Türk Dili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Dili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Şubat 2011 Pazartesi

Türkçenin Dünya Dilleri Arasındaki Yeri

Yeryüzündeki diller arasında Türkçenin içine girdiği gurup Ural -Altay dilleri gurubudur. Ural – Altay dilleri yukarıda gördüğümüz diğer aile­ler gibi sağlam bir aile teşkil etmezler. Meselâ Hint – Avrupa dilleri arasında­ki yakınlık bu dillerde yoktur. Ural – Altay dilleri arasındaki yakınlık bir menşe birliğinden çok bir yapı birliği şeklindedir. Onun için bu dillere şim­dilik bir dil ailesi değil, bir dil gurubu olarak bakmak lâzımdır. Bir aile ol­mak, yani, bir menşeden çıkmış bulunmak Ural – Altay dilleri için kuvvetli bir ihtimal olmakla beraber henüz kesinleşmiş değildir. Buna karşılık yapı bakımından bu diller arasında bir benzerlik vardır. Zira Ural – Altay dilleri eklemeli dillerdir. Ayrıca, birbirinden farklı olmakla beraber, hepsinde dere­ce derece ve umumî sistemi birbirine benzeyen bir vokal uyumu vardır. Bun­lardan başka Hint – Avrupa dillerinin tesirinde kalanlar hariç olmak üzere, bu dillerde kelime sırası da aşağı yukarı aynıdır.


İşte başlıca hususiyetleri bu şekilde olan Ural – Altay dilleri, adından da anlaşılacağı gibi, Ural ve Altay olmak üzere iki kola ayrılırlar.


Ural kolu da yine Fin – Uğur ve Samoyed olmak üzere ikiye ayrılır.


Fin-Ugur kolunda ise muhtelif dalları ile Fince, Macarcayı da içine alan Uğurca ve Permce vardır.


Samoyed koluna ise çeşitli kolları ile Samoyedce girer.


Ural – Altay dillerinin Altay kolunda ise şu diller vardır: Mançuca, Mo­ğolca, Türkçe.


Demek ki Türkçe Ural – Altay dillerinin Altay koluna bağlı bir dildir. Bu diller içinde Türkçeye en yakın olanı ise Moğolcadır.


Prof. Dr. Muharrem Ergin – Türk Dil Bilgisi

31 Ocak 2011 Pazartesi

Mehmed Akif Ersoy

İstiklal Marşı Şairi


1873 yılında İstanbul'da doğdu. Bir medrese hocası olan babası doğumuna ebced hesabıyla tarih düşerek ona "Rağıyf" adını vermiş, ancak bu yapay kelime anlaşılmadığı için çevresi onu "Âkif" diye çağırmıştır. Babası Arnavutluk'un Şuşise köyündendir, annesi ise aslen Buharalı'dır. Mehmed Âkif ilköğrenimine Fatih'te Emir Buharî mahalle mektebinde başladı.Maarif Nezareti'ne bağlı iptidaîyi ve Fatih Merkez Rüştiyesi'ni bitirdi.Bunun yanı sıra Arapça ve İslami bilgiler alanında babası tarafından yetiştirildi. Rüştiye'de "hürriyetçi" öğretmenlerinden etkilendi. Fatih Camii'nde İran edebiyatının klasik yapıtlarını okutan Esad Dede'nin derslerini izledi. Türkçe, Arapça, Farsça, ve Fransızca bilgisiyle çevresindekilerin dikkati çekti. Mekteb-i Mülkiye'nin idadi (lise) bölümünde okurken şiirle uğraştı. Edebiyat hocası İsmail Safa'nın izinden giderek yazdığı mesnevileri şair Hersekli Arif Hikmet Bey övgüyle karşıladı.Babasının ölümü ve evlerinin yanması üzerine mezunlarına memuriyet verilen bir yüksek okul seçmek zorunda kaldı. 1889'da girdiği Mülkiye Baytar Mektebi'ni 1893'te birincilikle bitirdi. Ziraat Nezareti emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti sırasında veteriner olarak dolaştığı Rumeli, Anadolu ve Arabistan'da köylülerle yakın ilişkiler kurma imkanı buldu. İlk şiirlerini Resimli Gazete'de yayımladı.1906'da Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907'de Çiftçilik Makinist Mektebi'nde hocalık etti. 1908'de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine tayin edildi. İlk şiirlerinin yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca hiçbir şey yayınlamadı.1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte Eşref Edip'in çıkardığı Sırat-ı Müstakim ve sonra Sebilürreşad dergilerinde sürekli yazılar ve şiirler yazmaya başladı.1913'te Mısır'a iki aylık bir gezi yaptı. Dönüşte Medine'ye uğradı. Bu gezilerde İslam ülkelerinin maddi donatım ve düşünce düzeyi bakımından Batı karşısındaki zayıflıkları konusundaki görüşleri pekişti. Aynı yılın sonlarında Umur-u Baytariye müdür muavini iken memuriyetten istifa etti. Bununla birlikte Halkalı Ziraat Mektebi'nde kitabet ve Darülfunun’da edebiyat dersleri vermeye devam etti.


Teşkilat-ı Mahsusa ve Milli Mücadele’de


İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdiyse de cemiyetin bütün emirlerine değil, sadece olumlu bulduğu emirlerine uyacağına dair and içti. I.Dünya Savaşı sırasında istihbat teşkilatı Teşkilât-ı Mahsusa tarafından Berlin'e gönderildi. Burada Almanlar'ın eline esir düşmüş Müslümanlar için kurulan kampta incelemeler yaptı. Çanakkale Savaşı'nın akışını Berlin'e ulaşan haberlerden izledi. Batı’nın gelişme düzeyi onu derinden etkiledi. Yine Teşkilât-ı Mahsusa'nın bir görevlisi olarak çöl yoluyla Necid'e ve savaşın son yılında Lübnan'a gitti. Dönüşünde yeni kurulan Dâr-ül -Hikmetül İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine getirildi. Savaş sonrasında Anadolu'da başlayan direniş hareketini desteklemek üzere Balıkesir'de etkili bir konuşma yaptı. Bunun üzerine 1920'de Dâr-ül Hikmet'deki görevinden alındı. İstanbul Hükümeti Anadolu'daki direnişçileri yasa dışı ilan edince Sebillürreşad dergisi Kastamonu'da yayımlanmaya başladı ve Mehmed Âkif bu vilayette Milli Mücadele hareketine katkısını hızlandıran çalışmalarını sürdürdü. Nasrullah Camii'nde verdiği hutbelerden biri Diyarbakır'da çoğaltılarak bütün ülkeye dağıtıldı. Burdur mebusu sıfatıyla TBMM'ye seçildi.


İstiklal Marşı


Meclis'in bir İstiklâl Marşı güftesi için açtığı yarışmaya katılan 724 şiirin hiçbiri beklenilen başarıya ulaşamayınca maarif vekilinin isteği üzerine 17 Şubat 1921'de yazdığı İstiklal Marşı, 12 Mart'ta birinci TBMM tarafından kabul edildi.Mısır’a Gidiş Sakarya zaferinden sonra kışları Mısır'da geçiren Mehmed Âkif, daha sonra  sürekli olarak Mısır'da yaşamaya karar verdi. 1926'dan başlayarak Camiü'l-Mısriyye'de Türk dili ve edebiyatı müderrisliği yaptı. Bu gönüllü sürgün hayatı sırasında siroz hastalığına yakalandı ve hava değişimi için 1935'te Lübnan'a, 1936'da Antakya'ya birer gezi yaptı. Yurdunda ölmek isteği ile Türkiye'ye döndü ve 27 Aralık 1936'da İstanbul'da öldü.


Dil Anlayışı Konuşma diline yaslandığı için kolayca yazılıvermiş izlenimi veren şiirleri biçime ilişkin titiz bir tutumun örnekleridir. Hem aruzdan doğan bağların üstesinden gelmiş, hem de şiirin bütününü kapsayan bir iç musiki düzenini gözetmiştir. Dilde sadeleştirmeden yana olan tutumunu her şiirinde ortaya koymuştur.Mehmed Âkif nazım diline bu dilin tabii yapısını bozmadan elverişli olduğu gelişmeyi kazandırmış ve aruz veznini yumuşatmıştır. Bu aynı zamanda Türkçe'nin şiir söylemedeki imkanlarının ne ölçüde geniş olduğunu göstermesi demektir. Mehmed Âkif dilin toplumsal kimliğini öne çıkarmış,üslupta özgünlük ve kişiselliğe ulaşmıştır.Yenilikçi bir şair olarak, yaşadığı dönemde görülen ölçüsüz yenilik eğiliminin bozucu etkilerine, ölçüsü işleviyle bağlantılı bir şiir kurmak suretiyle sınır çekmeye çalışmıştır.


ESERLERİ Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde, Hakkın Sesleri, Fatih Kürsüsünde, Hatıralar, Âsım, Gölgeler.

İbrahim Sadri

İbrahim Sadri - (1963)


İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladı. İstanbul Üniversitesi işletme Fakültesi'nde okudu. Çeşitli gazete ve dergilerde yazı ve şiirleri yayımlandı. Yedi yıl tiyatroyla uğraştı. Turnelere çıkarak, Anadolu'yu yakından tanıma imkânı buldu. Radyo ve televizyonlarda programcılık ve sunuculuk yaptı. Halen bir özel televizyonda program yapmaktadır. Şiir ve tiyatro kasetleri de bulunan şairin Memleket Havaları adında bir şiir kitabı vardır.


Şiirlerinden Örnekler;


KIRIKHAVA
ah yabangülü
ah karahazer çiçeği
ah gurbetin şivanyıldızı
bir dağda bıraktığım
bir dağda bulacağım leyla menevşesi
günyüzü görmemiş memleketgülüm olursa
bir yağlı kurşundan olur ölümüm

bir seherde açsınlar bağrımı
en deli ruzigârlar essin
en yiğitti desinler
en filinta
en hercai fiyaka
dönüp baktıkları zaman
bir oltu tespihi
bir gümüş tabaka
bitlis tütününden yarım kalmış bir sarma cigara
şeyh izzettin'in dünyanın bütün çocuklarına yazdığı muska
ve sevda adına
kurutulmuş bir karanfil bulsunlar
mintanımın altında.

ah yabangülü
ah karahazer çiçeği
ah gurbetin şivanyıldızı leyla menevşesi

yağmurlu bir akşamda, duldada
dedemden öğrendiğim ilk duam gibi
yeşil ceviz altında koşturan karınca gibi
Harran üstünde her gece parlayan Süreyya gibi
emek gibi toprak gibi
kan gibi hoyrat gibi
adilcevaz fırtınası yedidağın eşkiyası gibi
yasak gibi bayrak gibi baskın gibi
erişilmez bir şeydi seni sevmek.

ah leyla menevşesi
ah yabangülü
ah yaktığım o içli türkü
hani o zalım diyen, hani o hayın
hani o
kaç para eden perakendesi
şu üç kuruşluk perişan dar-ı dünyanın

hepimiz geldik zulümlere
hepimizin içinde biraz düşünce biraz öfke
toprakdamlar altında uykusuz bekledikçe
şeyh izzetini toprağa verdiğimiz gece
sakalları ağardı dünyanın
yediyıldız koptu gökte
yedi yumruk yedim yüzüme
sevdim seni ve yakalandım
ah leyla menevşesi
ah yabangülü
ah karahazer çiçeği

sattılar beni pazarda
göksüme şifasız ecza sürdüler
ve yürüdüler
gençliğimin üzerinde
yağmur da yağıyordu
kuşlar da vardı
uzandım yıldızlara tutamadım
saçlarım ağardı şehir zindanlarında
alem uykudaydı
adilcevaz uykudaydı
sevdam menevşem memleketgülüm uykudaydı
kuyudaydım
saçlarım ıslanmıştı
sahtiyan uykudaydı
çıplaktı üzerim
mintanım kana bulanmıştı
ah karahazer çiçeğim
sen uzaktaydın yıldızlar uzaktaydı
zühre uzaktaydı tarık uzaktaydı
adilcevaz uzaktaydı şeyh izzettin uzaktaydı
memleket uzaktaydı

ah bir dağda bıraktığım
bir dağda bulacağım leyla menevşesi
ah gurbetin şivan yıldızı
sen de böyle gideceksen
memleket böyle ağlayacaksa
ben kabuslarına tabir düzeceksem
şehir eşkiyalarının
kıyamet diyeceksem
ve seni bekleyeceksem
bütün kuyulara

bütün sunaboyunlu dağlara adını bağıracaksam
yırtılan mintanım
akan kanım
ağaran saçlarım
ve memleketim için
dön diyeceksem
dön
dön yabangülü
dön karahazer çiçeği
dön gurbetin şivanyıldızı
dön leyla menevşesi, memleketgülü

yağmurlu bir akşamda, duldada
dedemden öğrendiğim ilk duam gibi
yeşil ceviz altında koşturan karınca gibi
Harran üstünde her gece parlayan Süreyya gibi
emek gibi toprak gibi
kan gibi hoyrat gibi
adilcevaz fırtınası yedidağın eşkiyası gibi
yasak gibi bayrak gibi baskın gibi
erişilmez bir şeydi seni sevmek.

ah yabangülü
ah leyla menevşesi
bir seherde açsınlar bağrımı
en deli ruzigârlar essin
en yiğitti desinler
en filinta
en hercai fiyaka
dönüp baktıkları zaman
bir oltu tespihi
bir gümüş tabaka
bitlis tütününden yarım kalmış bir sarma cigara
şeyh izzettin'in dünyanın bütün çocuklarına yazdığı
muska
ve sevda adına
kurutulmuş bir karanfil bulsunlar
mintanımın altında.

ah yabangülü
ah karahazer çiçeği
ah gurbetin şivanyıldızı
ah bir dağda bıraktığım
bir dağda bulacağım leyla menevşesi

seni sevmek var ya seni sevmek
seni sevmek memleket
memleket seni sevmek

25 Ocak 2011 Salı

Anlatım bozuklukları ve Dil yanlışları

İmlâ ve noktalama yanlışları
Söylenmek istenen ile yazılanın aynı anlamda olması için imlâya dikkat edilmeli ve noktalama işaretleri yerli yerinde kullanılmalıdır.


Bu yıl karınızı ortaklarınızla paylaştınız mı? (Bu yıl kârınızı … biçiminde yazılmazsa paylaşılan kâr olmaz.)


Farklı hizmet, karlı alış veriş.(Farklı hizmet, kârlı alış veriş.)


Kendisini taktir ediyoruz.(taktir: damıtma, takdir:beğenip değer verme)


de & ki


Dahi Anlamındaki ”de”
Gayet kolay: “dahi” anlamına gelen “de” ve “da” ait olduğu kelimeden ayrı yazılır.


“de” bağlacı
Her zaman kendinden önceki kelimeden ayrı ve de, da şeklinde yazılır; bitiştirilmez, te, ta şeklinde yazılmaz. “ya” ile birlikte kullanıldığında da ayrı yazılır: “ya da”


Örneğin
“Olayı kendi açısından izleyen Aysel de şaşırmıştı ilk önce.”


Bir yer söz konusu olduğunda ise “de” ya da “da” eki bitişik yazılır: “Döndü, dolaştı, yeniden deniz kıyısında buldu kendini.”


Dahası var… Bağlaç olan “ki” de ayrı yazılır. Örneğin, “Hem neden yalan söylesin ki, bunda da hoşnutsuz kalınacak bir yan bulamaz.”


Hatta, soru anlamındaki “mi” de ayrı yazılır. Örneğin, “El midir iş gören, yoksa taş mı?”


Soru Eki mı, mi, mu, mü
Bu ek gelenekleşmiş olarak ayrı yazılır ve kendisinden önceki kelimenin son ünlüsüne bağlı olarak ünlü uyumlarına uyar: Kaldı mı? Sen de mi geldin? Olur mu? İnsanlık öldü mü?


Soru ekinden sonra gelen ekler, bu eke bitişik olarak yazılır: Verecek misin? Okuyor muyuz? Çocuk muyum? Gelecek miydi? Güler misin, ağlar mısın?


Bu ek sorudan başka görevlerde kullanıldığında da ayrı yazılır: Güzel mi güzel! Yağmur yağdı mı dışarı çıkamayız.


UYARI
Vazgeçmek birleşik fiili, mi soru ekiyle birlikte kullanıldığında iki ayrı biçimde yazılabilir: Vaz mı geçtin? Vazgeçtin mi?


ANLAMSAL BOZUKLUKLAR


YANLIŞ ANLAMDA KULLANILAN SÖZCÜK
Doğru bir anlatımda her sözcük verilmek istenen düşünceyi tam karşılamalıdır. Aynı kökten türeyen veya birbirini andıran sözcüklerin anlamlarına dikkat etmek gerekir. Anlamları ayrı olan bu tür sözcüklerin birbirinin yerine kullanılması veya sözcüğün karşıladığı kavrama uygun olmayan biçimde kullanılması anlatım bozukluğuna neden olur.


Bu sözcük Türkçe sözcüklerin tümünü kaplıyor.
Kapsıyor


Zamanında haberimiz olması yüzünden olay büyümedi
Olduğu için


Söylediğin olay, 13 Ekim 1991 yılında yaşanmıştı
tarihinde


Ağacın altına yayılıp güzel bir uyku çekti
Uzanıp


ANLAMCA ÇELİŞEN SÖZCÜKLERİN KULLANILMASI
Bir anlatımda düşünceyi ileten sözcüklerin birbiriyle çelişmemesi gerekir.
Anlamca çelişen sözcüklerin birlikte kullanılması anlatım bozukluğunun nedenlerinden biridir.


Belki onun da seni aradığından eminim.
Olasılık kesinlik


Annenin sana asla kızacağını sanmıyorum
Kesinlik olasılık


Hiç şüphesiz olan biteni duymuş olmalı
Kesinlik olasılık


GEREKSİZ SÖZCÜK KULLANILMASI
Doğru bir anlatımda her sözcük, düşünceyle ilgili bir kavramı karşılamalıdır. Aynı kavramı karşılayan birden fazla sözcüğün, işlevi olmayan bir sözcüğün veya ekin; yardımcı eylemlerin gereksiz kullanılması anlatım bozukluğuna neden olur.


Son sözleri hepimizi öfkeli kıldı.
Öfkelendirdi


Geçen hafta hastaydı; ama şimdi iyi oldu
İyileşti.


Üç gün süreyle ondan haber bekledik.
(Gereksiz)


DEYİM ve ATASÖZÜ YANLIŞI
Gerek deyimler, gerekse atasözleri kalıplaşmıştır. Yerine anlamdaşları konarak bile sözcükleri değiştirilemez. Atasözlerinin çekimlenmesi de olanaksızdır. Bunlar yapıldığı takdirde iletilmek istenen anlam zayıflar ya da yok olur. Bu da anlatım bozukluğuna yol açar.


Fasulye oda bakla sofa – yanlış
Nohut oda


Onu elinde oynatırsın – yanlış
Parmağında


İşe girdim ama bacım ağladı – yanlış
Anam


MANTIK YANLIŞI
Bilinenlere aykırı bilgiler mantıksızdır. Ayrıca kavram ve durumların da önemliden önemsize veya önemsizden önemliye sıralanması gerekirken tersi yapılırsa bu da mantık yanlışına yol açar.


Araba geri kaçınca vitesi boşa aldı. Yanlış
Vitesi boşa alınca araba geri kaçtı. Doğru


Ankara’nın muhtarı karşılandı – Yanlış
Ankara’nın valisi karşılandı – Doğru


Konuşabilirsin, hatta ağzını açabilirsin – Yanlış
Ağzını açabilirsin; hatta konuşabilirsin – Doğru


Şeftaliye dokunamam, onu yemem bile – Yanlış
Şeftali yemem; ona dokunamam bile – Doğru


Dil bilgisi bakımından doğruluk
a) Yapılışları yanlış olan kelimeler


Dilimize Arapçadan çokluk biçimiyle giren beyanat (beyanlar), efkâr (fikirler), erzak (rızıklar), evliya (veliler), maruzat (arz edilenler) gibi kelimeler zaten çokluk olduklarından bunların Türkçe çokluk ekiyle (-lar, -ler) tekrar çokluk yapılması yanlıştır.


Dilde olmayan gramer biçimleriyle kelimeler oluşturmak da yanlıştır:


abicim (ağabeyciğim), alıkoyulan (alıkonulan), ayıpsın (ayıp ediyorsun), bakkalcı (bakkal),bissürü (bir sürü), , cevaplamak (cevaplandırmak), çekilebilinir (çekilebilir), çirkinletmek (çirkinleştirmek), demincek (demin), dolayında (dolaylarında), fulle, ful yap (doldur, tamamla), geçebilemedi (geçemedi), iptal ol- (iptal edil-), napcaz (ne yapacağız), ne ki (ne var ki), özelliklen (özellikle),redetti (reddetti), sormiyyim (sormayayım), tayin ol- (tayin olun-, tayin edil-), yaparaktan (yaparak), yeyildi (yenildi) gibi.


b) Yardımcı fillerin yanlış kullanılması
et- ve yap- yardımcı fiillerinin birbirlerinin yerine kullanılması veya gerekmediği hâlde kullanılması anlatım bozukluğuna yol açar:


ayar yap-( ayarla-), bekleme yap- (bekle-), bülten yap- (bülten çıkar-), etki et- (etkile-), gecikme yap- (gecik-), kuşku et- (kuşkulan-), şüphe et- (şüphelen-), umut et- (um-) gibi.


Son zamanlarda bilhassa batı dillerinden yapılan yanlış çevriler sebebiyle al- fiili de yardımcı fiil gibi kullanılmaya başlanmıştır: banyo al-, duş al-, çay al- (çay iç-), istek al- (isten-), kahve al-, yenilgi al- (yenil-) vb. gibi.


c) Eksiklik
Özellikle birleşik cümlelerde ve sıralı cümlelerde ögelerden herhangi birinin eksik olması anlatım bozukluğuna sebep olur. Aşağıdaki cümlelerde parantez içine alınan kelimeler asıllarında yazılmadığı için anlatım bozukluğu vardır. Bu cümlelerdeki anlatım bozuklukları parantez içindeki kelimelerin yazılmasıyla giderilebilir:


Sen içeri (giriyorsun) ben dışarı doğru çıkıyorum. (yüklem eksikliği)


Ekonomik kriz böyle devam ederse ben işimden (olacağım) sen de parandan olacaksın. (yüklem eksikliği)


Sigarayı az, (içerim) içkiyi hiç içmem. (yüklem eksikliği)


Hastanın kanlı gömleğini çıkarıp ( ) soydu. (neyi, kimi soydu?)


Kanserin tedavisini artık bulalım ve (kanseri) yenelim. (nesne eksikliği)


Dişçi, çürük dişi çekip (çocuğu) eve yolladı. (nesne eksikliği)


Aybike’nin tehlikede olduğunu ben de biliyordum ve (onu) uyardım. (nesne eksikliği)

9 Ocak 2011 Pazar

Bir Hülya Adamı: Ahmet Hamdi Tanpınar

\

"...Acıdan acıya fark var. Ve benimki acıların en büyüğü, evlat acısı idi, üstelik de yağmur yağıyordu."


Kadı Hüseyin Fikri Efendi'nin oğlu olarak 23 Haziran 1901 senesinde İstanbul'da dünyaya gelen Ahmet Hamdi Tanpınar, Türk Edebiyatı'nın belkemiğidir. Hocası Yahya Kemal Beyatlı'nın yönlendirmesiyle Batı Edebiyatı'na merak salan Tanpınar, Balzac ve Dostoyevski romancılığını, Paul Valery şiirlerini ve Marcel Proust'un 'Kayıp Zaman İzinde' serisinden etkilenmiştir.


1901'de dünyaya gelen Tanpınar, çocukluğunu babasının mesleği sebebiyle Sinop ve Siirt'te geçirdi. Siirt'ten sonra Irak'a atanan babasıyla Kerkük'e giden küçük çocuk, annesi ve babasıyla Musul'da yaşamaya başladı. 13 yaşına geldiğinde Musul'da annesini kaybetmesi üzeriine babasıyla Antalya'ya yerleşti. Liseyi Antalya'da bitiren Tanpınar, 1919 senesinde İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi'nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne kaydoldu.


Yahya Kemal'den ders alan genç yazar, ilk edebi eserini 1921 senesinin başlarında, hocasının çıkardığı Dergah Dergisi'nde yayımlanan şiiri ile verdi. 1923 senesinde Şeyhi'nin mesnevisi "Hüsrev-ü Şirin" (Hüsrev ile Şirin) hakkında yazdığı tez ile mezun olan Tanpınar, aynı sene Erzurum'a gitti. Erzurum Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği yapmaya başlayan yazar, sene sonuna doğru Konya Lisesi'ne tayin oldu. 1924'ün sonuna dek Konya Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği yapan Tanpınar, 1930 senesinde Gazi Terbiye Enstitüsü'ne ve 1932'de de Kadıköy Lisesi'ne atandı. Bir sene sonra Ahmet Haşim'in ölümü üzerine onun yerine, Güzel Sanatlar Akademisi'ne (Mimar Sinan Üniversitesi) Sanat Tarihi Öğretmenliği'ne atandı. 1934 senesinde Estetik ve Mitoloji dersi de vermeye başladı.


Aynı zamanda Amerikan Koleji'nde Türk Edebiyatı dersleri de veriyordu.



\

"Tanpınar'ı şahsiyetiyle de tanıyan biri olarak söyleyebilirim ki, şiir hayatındaki en büyük gaye idi. Özlediği en büyük şey, ölümsüz bir mısra vücuda getirmekti." (Prof. Dr. Mehmet Kaplan, öğrencisi)


1937 senesinde Tanpınar, 1867 ile 1915 tarihleri arasında yaşamış olan şair Tevfik Fikretin hayatını anlattığı "Tevfik Fikret: Hayatı, Şahsiyeti, Şiir ve Eserlerinden Parçalar" adlı biyografik eserini yayımladı.
1939 senesinde (Tanzimat Fermanı'nın 100. yıl dönümü) bugün bile Türk Edebiyatı tarihine kaynak kitap olarak okuduğumuz "XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi" adlı eserini tamamladı (1949'da yayımlandı).
Aynı sene İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Yeni Asır Türk Edebiyatı Profesörlüğü'ne getirilen Tanpınar, 1942'de "Namık Kemal Antolojisi"ni yayımladı. Aynı sene Kahramanmaraş'tan meclise girdi. 1946'ya kadar milletvekilliği yapan Tanpınar, Milli Eğitim Bakanlığı Müfettişliği yaptı.


1942 senesinde "Abdullah Efendi'nin Rüyaları"nı yayımlayan yazar, 1945'te en sevilen eserlerinden "Beş Şehir"i yayımladı. Erzurum, Ankara, Bursa, İstanbul ve Konya'yı anlattığı bu deneme kitabı, ilk başta Ülkü Dergisi'nde dizi olarak yayımlanmıştı.


\1949 senesinde, on sene evvel yazdığı "19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi" yayımlandı. Aynı sene "Huzur" adlı romanını yayımlayan yazar, 1953 senesinde Avrupa seyahatine çıktı. '56'da Yaz Yağmuru adlı hikayesini yayımladıktan sonra 1961 senesinde şiirlerinin bir kısmını topladığı "Şiirler" adlı eserini yayımladı. 37 şiirini kapsayan bu eksik kitap, 1976'da "Bütün Şiirleri" adıyla Tanpınar'ın yazdığı her bir mısrayı içine alarak tamamlandı.



...
Başındayım sanki bir mucizenin,
Su sesi ve kanat şakırtılarından
Billûr bir avize Bursa'da zaman.
...

\

1961 senesinde "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" adlı romanını, '62'de "Yahya Kemal" adlı monografik eserini, 1973'te de "Sahnenin Dışındakiler" adlı eserini yayımladı.


1962 senesinin başlarında, 23 Ocak günü kalp krizi geçiren Tanpınar, Haseki Hastahanesi'ne kaldırıldı. 24 Ocak sabahı bir kriz daha geçiren Tanpınar, hayatını kaybetti. Tanpınar'ın mezarı, Aşiyan'dadır.


Ölümünden sonra yayımlanan eserleri;


1975'te "Mahur Beste", 1987'de "Aydaki Kadın", 1999'da "İki Ateş Arasında" adlı senaryo, 2002'de "Mücevherlerin Sırrı" ve "Edebiyat Dersleri" yayımlandı.


\Tanpınar için yazılan eserler;


M. Orhan Okay - Ahmet Hamdi Tanpınar


Ümit Meriç Yazan, Selma Ümit Karışman - Ebediyetin Huzurunda Ahmet Hamdi Tanpınar


Cengizhan Orakçı - Ahmet Hamdi Tanpınar


Tahir Abacı - Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar'da Müzik


Sevim Kantarcıoğlu - Ahmet Hamdi Tanpınar


Şerif Oktürk - Ahmet Hamdi Tanpınar


Turan Alptekin - Ahmet Hamdi Tanpınar: Bir Kültür, Bir İnsan


Nesrin Tağızade Karaca - Ahmet Hamdi Tanpınar ve Musiki


Nermin Yazıcı - Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Hikayelerinde Anlatıcı ve Kahramanlar


Mehmet Erdoğan - Bir Eleştirmen Olarak Ahmet Hamdi Tanpınar



\

Orhan Okay - Bir Hülya Adamının Romanı: Ahmet Hamdi Tanpınar


Mehmet Aydın - Kayıp Zamanın İzinde Ahmet Hamdi Tanpınar


Hece Dergisi Özel Sayısı


Bu yazı queennothing tarafından hafif.org adresli sitede yayımlanmak üzere yazılmıştır.

6 Ocak 2011 Perşembe

Edebiyat Bilgileri

Bu konuyla nesir ve şiir bilgisini inceleyeceğiz.


Nesir Bilgisi
Cümleler hâlinde ortaya konan sözlerin belli kalıplar içinde sıkıştırılmadığı anlatım türleri olup bunlara kompozisyon türü de denir. Kompozisyon türleri yazılı ve sözlü olmak üzere ikiye ayrılır.


Yazılı Kompozisyon Türleri


Roman
insanların başlarından geçen veya geçmesi mümkün görülen olayların yer ve zaman belirterek bütün ayrıntılarıyla ele alınan uzun yazılara denir.


Romanın ögeleri olay, kişi, çevre ve fikirdir. Bir romanda temel unsur “kişi”dir.


Hikâye
insanları duygulandırmak ve heyecanlandırmak için onların başlarından geçmiş veya geçebilecek olayları sanatlı bir dille ve kısa biçimde anlatan yazılara denir.


Hikâyenin ögeleri olay, zaman ve çevre olmakla birlikte temel unsur “olay”dır.


Masal
Halkın hayal gücünden doğan gerçek dışı ve olağanüstü olaylarla süslü hikâyelere denir.


Hayal ürünü, gerçek dışı ve olağanüstü olayları anlatır. Zaman ve çevrenin belirsiz olduğu masallarda evrensel konular işlenir ve kahramanlar insanüstü nitelikler taşır. Eğiticilik esastır.


Makale
Herhangi bir konuda bilgi vermek, bir konuyu veya düşünceyi açıklamak ya da ispatlamak amacıyla yazılan fikir yazılarına denir.


Makalede temel unsur “fikir”dir. Gazete veya dergilerde yayınlanır.


Fıkra
Günlük olayları özel bir görüş ve düşünceye bağlayarak yorumlayan ciddî veya nükteli fikir yazılarına denir.


Gazete yazıları olan fıkralarda serbestçe seçilmiş güncel konular, sohbet havasında, ispatlamaya kalkmadan fakat bir sonuca ulaşılarak işlenir.


Sohbet
Bir konunun fazla derinleştirilmeden, okuyucuyla konuşuyormuş gibi bir anlatımla yazarın kişisel duygu ve düşüncelerini dile getirdiği fikir yazılarıdır.


Herkesi ilgilendiren güncel konuları, okuyucuyla konuşuyormuş gibi, sıcak ve samimi bir üslûpla işleyen gazete yazılarıdır.


Deneme
Herhangi bir konu üzerinde, kesin yargılara varmadan, özel görüş ve düşüncelerin kanıtlamaya kalkmadan, serbestçe ortaya konulduğu fikir yazılarıdır.


Bir birikime sahip olan yazar, düşüncelerini kendi kendisiyle konuşuyormuş gibi yazar. Temel unsur “düşünce”dir.


Eleştri
Herhangi bir sanat eseri veya sanatçı üzerinde olumlu veya olumsuz görüşlerin ortaya konulduğu, bunların değerleri hakkındaki düşüncelerin belirtildiği, kısacası bir yargıya varıldığı yazılara denir. Tarafsız olunmalıdır.


Gezi
Gezilip görülen yerlerle ilgili bilgi, gözlem ve anıları yansıtan yazılara denir.


Gezilen yerlerdeki insanların yaşamı, gelenek görenekleri, o yörenin tarihî, coğrafî ve ekonomik özellikleri anlatır. Gerçeklere dayanmalıdır.


Anı
Bir kimsenin kendisinin yaşadığı ya da tanık olduğu olayları sanat değeri taşıyan bir üslûpla anlattığı yazılardır.


Günlük
Ne gün yazıldığını hatırlamak için tarih atılan, çoğu zaman her günün sonunda olup bitenin sıcağı sıcağına anlatıldığı, olaylarla ilgili yorumlar değerlendirmeler yapıldığı yazılardır.


Yazılan defterlere “günlük” veya “günce” denir.


Günlük günü gününe yaşarken, anı ise yaşadıktan sonra akılda kaldığıyla yazılır.


Biyografi
Bir kimsenin özellikle insanlığa çeşitli yararları dokunmuş ünlü kişilerin hayatlarını anlatan yazılara denir.


Biyografilerde kişinin yaşadığı dönem, çevresi, hayat şartları, eserleri, düşünce yapısı, kişiliği ve yaptığı işler tarafsız ve gerçeklere dayanarak kronolojik bir sıraya (tarih sırası) göre işlenir.


Mektup
Genel anlamda mektup, birbirinden uzakta bulunan kişilerin duygu, düşünce, istek, dilek ve olayları duyurmada başvurdukları bir yazıdan oluşan haberleşme aracıdır.


Herhangi bir düşüncenin, görüşün veya bir tezin savunulması halka duyurulması amacıyla gazete ve dergilerde yayınlanan edebî metkuplar da vardır.


Tiyatro
Hayatta yaşanmış ve yaşanması mümkün olayları sahnede canlandırmak için yazılan eserlere denir.


Diğer yazı türlerinden farkı somut olmasıdır.


Fabl
insan dışındaki bitki, hayvan gibi canlı varlıklara ve eşya gibi cansız varlıklara insan kişiliği vererek, onları konuşturarak başlarından geçen olayları bir ibret dersi verecek biçimde anlatan yazılara denir.


Sözlü Kompozisyon Türleri


Konferans
Bir konuya açıklık kazandırmak veya bir konuda bilgi vermek amacıyla bilim, sanat ve fikir adamlarınca salonlarda dinleyicilere karşı yapılan öğretici, hazırlıklı konuşmalara denir.


Açık oturum
Toplumun tümünü yakından ilgilendiren bir konunun, belirli bir sürede bir başkanın yönetiminde, yetkili kişilerce, sırayla, çeşitli yönlerden tartışılmasına ve incelenmesine denir.


Panel ve Forum
Bir konunun karara varmaktan çok, çeşitli yönlerden aydınlatılması için, küçük bir topluluk önünde bir sohbet havası içinde tartışılmasına “panel” denir. Panel sonunda tartışma dinleyelere de geçerse tartışma “forum” hâlini alır.


Sempozyum
Bir konu üzerinde değişik kişiler tarafından belirli bir sürede yapılan seri konuşmalara denir.


Nutuk
Bir topluluğa heyecan vermek veya belirli bir düşünceyi aşılamak için yapılan konuşmalara denir. Diğer bir adı da “hitabet”tir.


Nazım Bilgisi
Duygu, düşünce ve istekleri ölçülü, ahenkli bir biçimde iletmeyi amaçlayan anlatım yoludur.


urları


Vezin
Sözün birtakım bölümlere ayrılarak her bölümünün hece sayısında ya da hem sayı hem de hecelerin açıklık kapalılık, uzunluk kısalık yönünden denkliğidir. iki tür vezin (ölçü) vardır. Bir de ölçüsüz şiirler vardır. Bunlara serbest tarzdaki şiirler de diyoruz.


Hece ölçüsü
Dizelerdeki hece sayısının denkliğine dayanan ölçü türüdür. Parmak hesabı da denen bu ölçü, Türklerin ulusal ölçüsüdür. Bu ölçünün esası hece sayısındaki denklik olup bu sayısal denklik o dizenin kalıbını da verir.


Kalıp, şiirin bütün mısralarında kullanılan ortak ölçüdür.
Bu sayısal denkliğin söyleyişte tek düzeliğe yol açmaması için her kalıp iki ya da daha fazla bölümlere ayrılarak okunur. Bu bölümlere durak denir.


Mert da ya nır, na mert ka çar


1 2 3 4 5 6 7 8


Mey dan güm bür güm bür le nir


1 2 3 4 5 6 7 8


Şah lar şa hı di van a çar


1 2 3 4 5 6 7 8


Di van güm bür güm bür le nir


1 2 3 4 5 6 7 8


Yukarıdaki dörtlüğü oluşturan her bir mısradaki heceler sayıldığında mısraların 8’er heceden oluştuğu görülmektedir. Bu mısralar okunurken her 4 heceden sonra bir nefes almak için durulur. Bu bölümlere de durak denir. Dörtlükteki duraklar bölüm (/) işareti ile gösterilmiştir.


Durak, sözcükler bölünerek yapılmaz, sözcüklerden sonra yapılır. Yukarıdaki dörtlük 4 + 4 = 8 heceden oluşan bir hece kalıbıyla yazılmıştır. Altıncı heceden sonra durak yapılmıştır.


Hece ölçüsünde bu kalıbın dışında 7’li, 8’li … gibi başka kalıplar da kullanılır.


Aruz ölçüsü
Hecelerin uzunluk ve kısalık değerlerine göre çeşitli ses kalıplarından oluşan bir tür şiir ölçüsüdür. Araplar bulmuştur.


Bu konuyu lisede göreceğinizden burada ayrıntılara girmeyeceğiz.


Serbest tarz
Aslında bu bir ölçü çeşidi değildir. Şiirlerde hece ölçüsünün dikkate alınmaması ile serbest tarz karşımıza çıkmaktadır.


Düşün bir kere çiçek içindesin


Bir kız alıp göğsüne takmış


Düşün bir kere meyve vermişsin


Çocuklar üstüne çıkmış


Yukarıdaki dörtlüğün birinci dizesi 11, ikinci dizesi 9, üçüncü dizesi 10, dördüncü dizesi ise 8 heceden oluşmuştur. Dolayısıyla belli bir hece kalıbıyla yazılmamıştır. Aruz kalıbıyla da yazılmadığına göre bu dörtlük serbest yazılmıştır. Yani ölçüsü yoktur.


Redif
Şiirlerdeki dizelerin sonunda bulunan, anlamları ve görevleri aynı olan eklerin, kelime veya kelime gruplarının tekrarına denir. Kafiyede ses birliği varken, redifte görev ve anlam birliği vardır.


Evcilik oynardın telli duvaklı


Ben uzaktan seyrederdim, meraklı


Yıldızlardan inme bir gül yanaklı,


Seni bekliyorum o gün bugündür.


Bu dörtlükteki mısraların sonunda yer alan “duvaklı”, kelimelerinde bulunan “-lı” sesi isimden isim yapma eki olduğundan yani görev ve anlamları aynı olduğundan rediftir. Bu kelimelerdeki “-ak” sesleri görev ve anlamları aynı olmayan fakat ses birliği bulunan unsurlar olduğu için kendi aralarında “kafiye” oluşturur.


Kafiye
En az iki dize sonundaki kelime ve eklerde bulunan ses benzerliğidir. Kafiyeyi oluşturan unsurların yazılışları ve okunuşları aynı, anlamları ve görevleri ise farklıdır.


Ölüm akla gelmez insan sevince


Sonunu düşünmez inceden ince


Ne gündüzün gündüz ne gecen gece


Seni bekliyorum, o gün bugündür


Dörtlükte “sevince, ince ve gece” sözcüklerindeki “-ce” sesleri kafiyeyi oluşturmaktadır.


Kafiye Türleri
Kafiyeyi oluşturan seslerin sayısına göre kafiye türleri dörde ayrılır:


Yarım Kafiye
Mısra sonlarındaki tek ses benzerliğine dayanan kafiye türüdür.


Çiçek açar dal verir


Kimi uzar, birbirine el verir


Kimi meyve verir kimi gül verir


Ağaç üstünde dillenir kuşlar


Dörtlükte bulunan “verir” sözcükleri rediftir. Dörtlükteki “dal, el ve gül” sözcükleridindeki “-l” sesleri ise yarım kafiyeyi oluşturur.


Tam Kafiye
Mısra sonlarındaki iki ses benzerliğine dayanan kafiye türüdür.


Kalbimiz çırpınır yurdu andıkça


Gözlerde zaferin nuru yandıkça


Üstünde bu bayrak dalgalandıkça


Gönlümüz rahattır toprak altında


Bu dörtlükte bulunan “andıkça, yandıkça ve dalgalandıkça” sözcüklerindeki “-dıkça” ekleri zarf fiil ekidir. Yani görev ve anlamları ayrı olduğundan rediftir. Bu sözcüklerdeki “-an” sesleri ise sadece ses benzerliğinden oluştuğu için tam kafiyedir.


Zengin Kafiye
Mısra sonlarındaki ikiden fazla ses benzerliğinden oluşan kafiye türüdür.


Yıllarca gurbetle çektiği çile


Canlanır yeniden gelerek dile


Aksini arayan birkaç ah ile


Göğsü boşalırken gözleri dalar


Dörtlükte bulunan “çile, dile ve ile” kelimelerindeki “-ile” sesleri (üç harften oluşmuş) zengin kafiyeyi oluşturmuştur.


Cinaslı Kafiye
Mısralardaki anlamları ayrı, fakat yazılışı ve okunuşları aynı olan (sesteş) iki sözün mısra sonunda kullanılmasına cinaslı kafiye denir.


Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç


Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç


Beyitte birinci “geç” kelimesi “zaman, vaktin ileri olması” anlamında ikinci “geç” kelimesi ise “sürmesi, devam etmesi” anlamında kullanılmış farklı iki sözcüktür. “Yazıma” sözcükleri yazılış ve okunuşları aynı; fakat anlam ve görevleri farklı olduğu için cinaslı kafiyeyi oluşturmuştur.


Kafiye Örgüsü
Bir mısranın hangi mısra ile kafiyeli olduğunun gösterilmesine kafiye düzeni denir. Kafiye düzeninde her mısra bir çizgiyle, kafiyeler de harflerle gösterilir. Üçe ayrılır.


Düz Kafiye
Birinci mısra ile ikinci mısranın, üçüncü mısra ile de dördüncü mısranın birbirleriyle kafiyeli olmasıdır. aabb şeklinde gösterilir.


Kandilli yüzerken uykularda


Mehtabı sürekledik sularda


Bir yolcu parıldayan gümüşten


Gittik bahs açmadık dönüşten


………. a


………. b


………. b


………. a


Çapraz Kafiye
Birinci mısra ile üçüncü mısranın, ikinci mısra ile de dördüncü mısranın birbirleriyle kafiyeli olmasıdır. abab şeklinde gösterilir.


Gurbet o kadar acı


Ki ne varsa içimde


Hepsi bana yabancı


Hepsi başka biçimde


Sarma Kafiye
Birinci mısra ile dördüncü mısranın, ikinci mısra ile üçüncü mısranın birbirleriyle kafiyeli olmasıdır. abba şeklinde gösterilir.


Her şey yerli yerinde bir dolap uzaklarda


Uzakda bir ruh gibi gıcırdıyor durmadan


Bir şeyler hatırlıyor belki maceramızdan


Kuru güz yaprakları uçuşuyor rüzgârda


Bunların dışında a a x a şeklinde oluşan “mani” kafiye şekliyle, a a a b şeklinde oluşan “koşma” kafiye şekli de vardır.


Şiir Türleri
Konularına göre şiirler beşe ayrılır.


Lirik Şiir
içten gelen heyecanları coşkulu bir dille anlatan duygusal şiir türüdür.


Bu nasıl ayrılık, bu nasıl veda


Gözlerin kal diyor, dudakların git


Bakışın anahtar gözlerin kilit


Ellerin aç diyor, dudakların git


dörtlüğü lirik bir şiirdir.


Epik Şiir
Savaş, kahramanlık ve yiğitlik gibi konuları coşkulu bir anlatımla işleyen şiirlere denir.


Dadaloğlu’m yarın kavga kurulur


Öter tüfek davlumbazlar vurulur


Nice koç yiğitler yere serilir


Ölen ölür kalan sağlar bizimdir


dörtlüğü epik şiirdir.


Didaktik Şiir
Belli bir düşünceyi aşılamak ya da belli bir konuda öğüt, bilgi vermek, ahlâkî bir ders çıkarmak amacıyla öğretici nitelikte yazılan duygu yönü zayıf şiir türüdür.


ilim, kula açılmış bir kucaktır;


Aydınlıktır, meşaledir, ocaktır.


ilmin yüzü samimidir, sıcaktır;


Cehaletin yüzü soğuk, buz oğul


dörtlüğü konusuna göre didaktik şiirdir.


Pastoral Şiir
Doğa güzelliklerini, orman, yayla, dağ, köy ve çoban yaşamını ve bunlara duyulan özlemleri anlatan şiir türüdür.


Sarı, yeşil, mavi renk renk


Çiçekler açmış ovada


Kelebekler benek benek


Dolaşıyorlar orada


dörtlüğü konusuna göre pastoral şiirdir.


Satirik Şiir
Toplum hayatındaki aksayan yönleri, düzensizlikleri, insanın değişik konulardaki eksikliklerini ve hatalarını eleştiren şiir türüdür.


Bir vakte erdi ki bizim günümüz


Yiğit belli değil, mert belli değil


Herkes yarasına derman arıyor


Deva belli değil, dert belli değil


dörtlüğü konusuna göre satirik şiirdir.


Edebi Sanatlar
Anlatıma güzellik ve çekicilik katmak amacıyla kullanılan sanatlardır. Şiirlerin iyi anlaşılabilmesi için söz sanatlarının bilinmesi gerekir.


Benzetme
Aralarında çeşitli yönlerden iki bulunan iki şeyden benzerlik bakımından güçsüz olanı, nitelikçe daha üstün olana benzetmektir.


“Aslan gibi güçlü askerlerimiz var.”


Benzeyen Ben. Ben. Benzeyen
edatı yönü


Bu örnekte olduğu gibi benzetmenin dört unsuru vardır.


Benzeyen
Benzetmenin temel unsurudur. Yukarıdaki örnekte “askerler” benzeyendir. Niteledikçe zayıf olandır.


Benzetilen
Benzetmenin diğer temel unsurudur, Yukarıdaki örnekte “asla” benzetilendir. Nitelikçe güçlü olandır.


Benzetme yön
Benzeyenle benzetilen arasındaki ilişkidir. Yukarıdaki örnekte arslan ile askerler arasındaki “güçlülük” ilişkisi kurulmuş.


Benzetme edatı
Benzetmelerde kullanılan “kadar ve gibi” edatıdır.


Kişileştirme
insan dışındaki varlıklara, insan özelliği vermeye denir.


Karnın yardım kazmayınan belinen


Yüzün yırttım tırnağınan elinen


Yine beni karşıladı gülünen


Benim sadık yarim topraktır.


Bu dörtlükte “toprak” kişileştirilmiştir.


“Dağlar uyuyor, günün yorgunluğunu atıyor.”


cümlesinde “dağlar” kişileştirilmiştir.


Konuşturma
insan dışındaki varlıkları konuşturma sanatıdır. intak olan yerde doğal olarak teşhis vardır.


Çilek der ki vişneye git


Tatlı ekşiliği sonsuz


Başka bir ülkedir sanki


Vişne benim en sevdiğim


Bu dörtlükte “çilek” konuşturulmuştur.


Gurbet bile benden bıktı: “Düş yakamdan artık.” dedi.


Bu cümlede de gurbet konuşturulmuştur.