı bana göre şu oluyor. Biz bütün çocukların belli bir noktaya gelmesi için uğraşmamız gerekiyor. Şimdi yoksulluk, hep böyle sanki anneden babadan oğla, oğuldan toruna, torundan toruna geçiyor. Genelde böyle oluyor, çünkü cahil aile çocuğunu da cahil bırakıyor. O cahil aile büyüdüğü zaman, çocukları büyüdüğü zaman, onlar da evlendiklerinde çocuklarını cahil bırakıyor, böyle devam ediyor bu. Bir yerden kırılması gerekiyor. Onun içinde devlet ve özel kurumların özel tedbirler alması gerekiyor. Ben hep onu savunuyorum.


Mesela şu anda bizim önümüzde çok büyük sıkıntılar var. Bir zamanlar ehliyeti ilkokul mezununa kadar indirdik, ehliyet alacağız diye AB’nde bir rakam tutturmak için. Bir ara okuma yazma seferberliği yapıldı, belli bir noktaya getirmek için. Bunların hepsi böyle göstermelik şeyler. En önemli ailede yakalamak lazım, eğer çocukları ailede yakalayıp eğitim durumlarını yükseltirsek, yani herkes zannediyor ki 8 yıllık eğitim yetiyor. Arkadaşlar 8 yıllık eğitim yetmiyor, çünkü elimizde veriler var. Diyoruz ki; sokağa gelenlerin içinde okuma yazma bilmeyen, ilkokulu terk etmiş olan, ilkokul mezunu olanların oranı %92’si, %3 ortaokul terk, %3 ortaokul mezunu, %1′i lise terk, %1 lise mezunu. Yani eğitim yaşını yükselttiğiniz zaman, yoksul-zengin fark etmiyor. Özellikle yoksullarda, çocuğun sokağa gelmesini engelleyen en önemli koruyucu ve önleyici yöntemlerin başında eğitim geliyor. Fakat bizim en büyük unuttuğumuz şey 8 yıllık eğitim bu yoksul insanlara yetmiyor. Ya liseye devam ettireceksiniz, ya meslek okullarına devam ettireceksiniz ya da onu da yapamıyorsanız çıraklık eğitim merkezlerinin önünü açacaksınız. Yani yol parası, yemek parası ufak tefek desteklerle 3 yıl daha çalışacaklar, geçerli olan bir mesleği öğrenecek, kendi hayatını, kendi çocuklarının hayatını, kendi ailesinin hayatını, onun ekonomisini düzelteceklerine inananlardanım ben. Yani 8 yıllık eğitimde bırakmamaları gerekiyor.


Şu anda sıkıntıların başında şu geliyor, araştırıyorsunuz ilkokul mezunu çok insan var. Ama çıraklık eğitim merkezlerine girebilmeleri için ortaokul mezunu olması gerekiyor. Ya ufak bir değişiklik yapacaklar, diyecekler ki; bu ilkokul mezunlarının hepsi çıraklık eğitim merkezine devam edebilirler. Ama bir taraftan da açık öğretime devam etsinler. Bir taraftan ortaokulu bitirirken bir taraftan da zaman kaybetmemek için normal meslek eğitimlerini tamamlasınlar. Öbür türlü düşündüğünüzde 20 yaşında diyelim Özgür, askere gitti geldi 21 yaşında, ben bunu çıraklık eğitim merkezine götürmem için önce açık ilköğretime yazdıracağım 4 yıl geçecek 25 yaşına gelecek bu. 3-4 yılda şey okuyacak 29 yaşına gelecek, 29 yaşından sonra buna kim iş verecek? Öyle bir sıkıntı var. O nedenle de zamana karşı yarışı kırmanın yollarından bir tanesi bu. Yani ufak tefek değişiklikler. Veya halk eğitim merkezleri nasıl okuryazarlık diploması veriyor 3 ayda, nasıl 3 ayda ilkokul diploması veriyor. O zaman bir yıl okutalım bu çocukları, ilkokul mezunu olanları, yoksul ailelerin çocuklarının hepsini, halk eğitim merkezine devam etsinler. Ve ortaokul diploması versinler, bir seferliğe mahsus. Ortaokul diplomasını aldıktan sonra da çıraklık eğitim merkezine devam etsinler diye.


Şu anda 18 yaşını doldurmuş gençler, gençlik koruma kanunu olmadığı için devlet bir şey yapamıyor şu an. Onun için biz gerçekten bir ülke isek ve çocukları, gençleri düşünüyorsak, çocuklarla ilgili çok büyük sıkıntılar yaşıyoruz, 18-25 yaş, 18-27 yaş, 18-29 yaş, aynı Avrupa’da olduğu gibi, Gençlik Koruma Yasasını çok acil olarak Türkiye’ye uygulanarak, uyarlanarak çıkarılması gerekiyor. Çocukları korumaya çalışırken, gençleri kaybediyoruz bu sefer. Çünkü sokakta, işte buyurun! Özgür daha önce bir yerlerde kalmış, kurumlarda kalmış, şu anda sokakta yaşayan bir genç haline geldi. Yaşı dolduğu için devletin korumasında falan değil şu an. Ve devlet bu kadar imkan yaratmış, bu kadar bakmış etmiş. Bakın çok ufak bir şeyden dolayı, yaşı 18′i doldurdu diye şu anda sokakta yaşıyor. Kırılması gerekiyor, yani bunun da çözülmesi gerekiyor. Onun için anne ve babalara, ailelere çok önemli görev düşüyor. Bakabilecekleri, yetiştirebilecekleri kadar çocuk dünyaya getirsinler. Bu sorumluluğu alabilecek kadar çocuk dünyaya getirsinler. Bu sorumluluğu alabilecek kadar çocuk dünyaya getirmeleri gerekiyor, isterse 5 tane, 20 tane. Ama bu sorumluluğu alabiliyorsa, çocuklarına iyi bir gelecek verebiliyorsa, mutlu bir aile ortamı yaratabiliyorsa istedikleri kadar çocuk yapabilirler önemli değil.


Share This

Sokakta yaşayan çocuklar (1)

Sunuş: Sokakta yaşayan çocukların gözlerine dikkatle baktınız mı hiç? Yoksa arabanıza yaklaştıklarında merkezî kilit sistemine basıp hızlananlardan mısınız? O rahatsız edici gözlere biraz bakın. Bize bizden bir şeyler yansıtıyorlar sanki?


Bizim “en alttakiler” onlar. Bizi kâh korkutan, kâh üzen ama daha çok acıma duygusu uyandıran. Önceden belirlenmiş davranışlar sergiliyor o çocukları görenler. Kendilerini aklayacak savunma mekanizmaları harekete geçiyor:  “Kazık kadar adam olmuş, bir iş bulup çalışsa ya! Bu hale düştüyse kendi suçu değil mi biraz da?”. Ya da bir başka şemsiye açılıyor, “düzene”, hükümete, kapitalizme sövüyor vicdanını duymak istemeyenler.


Şeyma Tamer ise sessizce ve dirayetle “başka bir yol olmalı” diyenlerden. Okuyacağınız yazı dizisi çareler, çözümler öneren ve tam da bu sebeple oldukça sıra dışı olan bir çalışma. İçerik itibariyle alışılagelmişin ötesinde, İnsan’ı, İlim’i, Akıl’ı ve Vicdan’ı merkeze alan bir… ödev. Evet, Şeyma Avrupa İslam Üniversitesi, Psikoloji Bölümü 1. Sınıf Öğrencisi. Bu sebeple Şeyma’nın bir öğrenci olması da umut verici. Karşılaştığı güzel insanlar, Üzeyir Öz ve Yusuf Ahmet Kulca, yürütülen projeler, yapılanlar ve yapılacaklar kadar güzel. Hayra vesile olması umuduyla yayına giriyoruz.(MY)


Önsöz (Şeyma Tamer)


Sokakta gördüğümüz zaman kimimizin kafasını çevirip yoluna devam ettiği, kimimizin acıyarak baktığı, kimimizin korktuğu, kimimizin kızdığı sokak çocukları ve onların yaşama tutunma çabaları… Bu konuda nelerin yapılabileceği ve bu sorunun nasıl çözülebileceğini öğrenmek için iki değerli insanla mülakat gerçekleştirdim. Söylediklerini mümkün olduğu kadar değiştirmeden, olduğu gibi aktardım ki söylediklerinin büyüsü bozulmasın ve benim onlarla görüşürken hissettiğim duyguları bu mülakatı okuyan herkes de hissetsin.


Mülakatı iki ayrı kişiyle gerçekleştirdim, Üzeyir Öz ve Yusuf Ahmet Kulca. Yusuf Bey ile mülakatı gerçekleştirmek için birlikte çay bahçesine doğru giderken tevafuk eseri üç kişi ile karşılaştık, Yusuf bey onları da çay içmeye davet etti. İkisi bir zamanlar sokak çocuğu olan ama şimdi mesleğini eline almış, evlenmiş kişilerdi. İçlerinden E. ile olan görüşme notlarını da aktardım. Yusuf Bey ile görüşme yaparken, kendisi de bazı konularda kendi yaşadıklarından örnek vermek istedi, onun haricinde hiç birini tedirgin etmemek için farklı sorular sormadım. Soruları beğendiğini söylemesi ve bana güvenmesi beni memnun etti. Kendisi kimliğinin açıklanmasını istemediği için fotoğraf çekiminde de yer almadı.


Bir diğeri ise Özgür, 18 yaşında ve hala sokaklarda yaşıyor. Tinerci bir genç, masada çay içerken dahi sürekli cebinden tiner şişesini çıkarıp bir beze döküp kokluyordu. Davranışları tıpkı bir çocuk gibiydi, her ne kadar söylenilenleri anlasa da tiner çektiği için olsa gerek çok fazla bilinci yerinde değildi. Ama Yusuf beyin onunla ilgilenmesi görülmeye değerdi. Gayet babacan bir tavırla, hadi canım benim hatırım için tineri cebine koy diye rica ediyordu. Çay bahçesinde oturduğumuz süre zarfında Özgür’ün karnını doyurdu, Özgür bir ara vücudunu kaşıyınca kontrol etti, evladım kendine dikkat et aman hasta olma dedi, yurda gelmesini ve banyo yaptırmayı teklif etti. Özgür’ün fotoğraflarını Yusuf Bey çekti, benim onları rahatsız etmemek için çekmediğimi anladı sanırım, fotoğraf makinemi alıp o çekti.


. Benim için çok güzel bir gündü, samimi konuşmaların olduğu, duygusal anların yaşandığı ve çevredeki insanların şaşkın bakışları… Ayrıca o gün sünnet olmayanların askere alınmadığını öğrendim. Gayrimüslimler için bu geçerli değilmiş, Müslümanlar için geçerliymiş. Yusuf Bey E.’den bahsederken sünnet olmadığı için askere gidemediğini söyledi, 24 yaşında sünnetini yaptırmış. Mülakatlar sorunun ne olduğu, nasıl çözülebileceği ve sonuca dair bilgiler içerdiği için bu konuda yorumu okuyucuya bırakıyorum.


 


BİZİM ÇOCUKLARIMIZ


SOKAK ÇOCUKLARI HAKKINDA YAPILAN 10 OCAK 2011 TARİHLİ


YARI YAPILANDIRILMIŞ MÜLAKAT ÇALIŞMASI


SOSYOLOJİ DERSİ


 


 


Adı:     E.


Yaşı:    30-35


 


Ş.T.                  Sokaklarda ölen çocuklar var mı?


E.                     Vietnam’da Amerika, savaşta ne kadar asker kaybettiyse, sokaklarda da o kadar kaybediliyor. Birbirlerini de öldürebiliyorlar, kazayla da ölebiliyorlar. Nerden baksanız 50′ye yakın arkadaşımızı kendi ellerimizle gömdük. Birisi denize atladı öldü, bir tanesi trende sıkıştı öldü. Mağarada 3-4 arkadaşımız öldürüldü, kendi aralarında baktığınız zaman sayısız ölümler var.


 


Ş.T.                  Sokak çocukları, kendilerini nasıl bir yere koyuyorlar? Değersizlik duygusuna kapılıyorlar mı?


E.                     Değersiz? Ben kendimden bir örnek vereyim, arabanın lastiği ile kendimi askerden geldikten sonra kıyaslamıştım. Askerden yeni geldim, arabaya baktım, tempra arabaya dedim ki; ben bu arabanın neresi ederim? İki lastiği mi, iki kapı kolu mu? O kadar kendini şey görüyorsun, yani bir arabanın şeyiyle kıyaslıyorsun, lastikleriyle, kapı kollarıyla, kendinde bir değerin yok yani. Bu kadar değersiz hissediyorsun, bir gelecek şeyin yok.


 


Ş.T.                  Peki siz değersizlik duygusunu nasıl aştınız?


E.                     Ben nasıl aştım… Ben, Yusuf abi ile biz karşılaştığımızda sene 93′tü herhalde, 91… daha evveliyatı var 89 gibi. Şu uydu satılanın altında bir şey vardır, merdiven altı vardır, biz, orada kalırdık, orada ateş yakardık. Kadıköy grubu vardı, Üsküdar grubu vardı, gruplar vardı. Biz o zaman Kadıköy grubuna aittik, Yusuf abi ile orada karşılaştık, sonra Eminönü’ne geldi orada bir daha karşılaştık, o zaman ben sokaktayım. Bana dedi ki; sokaktaydım, E. dedi, yurtta da karşılaşmıştık Kadıköy yurdunda, Eminönü’ne geldi, parkına geldi, orada biz kalabalık bir gruptuk. En az 15 kişi kışın sokaktaydık. E. dedi, ben dedi yurt açtım dedi Sefaköy’de, düşünür müsün gelmeyi, kalmayı falan. Ben güvenmedim şimdi, yani kimsin, nesin beni çağırıyorsun ama tanımıyorum güvenimde yok.


 


 


Ş.T.                  Sokak daha güvenli geldi yani!


E.                     Daha güvenli, her zaman için sokak daha güvenli.


Y.A.K.  En azından orayı biliyor, öbürünü bilmiyor. Öbür tarafını bilmediği bir şeye tabi güvenmeyecek, çünkü bilmiyor, bilmediği bir şey, ama sokakta her yeri biliyor. Arkadaşlarını biliyor, kimden zarar geleceğini biliyor, neresi güvenli nerde kalabilirim, nerde yemek yiyebilirim, nerde yatabilirim her şeyi biliyor.


Ş.T.                  Ama orada götüreceği kişinin ne yapacağı belli değil.


Y.A.K.  Evet bütün problem de orada zaten.


 


E.                     Sonra Taksim Beyoğlu’nda dernekte karşılaştık, Yusuf abi o kadar ilgilendi ki. Babanın yapamayacağı şeyleri o kadar seninle yakın ilgileniyor yani. Benim sünnetimi yaptı, ne kadar garip. Kaç yaşındayım benim sünnetimdeydi, benim düğünümdeydi, benim işte askerlikte yanımdaydı yani. Her kademede bir babayla, benim babamdan hiçbir şey görmedim mesela. Biz babamla, bugün ben babamdan nefret ediyorum hala. Geçmişe bakıyorum hep beni aşağılar şeyi vardı. Üvey annemle büyüdüm ben, öz annem X şehrine geldi. Ben daha küçüktüm 4 yaşındaydım, hatırlamıyorum onu. O X şehrine geldi kendini kurtardı. Bir yuva yapmış, evlenmiş, beni Y şehrinde bıraktı. Ben üvey annemle yaşadım, ama üvey annem de 5 tane çocuğunu bırakıp babama gelmiş. Şimdi o kadın, ben 5 çocuğumu bıraktım diye orada beni gözüne kestiriyor yani. Bu çocuk da gidecek… yani ben 5 çocuğumu feda ettim, senin evine geldim, karın oldum, o çocuğu da ben barındırmayacağım, yaşatmayacağım deyip kafasında bir şey kurdu sürekli. Ben o baskıdan dayanamayıp İstanbul’ geldim.


            İstanbul’da onlardan kaçmayı özgürlük olarak görüyorsun işte. Oradan buraya gelmek benim için mutluluktu. Buraya geldim, Taksim’de Yusuf abiyle karşılaştığımızda insanların ona güvendiğini gördüm. O an ben de güvenmek istedim. Yurdu bir görmek istedim önce bir, görme amaçlı gittim kaldım. Ondan sonra kaldıktan sonra işe soktu Yusuf abi, iş hayatımız oldu kısa bir süreli. Ama bende bir şey vardı, özgüven derken biraz hani liderlik ruhu vardı. Çocuklara liderlik ruhu, onlara abilik yapabilme şeyi. Aynı ailede olduğu gibi birbirinizi koruduğunuz için, dışarıya karşı, diğer insanlara karşı, olumsuzluklara karşı, orada da bir saygı sevgi çerçevesi var.


Yusuf abi askere gönderdi, askerden geldim, askerden geldikten sonra işte konuştuk, bana şey dedi. Artık siz büyüdünüz dedi, şimdi evliliğe atılmamız lazım dedi. Öyle bir projeleri vardı o zaman. Gençlere ev açacağız, önce üç dört ay kiranızı vereceğiz, sonra biz arkanızda duracağız dedi. Sonra onların o uygulamasına girdik, bir ev tuttuk arkadaşlarımızla Kadıköy’de. Ama bu arada Yusuf abi’nin derneklerinde olan bir bayan vardı, beni X şirketinde işe soktu. O bayanın sayesinde ve tabi ki Yusuf abinin sayesinde işimiz oldu. O güvendi, ben dedi E.’ye kefilim dedi, o çalışır dedi. Onun o şeyi bana bir iş kazandırdı. Ve bana işyerimde patronumun bana şey tanıması, tolerans tanıması işte bana yardımcı olması, gerçekten ama içten, bazıları yardımcı olmuyor o bir gerçek.


 


Ş.T.                  Gösteriş olarak işe alanlar var değil mi?


E.                     Tabi var, çok var. Seni 2 ay deniyorlar sonra sana yalandan bir mazeret üretiyorlar, kendi dostunu almak istiyor, kendi arkadaşını almak istiyor. Seni orada hemen gönderebiliyor. Ama oradaki patron gerçek bir patrondu, benim dişim ağrıdığında özel arabasıyla beni kendi dişçisine götürüp getirebilecek kadar doğru bir insandı. Bunları hiç unutamıyorum.


            O şeyi özgüveni görünce tabi ben borsa da oynamaya başladım. Borsaya girdim para kazandım, bir cafe açtım o güvenle, arkadaşlarla ortaklaşa bir şeyler yapmaya çalıştık, hayat tabi ki tecrübe bunu sana gösteriyor, olmuyor. Yani o olmadı, yanlışlıklar oldu. Arkadaşlarımız beceremedi, çocukluk arkadaşlarımla böyle bir hayallerimiz vardı. Yaptık ama borsadan çok büyük para gelmesine rağmen o hayalimiz olmadı. Oradaki ortam çok farklı bir ortam, evet onlarla açtım, onları da ortak yaptım 3-4 tanesini ama onlarda işletmecilik ruhu yoktu. Böyle bir girişimcilik yaptık ama olmadı. Ben artık kendimi toplamıştım, bir işimiz vardı sonra evlenmeyi düşündüm. Bayan bir arkadaşımla tanıştım, o X semtinde oturuyordu, onunla bir evliliğimiz oldu. Sonuçta benim kendime özgüvenim geldi. İşte Vakıf Bankası’ndan gayrimenkulleri takip ettim, oradan Z şehrinden görmeden arsa aldım. Onu sattım bir ev aldım, yeni bir ev daha aldım. Şimdi iki dairem oldu. Hayat böyle şey yapıyor seni, aşıyor seni yani. Hayatta iki tekerlekle kendini kıyasladığın dönemden şimdi bakıyorum ki 400 milyarlık bir şeye geldim. Demek ki hayat bu kadar basit bir şey, yani yapabiliyorsun. Bir şeyi istersen oluyor, yani inanmak işin püf noktası.


 


 


Ş.T.                  Hayata karşı öfkeleri, varoluşa dair isyanları var mı?


E.                     Çok zayıflar, oturup ağlıyorlar yani. Gecenin bir yarısı mesela, en çokta nezarethaneye düştüklerinde kendileriyle baş başa kalıyorlar. Yani bir karakola düştüklerinde yani gecenin bir vakti olduğunda, kendilerini yalnız hissettikleri, en çaresiz hissettikleri dönem oluyor.


            Ben 9 yaşında geldim Y şehrinden İstanbul’a. Kadıköy’e gelmiştim ilk başta sene 83 falandı. 2. Sınıfı geçemedim, o yüzden kaçmıştım. Geçemedim dayak yiyeceğim diye, İstanbul’a geldim, 9 yaşındaydım, polisler aldı beni nezarethaneye koydular. İstanbul’a geldiğimde çok mutluydum, oradan kurtuldum diye ama nezarethaneye girdiğinizde o şeyle ağlıyorsunuz. O öfkeyle ağlıyorsunuz yani. Ben o yaştan sonra 9 yaşından sonra İstanbul’da büyüdüm zaten. Gitmeler bir daha gelmeler…


            Sonra işe askere gittiğimde de, babam yine bana, bak işte oraya gittin, göreceksin gününü falan, ben sana yardım etmeyeceğim… Mucize gibi bir şey yani sokaktan kurtulmak inanın. İlk başta düşünmüyorsunuz zaten, kurtulacağım bir hayat kuracağım, çalışacağım bir mesleğim olacak bilmem ne bunların hepsi bir hayal. Öyle bir şey kurmuyorsun, ben çocukken o yaşlarda ne hayal kurardım diye baktığım zaman, film kahramanı oluyorsun sevdiğin filmlerden, onun haricinde bir şey kuramıyorsun. Maçları izlediğinden bir futbolcu oluyorsun hayalinde ya da. Onun haricinde hiçbir şey yok. Sadece kitaplarda geçiyor. Çocuk ruhuna erişemiyorsun, ergenlik görmüyorsun. Çünkü bütün arkadaşların sokakta, sana bir şey öğretmiyorlar. Sadece yaralanacaksın, ölebilirsin işte hep ölüm tehlikesi yaşıyorsun, polislerden şiddet görüyorsun, kendi arkadaşlarından yine bir şekilde şiddet görüyorsun. Sokakta gaspçılarla karşı karşıyasın. Gecenin bir vaktinde 2′de, 3′de onlarla hep yüzleşiyorsun. Yani tehlikelerle karşı karşıya gelebiliyorsun. Sokak hayatında sadece öleceğini düşünüyorsun. Buralardan kurtulamayacağım, ceza evine gireceğim vs.


            Ama derneğin olması çok büyük bir umut oldu. Aslında derneğe de kurtulacağız diye değil de, sokakta başımıza bir şey gelmesin diye gidiyorduk biz oraya. Ama sokaktan kurtulmak da o an için büyük bir şey oluyordu. Dinlenme, uzaklaşma, orada işte yemek yiyorsun, ilgi gösteriyorlar, eğitim veriyorlar. Okuma yazma bilmiyordum, sokaktan geldiğimde bir şey açıp okuyamıyordum. Sonra işte yurda gelen öğretmenler sayesinde okuma yazmayı öğrendim. Sonra ben dışarıdan liseyi bitirdim. Hiç okuma yazma bilmiyordum, dışarıdan liseyi bitirdim.

Sokakta yaşayan çocuklar (3)

Adı:                 Üzeyir Öz


Mesleği:          Sosyolog. Ayvansaray Çocuk Bakım İstasyonu’nda çalışıyor.


Yaşı:                30-35


 Şeyma Tamer:      Kısaca kendinizden bahseder misiniz? Bu tarz bir çalışmada yer almaya nasıl karar verdiniz? Neden sokak çocukları?


Ü.Ö.     İsmim Üzeyir Öz, Sosyologum. Bu projeye ben üç sene önce arkadaşım vasıtasıyla dahil oldum. Özellikle sokak çocukları olsun diye başlamadım, sosyal hizmetlerde başladım buraya yönlendirildim. Diğer kurumlarda çalışan arkadaşlarımız da var, burada başlayıp başka kurumlara geçen de… Ama burada daha da profesyonelleştiğim için sokak çocuklarıyla çalışmaktan memnunum.


 


Ş.T.      Sokak çocuğunu tanımlar mısınız? Sizce kimlere sokak çocuğu denir?


Ü.Ö.     Daha çok parçalanmış, dağılmış ailelerin çocuklarına diyoruz. Toplumdan kendini daha çok soyutlayan, belli başlı problemleri olan ve topluma sırtını dönmüş bireylerden oluşan çocuklar.


 


Ş.T.      Sokaklarda yaşamalarının sebepleri neler? Ebeveynleri tarafından terk edilmeleri mi, başka sebepler mi?


Ü.Ö.     Daha çok parçalanmış aileler, anne baba boşanmış ya da anne baba boşanmamış ama ayrı yaşayan, çocuklarıyla irtibatlarını kesen aileler sebebiyle sokaklarda yaşıyorlar. Bazen anne baba ölmüş ve akrabaların sahip çıkmadığı çocukları da görüyoruz. Aile içinde şiddet gören ya da babasıyla kavga eden çocuklar da evden kaçıp sokaklarda yaşayabiliyor.


 


Ş.T.      Aile hakkında ne düşünüyorlar?


Ü.Ö.     Aile hakkında çok iyi düşünen yok, ailelerini seven pek yok. Babadan daha çok şiddet gördükleri için babaya karşı ya da anneye karşı öfke besleyenler var. Ailenin ilgisizliğinden yakınanlar var, aile özlemi duyan pek yok. Aileye teslim ettiğimizde yine kaçan çocuklar var, aileye geri kazandırmak istediğimiz halde sokaklara dönenler var.


 


Ş.T.      Sokak çocukları, sokaklarda ne tür zorluklarla karşılaşıyorlar, bunlardan bahseder misiniz?


Ü.Ö.     Her türlü tehlikeye açıklar aslında. Cinsel sömürü artı fiziksel şiddet, televizyonlarda zaten sık sık görüyoruz. Her türlü tehlikeye açıklar ama öne çıkanlar bunlar oluyor. Sokakta korumasız çocuklar tamamen. Güvenlik güçleri bunları gördüğü zaman alıp bize getiriyorlar ama kalmak istemeyenleri zorla tutamıyoruz. Peki, sokaklarda yeme, içme gibi ihtiyaçlarını nasıl karşılıyorlar? Daha çok dilencilikten kazandıkları para ile karınlarını doyuruyorlar.


 


Ş.T.      Toplumun, sokak çocuklarına dair önyargıları var mı? Bunlar nedir ve nasıl çözülebilir?


Ü.Ö.     Toplumun sokak çocuklarına karşı önyargısı var. Toplum birebir olayın içini bilmediği için, ailenin hatalarını görmedikleri için bütün her şeyi çocuğun sırtına yüklüyor. Ailenin ilgisizliğini, dışladığını bilmediğinden toplum direk çocuğa kesiyor cezayı ve onları dışlıyor. Terk edilmiş olarak kalıyor çocuk, hem ailesinin dışlamasından hem de toplumun bakış açısından dolayı her türlü sıkıntıya açık bir şekilde kalıyor dışarıda.


 


Ş.T.      Sokak çocukları insanlara güveniyorlar mı?


Ü.Ö.     Toplumun bakış açısından dolayı, topluma güvenleri kayboluyor. Toplum tarafından dışlandığı için, çocuklar da topluma ve insanlara karşı daha mesafeli, farklı ve belki de bakmaması gereken bir açıdan bakıyor. Çocuklar gelişimlerini tam tamamlayamadıkları için, toplumla çocuk arasında sürekli bir açıklık var. Sizlere güveniyorlar mı? Bizlere karşı bir sıkıntı yok. Onların her türlü ihtiyaçlarını giderdiğimiz ve yardımcı olmaya çalıştığımız için bize karşı bir güven problemi yaşamıyorlar.


 


Ş.T.      Kendilerini sokaktan kurtarıp eğitimlerini tamamlayanlar, meslek sahibi olanlar, yuva kuranlar var mı?


Ü.Ö.     Tabi, kurumlarımızda kalıp meslek edindirilip topluma kazandırılan çocuklarımız var. Aile kuranlar, çocuk sahibi olanlar var. Devletin desteğiyle işe yerleştirilip düzenli bir hayata sahip olanlar çok sayıda var.


Ş.T.      Sokak çocuklarını topluma kazandırmak için ne tür çalışmalar yapılıyor? Bu çalışmaları yeterli buluyor musunuz? Başka neler yapılabilir?


Ü.Ö.     Şu anda yapılan çalışmaları genel itibariyle olumlu ve yeterli görüyorum. Yüzde yüz mükemmel diyebilir miyiz, belki daha yapılabilecek şeyler olabilir ama şu an yapılanlar gayet hoş. Çocuğu tekrar aileye kazandırmak için, kazanılamıyorsa sokağa terk etmeyip devlet korumasında meslek edindirip hayatlarını idame ettirmeleri için çalışılıyor. Daha ilerisi ne olabilir, rehabilitasyon merkezleri artı yeni meslek edindirme kursları kurulabilir ve oraya çocuklar yönlendirilebilir. Topluma saygılı bireyler kazandırmak için daha farklı çalışmalar yapılabilir tabi.


 


Ş.T.      Sokak çocukları, kendilerini nasıl bir yere koyuyorlar? Değersizlik duygusuna kapılıyorlar mı?


Ü.Ö.     Toplum içinde farklı bir yaklaşım olduğu için çocuklara, çocuklar da zaten topluma karşı güvensizlik içinde, toplum da mesafeli yaklaştığı zaman illaki bir değersizlik, itilmişlik duygusu çocuklar yaşıyor.


 


Ş.T.      Geleceğe dair hayalleri var mı, neler?


Ü.Ö.     Geleceğe dair maddeden kurtulup, düzenli bir yaşam kurma istekleri var ağırlıklı olarak çocuklarda. Zaten ileriki yaşlarda özellikle ergenlik dönemini atlatınca maddeyi bırakıyorlar.


Ş.T.      Sokaklarda yaşayıp ölen çocuklar var mı?


Ü.Ö.     Şu ana kadar ben hiç duymadım, madde kullanıp ölen yok.


 


Ş.T.      Hayata karşı öfkeleri, varoluşa dair isyanları var mı?


Ü.Ö.     Hayata karşı duruşları var. Ailelerinin toplumun dışlamalarına karşı tepkileri var. Keşke doğmasaydım, dünyaya gelmeseydim diyenler var, isyankar duruşları da var.


 


Ş.T.      Kurumunuzda bulunan çocuklar daha çok sizin tespit edip yardımcı olmaya çalıştıklarınızdan mı yoksa kendi istekleriyle gelenlerden mi oluşuyor?


Ü.Ö.     Bizim kendi ekiplerimizin getirdiği çocuklar var, emniyet güçlerimizin getirdiği çocuklar da var, kendi istekleriyle gelenler de var. Her türlü gelen çocuk var.


 


Ş.T.      Bu konu hakkında son olarak ne söylemek istersiniz?


Ü.Ö.     Gayet güzel hazırlanmış sorular, çok kapsamlı. Ben de anlatsam bu kadar anlatırdım. Genel anlamda güzel sorular yapılan hizmetleri ortaya koyuyor gibi geliyor bana. Yine de sormak istediğiniz bir şey varsa cevaplayabilirim.


 


Ş.T.      Peki bu sorunların hiç yaşanmaması için neler yapılabilir?


Ü.Ö.     Ailenin, çocuğu nedeni ne olursa olsun hiçbir şekilde dışlamaması lazım. Aileler en ufak bir olayda fiziksel şiddet uygulayabiliyor. Belki eğitim müfredatına konup, bireylerin aile fertlerine karşı daha duyarlı yaklaşmaları için eğitim verilebilir. Evlenmeden önce çiftler bu konuda bilinçlendirilebilir, bunlar da sonuca olumlu olarak yansır.

Liberal totalitarizm kendine iç düşman mı üretiyor?

“…1990′da Komünist rejimlerin parçalanmasından sonra, yönetimi siyasetle ilişiği bulunmayan uzmanlara bırakmanın ve çıkarları eşgüdümlemenin, devlet gücünü kullanmanın başlıca formu olduğu yeni bir döneme girdik. Bu nevi siyasete tutku kazandırmanın tek yolu, insanları seferber etmenin tek yolu korkudur: Göçmen korkusu, suç korkusu, tanrısız bir cinsel azgınlık korkusu, (getirdiği ağır vergiler ve kontrol yüküyle) aşırı devlet korkusu, çevre felaketi korkusu, tâciz korkusu (siyaseten doğruculuk, korku siyasetinin liberal formuna örnektir)….”


Liberal çokkültürcülük, eski bir barbarizmi insan yüzüyle maskeliyor (Slovaj Zizek)


Dünya Bülteni için çeviren: Ertuğrul Aydın


Romanların yani nâm-ı diğer Çingenelerin Fransa’dan sürülmesi liberal medyadan üst düzey politikacılara kadar - ki sırf sol siyasetçilerden ibaret de değillerdi - Avrupa’nın her kesiminden tepki topladı. Ama gelin görün ki ülkeden ihraçları yine de sürdü. Avrupa siyasetinin, buzdağının ancak görünen kısmıdır bunlar.


Bir banka yöneticisi olan ve Sosyal Demokratlara yakın olarak bilinen Thilo Sarrazin’in bir kitabı geçen ay Almanya’da arbedeye yol açmıştı. Kitabın tezine göre çok sayıda göçmene kendi kültürel kimliğini muhafaza etme izni verildiğinden dolayı Alman ulusu tehdit altında. “Almanya Kendini Yok Ediyor” başlıklı kitap kuvvetli bir şekilde kınansa da muazzam etkisine bakınca tam da bam teline dokunmuş.
Bu nevi olaylar, Batı ve Doğu Avrupa’da siyaset alanının uzun vadede yeniden tanzim edildiği gerçeğiyle birlikte ele alınmalıdır. Avrupa ülkelerine, yakın zamanlara kadar, seçmenlerin çoğunluğuna hitap eden iki ana parti hâkimdi: Merkez sağ (Hıristiyan Demokrat, liberal-muhafazakâr) ve merkez sol parti (sosyalist, sosyal demokrat); bir de daha dar seçmen gruplarına hitap eden (çevreciler ve komünistler gibi) küçük partiler vardı.


Batı ve Doğu Avrupa’da yapılan son seçimlerin sonuçları farklı bir kutuplaşmanın tedrici bir yükseliş içerisinde olduğunun işaretini veriyor. Şimdi artık küresel kapitalizmi temsil eden (ve mesela kürtaja hoşgörü, eşcinsel hakları, dini ve etnik azınlıklar gibi) liberal kültürel gündemi olan bir hâkim merkez parti var. Bu partinin muhalifi olarak, açıkça ırkçılık yapan neo-faşist grupların kendilerine uçlarda yer buldukları, gitgide taraftar toplayan göçmen karşıtı popülist bir parti bulunuyor. Bunun en iyi örneği, eski komünistlerin gözden kaybolmalarından sonra, başbakan Donald Tusk’un “ideoloji karşıtı” merkezci liberal partisi ile Kaczynski kardeşlerin muhafazakâr Hıristiyan “Hukuk ve Adalet Partisi’nin” ana partiler olduğu Polonya’dır. Benzer temâyüller Hollanda, Norveç, İsveç ve Macaristan’da da görülebilir. Peki, bu noktaya nasıl vardık?


Refah devletinin ümit etmekte ısrarlı olduğu onlarca yıldan sonra, mâli kesintilerin geçici diyerek pazarlandığı, her şeyin kısa sürede normale döneceği vaadiyle mâli kesintilerin sürekli kılındığı zamanlardan sonra yeni bir devre giriyoruz; krizin veya başka bir ifadeyle, sosyal yardımların kesilmesi, sağlık ve eğitim hizmetlerinin azalması ve geçici istihdamın yaygınlaşması gibi kemer sıkma tedbirlerinin bir zaruret olarak eşlik ettiği bir tür iktisâdi olağanüstü hâlin kalıcı olduğu yeni bir devir. Kriz bir hayat tarzı oluyor.


1990′da Komünist rejimlerin parçalanmasından sonra, yönetimi siyasetle ilişiği bulunmayan uzmanlara bırakmanın ve çıkarları eşgüdümlemenin, devlet gücünü kullanmanın başlıca formu olduğu yeni bir döneme girdik. Bu nevi siyasete tutku kazandırmanın tek yolu, insanları seferber etmenin tek yolu korkudur: Göçmen korkusu, suç korkusu, tanrısız bir cinsel azgınlık korkusu, (getirdiği ağır vergiler ve kontrol yüküyle) aşırı devlet korkusu, çevre felaketi korkusu, tâciz korkusu (siyaseten doğruculuk, korku siyasetinin liberal formuna örnektir).


Politikanın böylesi, her daim paranoyak bir kalabalığın manipülasyonuna bel bağlar - korkuya kapılmış erkeklerin ve kadınların korkutucu şekilde bir araya toplanmasına. İşte bu yüzden, yeni bin yılın ilk on yılında yaşanan en büyük olay, göçmen karşıtı siyasetin merkeze girmesi ve sonunda aşırı sağ ile arasındaki göbek bağının kesilmesiydi. Fransa’dan Almanya’ya, Avusturya’dan Hollanda’ya kadar ana partiler, kültürel ve tarihi kimliğinden gurur duyan yeni bir ruhla, ev sahibi toplumu tanımlayan kültürel değerlere uyum sağlamak zorunda olan göçmenlerin misafir olduğunu vurgulamayı kabul edilebilir bulmaya başladılar. Mesaj şuydu: “Bu bizim ülkemiz. Ya sev ya terk et.”


İlerlemeci liberaller böylesi popülist ırkçılık karşısında elbette ki dehşete düşüyorlar. Ancak daha yakından bakılınca, çokkültürcü hoşgörülerinin ve farklılıklara duydukları saygının, ötekileri uygun bir mesafede tutma ihtiyacı paydasında göç karşıtlarıyla buluştukları görülür. “Ötekilere okey, onlara saygı duyarım” der libareller “ama benim alanıma pek fazla sokulmamalılar. Bunu yaptıkları an beni tâciz ederler. Pozitif ayrımcılığa tam destek veririm fakat yüksek sesle rap müziği dinlemeye hazır değilim” diye ilave ederler. Bugünün kapitalist toplumlarında yükselen merkezi insan hakkı, tâciz edilmeme hakkıdır yani ötekilerle arasında güvenli bir mesafenin olması hakkı. Ölümcül saldırı planları olan bir terörist Guantanamo’ya, hukukun hâkimiyetinden muaf olan yere aittir; köktenci bir ideolojist susturulmalıdır zira nefreti yaymaktadır. Bu tür insanlar benim huzurumu bozan zehirli öznelerdir.
Bugünün pazarında, zararlı ârazlarından mahrum pek çok ürün buluyoruz: Kafeinsiz kahve, yağsız krem, alkolsüz bira. Liste uzar gider: Sekssiz seks olarak sanal sekse ne dersin? Ya peki harpsiz harp olarak, Colin Powell’ın kayıp verilmeyen (pek tabi ki bizim kayıp vermediğimiz) harp doktrinine? Siyasetsiz siyaset olarak, uzman eliyle yönetim sanatı demek olan çağdaş siyaset tanımına? Bu bizi bugünün hoşgörülü liberal çokkültürcülüğünün Ötekilikten mahrum Öteki - kafeini alınmış Öteki - deneyimine götürür.


Böylesi bir nötralizasyon mekanizmasını hem de en iyi şekilde 1938′de Robert Brasillach formülleştirdi. Bu Fransız faşist entelektüel kendisini “ılımlı” antisemit olarak görüyordu ve mâkul antisemitizmin formülünü icât etmişti. “Kendimize yarı Yahudi Charlie Chaplin’i alkışlama izni tanıyoruz; yarı Yahudi Proust’a hayran olma, tam bir Yahudi olan Yehudi Menuhin’ni alkışlama izni tanıyoruz;…hiç kimseyi öldürmek istemiyoruz, her hangi bir şiddet olayı istemiyoruz. Fakat düşünüyoruz da içgüdüsel antisemitizmin tahmin edilemez hareketlerini engellemenin en iyi yolu, mâkul bir antisemitizm’den geçer.


Hükümetlerimizin göçmen tehdidiyle baş etmeye çalıştığı o aynı tutum değil mi bu? Doğrudan popülist ırkçılığı demokratik standartlarımıza göre ” gayr-ı mâkul” ve kabul edilemez diyerek bihakkın reddettikten sonra “mâkul” ırkçı koru/n/macı tedbirleri onaylıyor yahut bugünün Brasillach’ları gibi - içlerinden bazıları Sosyal Demokrat’tır - bize şöyle söylüyorlar: “Afrika kökenli, doğu kökenli Avrupalı sporcuları, Asyalı doktorları, Hint yazılımcılarını alkışlıyoruz. Hiç kimseyi öldürmek istemiyor, her hangi bir şiddet olayı istemiyoruz. Fakat düşünüyoruz da her daim tahmin edilemez olan göçmen karşıtı savunmacı cebri tedbirleri engellemenin en iyi yolu, mâkul bir göçmen karşıtı koru/n/madan geçer.”
Bu, komşudan arın/dır/ma vizyonu, dolaysız barbarizmden insan yüzlü barbarizme açık bir geçiş yaşandığını telkin etmektedir. Hıristiyanlığın komşu sevgisinden, öteki barbar kabileye karşı bizim kabilemize ayrıcalık tanıyan Paganlığa gerilemeyi ifşa eder. Hıristiyanlığın değerlerini savunma olarak perdelense de Hıristiyanlığın mirâsına karşı bizâtihi en büyük tehdittir.

Saçlara Doğal Bakım


Saçlara zarar verebilecek pek çok sebep var ve daha iyi görünmelerini sağlayacak şeyler de bir o kadar az…


Saçlara zarar verebilecek pek çok sebep var. Şekillendirici ürünler, sert kış rüzgarları, sıcak yaz güneşi, hormon seviyesindeki değişiklikler ve liste uzar gider… Buna rağmen, daha iyi görünmelerini sağlayacak şeyler de bir o kadar azdır.


Sağlıklı beslenme. Saçların yemeğe ihtiyacı vardır, yani sağlıklı beslendiğinize ve kendinizi içeriden dışarıya beslediğinize emin olun. Sağlıklı saçlar için gerekli besinler A ve C vitamini, demir, çinko, biotin, B vitaminleri ve protein içerir. Beslenmenizin fasulye, fındık, baklagiller, havut, turunçgiller ve koyu renkli yapraklı yeşiller kapsadığına emin olun.


Saçınızı doğa şartlarından koruyun. Şapka giyin; soğuk bir kış sabahı evden çıkarken özellikle de saçlarınız nemliyse… Eğer saçlarınız uzunsa, onları zaptetmeniz için de iyi bir yöntemdir. Saçlar sadece soğuktan değil güneşten de zarar görür. Eşarp, bandana ya da şapkalar burada yine devreye girebilir, özellikle de dışarıda fazla vakit geçireceğiniz zaman.


Daha az şampuanlayın. Eğer saçlarınız gittikçe kuruyorsa ve siz her gün şampuan kullanıyorsanız bundan vazgeçmelisiniz. Eğer kendinizi saçınızı her gün yıkmak zorunda hissediyorsanız duru su ve ardından sadece krem kullanmayı deneyin. Böylece iki güne bir saçınızı şampuanlamış olursunuz. Ve kullandığınız şampuanı saçlarınızın özelliklerine göre seçmeyi unutmayın.


Saçlarınızla oynayın. Saç diplerinize yapacağınız hafif masaj, saçlarınızdaki doğal yağı yaymaya sebep olur. Özellikle saçlarınızı yıkamadan önce yapmanız iyidir. Saç yağı saçınızın beslenmesine ve parlaklığını arttıran en önemli doğal kaynaktır.


Nemlendirici bakım ile şımartın.  Bunun için pek çok kozmetik ürün olması dışında evinizde uygulayabileceğiniz basit formüller de bulunmakta: jojoba ya da zeytinyağı ile saçlarınıza ve saç derinize basitçe masaj yapın. Sonra saçınızı yağlı bir halde ve sıcak havlu içerisinde 10 dakika bekletin (ya da saçınızın ne kadar kötü durumda olduğuna göre daha uzun bir süre). Daha sonra yıkayın ve her zamanki gibi şekillendirin. Üstelik bu uygulama ellerinize de çok iyi gelecek.

12 Şubat 2011 Cumartesi

İnsanlar Saatlerini Niçin Sol Kollarına Takarlar?

Özel bir durum veya farklı olma düşüncesi yoksa insanların çoğu saatlerini sol kola takar. Çünkü çoğunluk sağ elini kullanmaktadır ve bu kolun daha hareketli olması nedeniyle saatin bir yerlere çarpıp zarar görme olasılığı yüksektir. Zaten saatin kurma düğmesi 3 rakamının yanındadır. İnsanlar saati kurmak istedikleri zaman onu bilekten çıkarmadan sağ elle uzattıkları sol kollarındaki saati kurabilirler.

Çinlilerin Gözleri Niçin Çekiktir?

Yalnız Çinlilerin değil, Orta ve Güneydoğu Asya'da yaşayanların, Japonların hatta Eskimoların da gözleri çekiktir. Aslında göz yapısı bütün dünyada aynıdır. Farkı yaratan göz kapaklarıdır. Çekik gözlü diye nitelendirilen ırklarda gözün üzerindeki göz kapağının ikinci kıvrımı, gözün üstüne daha çok inmiştir. Bazı teorilere göre bu kıvrım insanların gözlerini yoğun kar tabakasının, göz kamaştıran ışığından korumak için bir çeşit kar gözlüğü gibi gelişmiştir. Çinde ve öteki bölgelerde her ne kadar yoğun kar yağmıyorsa da onların atalarının buzul çağında kuzeyde yaşadıkları daha sonra güneye indikleri kanıtlanmıştır. Yalnız gözleri değil, burunları da rüzgara karşı korunmak için küçülmüş, burun delikleri soğuğu engellemek için daralmıştır. Ciltleri de koruma amaçlı olarak yağlıdır. Göz kapakları da yağlıdır. Gözü ve iç tabakalarını kara ve buza karşı korur. Yani çekik gözlü değil, düşük göz kapaklı, demek daha doğrudur.

Üç Yaşından Daha Önce Olanları Niçin Hatırlamıyoruz?

Bilim adamları geçmiş deneyimlerimizi saklayan hafızamızın beynimizde anıveya öykü şeklinde organize olduğunu ileri sürüyorlar. Üç yaşından küçükler bu şekilde iletişim kurma yeteneğine sahip değiller. Öykü ve anılarını anlatamıyorlar. Yer ve karakter kavramlarını anlamıyorlar. Üç yaşından küçükler düzgün konuşabildikleri, anlayış, seziş ve hafıza yeteneklerine sahip oldukları halde tüm olanları bir bütün olarak şekillendiremiyor, öyküye dönüştüremiyorlar. Hafızamız ne yaptığını ne yapıldığını 3-4 yaşlarında kaydetmeye başlıyor.

Dolunay İnsan Davranışlarını Etkiler mi?

İnsanlar arasında bu inanç oldukça yaygındır. Eskilerin Ay'ın dönemlerine bağladıkları boş bir inancın günümüze uzanan bir varsayımıdır. Bilim adamlarının yaptıkları bütün çalışmalar bu görüşün boş olduğunu kanıtlamıştır. Ay, dünyadaki okyanusların gel-git denilen suların alçalması ve yükselmesi olayı üzerinde doğrudan etkisi vardır. Vücudumuzdaki suyun oranı , okyanuslardaki su miktarıyla kıyaslanamaz. Yani Ay'ın çekim gücü insanı etkileseydi yalnız dolunayda değil her gün olması gerekirdi. Dolunayda ayın parlaklığı da pek önemli bir etken değildir. Çünkü gönderdiği ışık miktarı Güneş'in gönderdiğinin 600 binde biri kadardır.

Akıl İle Zeka Arasındaki Fark Nedir?

Akıl yalanla gerçeği, doğru ile yanlışı ayırabilme, bir konuda düşünce yürütebilme ve görüş bildirme yeteneğidir. İnsan olgunlaştıkça aklı gelişir. Zeka ise bir olayı önce anlama, ilişkileri kavrama, yargılama ve açıklayarak çözme yeteneğidir. Genel olarak 12 yaşına kadar gelişir, 20 yaşına kadar sürer sonra sabit kalır. Zeka bir insanın her türlü olay karşısında aynı yeteneği gösterebileceği anlamına gelmez. Bir besteci müzik yapıtını aklıyla değil zekasıyla yaratır. Fakat en basit matematik problemini çözemeyebilir. Sonuç olarak zeka, ruhsal olaylara, algı ve hafıza yeteneğine, tutkulara, eğilimlere göre farlılıklar gösterir. Akıl somut olarak ölçülemez, zeka IQ denilen testle ölçülebilir.

İnsan Korkunca Niçin Dişleri Birbirine Vurur?

Bir insan büyük bir tehlike veya korku verici olayla karşılaşınca vücudu otomatikman savunmaya geçer. Diğer canlılarda olduğu gibi dişler ve çene savunmanın ana mekanizmalarıdır. İşte bu nedenle ilk insanlardan gelen kalıtımsal yapıdan dolayı önce çene ve dişler harekete geçer. Çenedeki kaslar titrer, bu da sanki dişler birbirine vuruyormuş gibi görüntü verir.

Mezara Niçin Çiçek Konulur?

İlk olarak Mısır Firavunu Tutankamon'un milattan önce 1346 da öldüğünde mezarının çiçekten taçlarla kaplandığı saptanmıştır. Kuzey Avrupada ise M.Ö. 2000 yıllara kadar mezara çiçek konduğu belirlenmiştir. O zamanlarda bu çiçeklerin amacı iyi ruhları çekme, kötü ruhları kovma amacıylaydı. Sonradan ise asıl amaç cesetler çürürken çıkan kokuyu kamufle etme amacını taşır. Servi ağacı da bu nedenle mezarlıklarda kullanılır.


Ağacın yaprakları rüzgarı önler, kendine özgü ferah kokusu vardır. Cenaze törenlerinde siyah giyinmenin amacı da mezarlıklarda hayaletlerden sakınmak amacı taşımaktadır.

İnsanlar Niçin İçki Kadehlerini Tokuştururlar?

Bu konuda iki ayrı açıklama vardır:
1) İnsanların beş duyusunu tatmin amacıyla şarap kadehini sofrada çın sesiyle tokuşturmak. Şarabın rengi, görme; diliyle tat alma; burunla koklama;eliyle dokuma,ve çın sesiyle işitme. Şarap bütün duyguları tatmin eder anlamını taşır.
2)Antik çağlarda bir insanın düşmanını yemeğe davet edip,ona zehirli içki sunması doğal sayılıyordu. Ev sahibi içkinin zehirsiz olduğunu kanıtlamak için kendi içkisini havaya kaldırır ve misafirin içkisinden bir yudumun kendi kadehine dökülmesini isterdi. Sonra aynı anda içkilerini içerlerdi. Misafir böyle durumda ev sahibine güvenini göstermek için kadehini ev sahibinin yukarı kaldırdığı kadehe hafifçe vurur, çın sesiyle içkiyi denemeye gerek olmadığını gösterirdi.

1 Nisan Şakasının Kökeni Nedir?

1564 yılında Fransa kralı IX Charles, yıl başlangıcını Ocak ayının birinci gününe aldı. Daha önce Avrupada yaygın olan yıl başlangıcı Mart 25 idi. O zamanki iletişim şartlarında IX Charles'in bu kararı fazla yayılamadı. Duyanlar ise protesto amacıyla eski adetlerine devam ettiler. 1 Nisan'da partiler düzenlediler. Diğerleri ise onları Nisan aptalları olarak nitelendirdiler. 1 Nisan'a bütün aptalların günü adını verdiler. Bu günde diğerlerine sürpriz hediyeler verdiler, yapılmayacak partilere davet ettiler, gerçek olmayan haberler ürettiler. Yıllar sonra Ocak ayının yılın ilk ayı olmasına alışılınca, Fransızlar 1 Nisan gününü kendi kültürlerinin parçası görerek devam ettirdiler. Oradan da bütün dünyaya yayıldı.

Yemek Yerken Çatal Niçin Sol Elde Tutuluyor?

Resmi yemeklerdeki en sıkıcı durumlardan biri de budur. Sağ ellerini kullanan insanlar için sol elle çatala hükmetmeye çalışmak sıkıntı verir. Hele etin yanında, aynı tabakta pilav da varsa, sol eldeki çatalla pirinç tanelerini düşürmeden ağza ulaştırmak gerçekten alışkanlık ister. Bereket çorba kaşığı için böyle bir kural yok da sıcak çorbayı üstümüze başımıza dökmeden içebiliyoruz.


Çatal - bıçak ile yeme adabımızı, kökeni saray ve asil sınıfına dayanan Avrupa kültüründen almışızdır. Her zaman rahat hareket etmeyi seven Amerikalılar ise bu görgü kuralına pek uymazlar. Eti sağ ellerindeki bıçakla kesip, ellerindeki çatal ile bıçağı takas ettikten sonra sağ ellerine aldıkları çatalla yerler.


Yemekte eti kestikten sonra bıçağı masaya bırakarak çatalı soldan sağa alıp eti ağza götürmek, sonra çatalı sola, bıçağı tekrar sağ ele almak ve bu hareketi yemek boyunca tekrarlamak yemek yeme hızını düşürür. Yemeği yavaş yemek bazı toplumlarda yemeğe saygı ifadesi olarak görülürken, bazı toplumlarda ise bu davranış yemek adabı bakımından saygısızlık olarak karşılanır. Bir görüşe göre Amerikalıların çatalı tutuş şekillerinin ardında rahatlık değil alışkanlık yatıyor. 1700”lü yılların ortalarına kadar Amerika çatalsız bir toplumdu. İnsanlar yemek yerken sadece bıçak ve kaşık kullanıyorlardı. Kaşık kesilen eti tutmaya yararken bıçak hem kesmeye hem de batırıp ağza götürmeye yarıyordu. Daha sonraları sofralardaki bıçakların uçları yuvarlaklaştı. Eti kestikten sonra kaşığı sağ ele alıp eti ağza götürmek alışkanlığı başladı. Çatal kullanılmaya başlanınca da aynı alışkanlık devam etti.


Avrupalılar ise aradaki bu kaşık kademesini hiç yaşamadılar. Yemeği ağza götürmek bakımından doğrudan bıçaktan çatala geçtiler. Yemeğin temposunu düşürmek gibi bir görgü kuralları yoktu. Sağ elini kullanan bir insan için bıçağı sol elle ileri geri hareket ettirip eti kesmek zordu ama sol elle çatalı ete batırıp ağza götürmeye alışılabiliyordu. Asil sınıfının her zaman zorlayıcı ve gösterişe yönelik nezaket kuralları, çatal kullanımı halka yayılınca da devam etti.
Avrupa”da ve oradan yayılan kültürlerde, yemek süresince çatalın sol, bıçağın sağ elde tutulması gelenek haline geldi. Avrupalılar çatalı ellerinde tutarlarken çatalın uçları yere bakar. Amerikalılar ise çatalı sağ elde uçları yukarı bakacak şekilde tutarlar.


Yemekten sonra tatlı yenilirken çatalın sağ elde olması ise hiçbir kültürde görgüsüzlük anlamına gelmiyor.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Sperm Kalitesini Artırmak


Araştırmalar, son yıllarda erkek kısırlığında ciddi bir artış olduğunu gösteriyor. Uzmanlara göre sperm kalitesi ve miktarı bu sonuçta çok önemli rol oynuyor. Sperm kalitesinin iyi olması için nelerden uzak durmak gerekiyor?


Sperm kalitesini etkileyen çok sayıda faktör olduğunu belirten çalışmalarda öne çıkan etkenlerden biri de Bisphenol-A (BPA). Bilim insanları, alınacak basit önlemler sayesinde erkeklerin bu maddeden korunabileceğini belirtiyor.  


Araştırmalar, kısırlığa yol açtığı bilinen Bisphenol-A (BPA) bileşiminin çok farklı yollardan vücuda etki edebildiğini gösteriyor. Milliyet Gazetesi’nin haberine göre, dünyanın 24 ülkesinde yayınlanan Doğurganlık ve Kısırlık Dergisi de , Bisphenol-A (BPA)’dan uzak durmak ve sperm kalitesini korumak isteyen erkeklere şu tavsiyelerde bulunuyor:


KONSERVE YİYECEKLER: Konservelerde saklanan yiyeceklerin ambalajında bulunan çeşitli kimyasalların kısırlık riskini artırdığı düşünülüyor.


ALIŞVERİŞ FİŞLERİ: Alışveriş fişlerinde bulunan mürekkep kısırlığa neden olan Bisphenol-A (BPA) maddesi içeriyor. Bu kimyasal, ciltten kana geçerek vücuda giriyor.


SEKS ALETLERİ: Yatak odasına heyecan getirmek için kullanılan seks aletleri sentetik plastik malzeme içerdiği için bol miktarda Bisphenol-A (BPA) içeriyor.


BANYO ÜRÜNLERİ: Kullanılan şampuanlar, sabunlar hatta perdeler bile sperm kalitesini düşürebiliyor. Kimyasal yöntemlerle hazırlanmış temizlik ürünleri sıcak suyla birleştiğinde zararlı hale gelebiliyor.


SEBZELER: Tarım ilaçlarından yeterince arındırılmamış sebzeler risk grubunda yer alıyor.

ISITILMIŞ ARAÇ KOLTUKLAR:
Isıtmalı araç koltukları testislere zarar vererek sperm kalitesini düşürüyor.


KÖTÜ KOŞULLARDA SAKLANMIŞ BALIKLAR: Balıkların bozulmasını engellemek için kullanılan soğutma teknolojisi bu işlemi gerçekleştirirken birtakım kimyasallardan faydalanıyor. Bu kimyasallar de sperm kalitesini düşüren faktörler arasında yer alıyor.


Mynet

4 Şubat 2011 Cuma

Öpüşmeyle İlgili Bilgiler


1- Dudaklarınızda isteği artıran parmaklarınızdakinin yüz katı daha fazla sinir uçları var.  Bu sarılmadan önce ve seksten sonra neden bu kadar zevk aldığınızı açıklıyor.


2- Dikkatinizi ‘Sonra görüşürüz’ kelimesine verin. Eğer sevgiliniz her zaman vedalaşmadan önce yanağınıza hızlı bir öpücük konduruyorsa, her zaman kontrollü ve aşırı davranmayacağı anlamına gelir. Bundan daha fazlası varsa, uyarı işareti olabilir. İlişkiniz hakkında kafası karışık olabilir.


3- Erkeklerin yüzde 40′ı uzun ve ateşli bir öpüşmenin onları yatak odasına doğru gitmeye hazır hale getirdiğini belirtiyor. Yüzde 30′una göre ise, yatak odası şart değil.


4- Anında dönüp sevgilinizin boynuna sarılıp sürpriz bir öpücük verebilirsiniz. Öpüşürken birbirinizin kalçalarını sıkmanız ve bbirbirinize yaklaşmanız tansiyonu artıracak.


5- Öpüşme sesi var mıdır? Arkasından hafifçe sarılarak sıcak nefesinizle yavaş yavaş kulağının kenarlarını öpün.Bu sırada ona komik veya seksi şeyler fısıldamanız tahrik edici olacak.


6- Dudaklarınız aralık şekilde öpüşmeniz libido ve testesteron seviyesini artırır. Yani bir erkek biraz daha agresif öpüşmeye başladığında, bu sadece onun isteiğinin arttırdığını göstermez, sizin biraz daha şehvetli olmanızı da istiyordur.


7- 18-24 yaş arasındaki kadınların yüzde 54′ü başka bir kızı öptüklerini belirtiyor. Bu oran yaş arttıkça azalıyor.


8- Orta yaşlardakiler herhangi bir konuda anlaştıktan sonra öpüşmeyi tercih ediyor. Bu anlaşma sarılarak öpüşmeyi ve yakınlaşmayı hızlandırıyor.


Mynet

Tantrik Seksi Nedir?


Gece boyunca seks ve orgazm için tantrik seks öneriliyor.  Enerjinizi, duygusal farkındalığınızı arttırıyor ve hayatın değerini anlamanızı sağlıyor. Tantrik seks uzmanı Cassandra Lorius, konuyla ilgili şu bilgileri veriyor;


“İyi seks zaman ayırma ve özen gösterme sanatıdır. Meşgul ve stresli yaşamın bedeli ağır oluyor ve seks yaşamlarımız hızla tükeniyor. İyi şeyler yapmamız ve iyi hissetmemiz ağırlıklı olarak seks hayatımızın iyi olmasına bağlıdır.


Tantrik seks bize sonsuz bir tahatlama ve mutluluk verir. Kadınların orgazm olmasını ve duygusal olarak tatmin olmalarını garanti eder. Ayrıca erkekler uzun süre performans sağlayacak tantrik teknikleri öğrenebilir.


Tantrik seksin ilk amacı bölgesel orgazmı tüm vücudunuzda hissetmenizi sağlamaktır. Artan orgazm vücudunuzun geneline hızla yayılacak.


Tantra ilk başta size kuşku verici gelebilir ancak ön yargınızı bir kenara bırakıp deneyin ve görün. Sonunda son gülen siz olacaksınız.


Tantra nedir?


Tantra is orgazm ile ruhsal memnuniyetin artırılmasını sağlayan çok eski esrarengiz bir yoldur. Eski zamanlarda Hinduzim ve Budizm inançlarında yeri olan bu inanç, Hindistan ve Tibet’te uygulanıyor.


Çiftler yatak odasında daha tatmin edici ilişki için tantra tekniklerini uygulamaya başladı. Birkaç dakika yerine saatlerce tatmin edici seks için tantra tekniklerini deneyin.


Tantrik seks oyunları


Favori egzersizim ying-yang oyunu. Her partner diğerinin isteklerini periyodik aralıklarla yerine getirir. Ondan tüm vücudunuza vücut masajı veya g noktası masajı yapmasını isteyebilirsiniz. Masaj devam ederken ne kadar hoşunuza gittiğini, uzman olduğunu paylaşın. Bu egzersizi seksüel fantazilerinizin güvenli bir şekilde patlaması veta içinizdeki tutkuların açığa çıktığı an olarak da düşünebilirsiniz. Eğer partnerinizin tutkularını yeniden uyandırmak isterseniz hareketli seksi müzik eşliğinde kalçalarınızı sallayarak dans edin, onu baştan çıkarın. Dansınızla parelel olarak derin ve uyumlu nefes alıp verin. Erotik dokunuşlardan önce, onun tam karşısında olun ve yüzünüz yakın olsun.


Kadınlar için seksten memnun olmanın en önemli yolu ön sevişmeyi farklı oyunlarla uzatmaktır.
Çoğu erkek bir kadının ısınmak ve seksten memnun kalması için en az yarım saate ihtiyacı olduğunu unutur. Partnerinizin tenine sıcak nefesinizle ufak öpücükler kondurun. Parmak uçlarınızla erotik dokunuşlar yapın. Bu her ikinizi de harekete geçirecektir.


Penis refleksleri


Erkeğinizin tutkularını onun için dans ederek veya seksi oyunlar oynayarak artırabilirsiniz. Cinsel organına yapacağınız masaj ve dokunuşlar onun nefessiz kalacak gibi hissetmesini, rahatlamasını sağlar.



Şimdi tantrik seks için hazırlanın


Seks yaparken her şeyi bir kenara bırakmayı öğrenmelisiniz. O an sizin için önemli olan şey seksten tamamen zevk almak olmalı.  Orgazm anında rahatlama ve memnun olmayı öğrenmelisiniz. Orgazma ulaştığınızda kaslarınızı kasmak yerine, kendinizi o ana bırakın ve orgazmın içinde eriyin. Rahatlama dalgalarının tüm vücudunuza yayılmasına izin verin.


Tantrik seks için denemeniz gerekenler


1. Hareketli, enerjik son dönem müzikleriyle seksi bir ambians yaratın.


2. Partnerinizi uyarmak için onunla dans edin. Duygusal olarak uyarmak için gözlerini bağlayın erotik dokunuşlar, ipek kumaşlı kıyafetlerle tahrik edin.


3. Karşına geçerek konuşmadan dokunun. Birbirinizin gözlerine bakarak yaklaşın ve seksi dokunuşlarda bulunun.


4. Partnerinizi kalbinizdeki tüm aşkla sarmalayın.  Aşkla orantılı olarak seks isteğiniz de artacak. Birbirinize dokunun. Erkek kadının alacağı hazzı artırmak için özellikle klitoris çevresinde biraz zaman harcamalı. Masaj bunun için iyi bir yol olabilir.


5. Arzuyla dolduğunuzda parnerinizin harekete geçmesini isteyin. Bacaklarınızla onu sarın, bir bütün olun.


6. Seksüel enerjinizi artırmak için nefesinizi, vücudunuzu, ellerinizi kullanın. Tepeden tırnağa seksle ve arzuyla dolup taştığınızı hissedin. Böylece orgazmı tüm vücudunuzla yaşayacaksınız. Orgazm sırasında dikkatinizi birbirinize ve nefes alıp verişinize verin. Onunla beraber nefes alın ve partneriniz rahatladığında sizde genital orgazmın vücudunuza yayılmasına izin verin.


Kaynak: Cassandra Lorius’in The Tantric Pillow Book kitabı.