İSLAM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İSLAM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2011 Pazartesi

Ahde Vefa

Ahid ve akit sözlü ve yazılı olarak tespit edilen anlaşma demektir. Vefa da yapılan anlaşmanın icaplarını bütünüyle yerine getirmektir.


İslam dini yapılan ahid ve akitlere çok önem verir ve tarafların yapılan bu akitlere sadık kalmalarını ve icaplarını yerine getirmelerini ister.


Çünkü yapılan akitler ve ahidlerin icapları yerine getirilmez ise böyle ortamlarda kişilerin birbirlerine karşı itimatları kalmaz ve düzen bozulur.


Onun için bu hususta gerek Kuran-ı Kerim’de ve gerekse hadis-i şeriflerde müslümanlar uyarılmış, güven ortamına zarar verecek, kişilerin birbirlerine karşı olan itimatlarını sarsacak davranışlardan, verdikleri sözleri, yerine getirmemekten yaptıkları akitleri bozmaktan men edilmişlerdir.


Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:


“Onlar ahdini yerine getirenler ve verdikleri sözü bozmayanlardır.” (Rad 20)


Bu ayet-i kerimede muttakî müslümanların vasıfları bildirilmektedir.


Muttaki müslümanlar:


1- Yaptıkları ahidleri ifa ederler.


2- Verdikleri sözü yerine getirirler.


Diğer bir ayet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:


“Mü’minler emanetlerine, akitlerine riayet ederler.” (Mü’minun 8)


Sözünde durmamak, ahde vefasızlık bir nifak alâmetidir.


Nitekim bir hadis-i şerifte Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:


“Dört şey vardır ki bunlar kimde bulunursa o kimse halis münafıktır. Kimde bunlardan bir haslet bulunursa onu bırakıncaya kadar, kendisinde nifaktan bir haslet vardır. (O hasletler):


Kendisine bir şey emanet olunursa hıyanet eder, konuşunca yalan söyler, söz verince sözünde durmaz kavga ederse baştan çıkar (haktan ayrılır.)” (Buharî)


Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır.


“Kıyamet gününde sözünde durmayan her hain için bir sancak (dikilecek) bu filanın vefasızlığıdır, hıyanetidir denilecektir.” (Buhari)


Ahde vefa İslam ahlâkının en mühimlerinden biridir. Her hususta olduğu gibi bu hususta da biz müslümanlara örnek, canımız efendimiz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemdir.


O hayatı boyunca, peygamberlikten önce ve sonrasında, bütün akitlerine sadık kalmış ve biz ümmetine de ahidlerini ifa etmeleri, sözlerini yerine getirmelerini tavsiye buyurmuştur.


Bakınız Peygamberimiz, efendimiz ahdine nasıl vefâ gösteriyor, verdiği sözde nasıl duruyor okuyalım, ibret alalım.


Abdullah bin Ebil Hamsa radıyallahu anh anlatıyor:


“Bi’setten (peygamberlikten) önce Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemle bir alış veriş yapmıştım. Kendisine borçlandım. Biraz beklerse parasını hemen getireceğimi söyledim. Fakat bu arada verdiğim sözü unutmuştum. Nihayet üç gün sonra hatırladım ve konuştuğumuz yere geldim. Bir de ne göreyim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sözleştiğimiz yerde bekliyor.


Beni görünce:


-Ey delikanlı” Bana eziyet ettin. Burada üç gündür seni bekliyorum.” buyurdu. (Ebu Davud)


Dikkat buyurulsun Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin orada bekleyişi alacağını tahsil etmek için değil, gence verdiği söze sadık kalmak içindi. Sonra canımız efendimiz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin beşerî münasebetlerdeki hoş görüsüne, müsamahasına bir bakınız. Kendisini bir yerde üç gün bekleten gence sadece:


-“Ey delikanlı! Bana eziyet ettin. Burada üç gündür seni bekliyorum.” demekten ibarettir.


Bir müslümanın evveliyetle yerine getirmesi gereken ahid, Allah Teâlâ’ya verdiği ahiddir.


Müslüman, iman etmekle imanın gereklerini yerine getirmeye söz vermiş olmaktadır. İmanın kemali de verdiği ahde sadık kalıp kalmamakla ölçülür.


Müslüman gerektiğinde Allah yolunda, inancı uğrunda canını bile feda eden kimsedir. Böylesi mü’minleri Allah Teâlâ methüsenâ etmektedir.


“Mü’minler içinde öyle yiğitler vardır ki, Allah’a verdikleri sözlerine sadâkat gösterdiler. Onlardan kimi ahdini yerine getirdi (çarpıştı, şehid oldu) kimi de sırasını beklemektedir. Bunlar asla sözlerini değiştirmemişlerdir.” (Ahzab 23)


Böyle vefakâr, sözünün eri, yiğit müslümanlardan oluşan bir toplumun üstesinden gelemeyeceği bir mesele olmaz.


Müslümanlar kendi aralarında yaptıkları akitleri, sözleşmeleri de yerine getirmekle mükelleftirler. Aslında bir müslüman Allah’a olan ahdini tam olarak yerine getirirse birbirlerine karşıda akitlerini yerine getirmiş olurlar. Çünkü Allah Teâlâ müslümanların akitlerini yerine getirmelerini emretmektedir.


Günlük yaşantımızda, insanlarla olan ilişkilerimizde en küçüğünden en büyüğüne kadar ahidleşmelerimiz, söz vermelerimiz olur.


Meselâ, filan saatte, filan yerde buluşalım gibi. Bu bir sözleşmedir. Asla küçümsenmemelidir. Sözünü yerine getirmesine engel bir mani çıkarsa o takdirde karşı tarafa, buluşma saatinden önce haber verilip özür dilenmelidir.


Müslümanın sözü karşı tarafa verilmiş bir senet gibidir. O bakımdan verilen söz küçüğüne, büyüğüne bakmadan mutlaka yerine getirilmelidir.


Maalesef zamanımız müslümanları bir çok konuda olduğu gibi ahde vefa konusunda da sınıfta kalmaktadır.


Ahde vefâ olmayınca, verilen sözler yerine getirilmeyince, insanların da birbirlerine karşı güven ve saygısı kalmamaktadır. Toplumun yardımıyla yapılacak bir çok hayırlı hizmetlerde aksama olmakta ya da tamamen yapılamaz hâle gelmektedir.


Bir taraftan zaman israfı yapılmaktadır. Şöyle ki: Bir kişi, bir başkasına filan saatte sana geleceğim diye telefon ediyor. O da kabul ediyor. Fakat belirlenen saatte geleceğine söz veren kişi verdiği sözü yerine getirmediği gibi karşıya durumunu da bildirmiyor. Belki de saatlerce bekletiyor. Böylece o kişinin zamanını alıyor. Yapacağı bir kısım işlerine de mani oluyor. Üzerine kul hakkı geçirmiş oluyor.


Müslümanlar olarak en kötü, şartlarda bile ahidlerimize sadık kalmalı, verdiğimiz sözleri muhakkak yerine getirmeliyiz.


Anamıza, babamıza, hocamıza, dostlarımıza hülasa birbirimize karşı da vefâlı olmalıyız.


Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin Hz. Hatice radıyallahu anha validemize karşı gösterdiği vefa bu hususta ne büyük bir örnektir.


Hz. Aişe radıyallahu anha validemiz şöyle diyor.


“Hz. Hatice radıyallahu anhadan başka hiçbir kadına gıbta etmedim. O, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemle olan nikahımdan üç yıl önce vefat etmişti. Fakat Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem her zaman onu hatırlar, onun hatırasını anar, onun için keçi keser, etini yakınlarına, hizmetçilerine hediye eder, dağıtırdı.” (Buharî)


Zamanımızda, değil yıllarca önceki beraberliklere, dostluklara karşı vefalı olmak, en yeni, en taze hatıralara bile vefa gösterilmiyor, bir çırpıda silinip atılıyor. Bu durum, toplumun ne kadar bencilleştiğini, ne kadar ilkelleştiğini ve ne kadar öz değerlerinden uzaklaştığını göstermektedir.


İnsanlık İslam’a muhtaçtır. Bütün olumsuzluklar, bütün kötülükler, zulümler, haksızlıklar, onsuz bir hayat yaşandığından kaynaklanmaktadır. Gel gör ki küfür, nifak ve cehaletin pençesinde kıvranan insanlık neye muhtaç olduğunun farkında değildir. Devleti idare edenler, millete verdikleri sözü yerine getirmiyor, milleti aldatmayı bir beceriklilik, kabul ediyor. Halbuki bu insanlar İslam da söz vermenin ne demek olduğunu bilseler ve İslamsız insanca yaşamanın mümkün olmadığını kabullenseler idarelerini vefasızlık, yalan, aldatma üzerine bina ederler miydi?


Elbette hayır.


Ancak idare edenler kadar, idare olunanlar da dürüst olmalıdırlar. Onlar da hem kendi aralarında hem de kendilerini idare edenlerle yaptıkları sözleşmelere riayet etmelidirler.


Sözünü yerine getirenler, ahdine vefa gösterenler hem Allah indinde hem de kullar indinde makbuldürler, sevilirler, itibar görürler. Böyle dürüst insanlar hem hayatlarında hem de öldükten sonra hayırla yâd edilir, örnek gösterilirler.


Büyüklerimize, ana babalarımıza vefalı olmak sadece onlar hayatta iken değil, onların vefatından sonra dostlarına karşı da devam etmelidir.


Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selleme gelip:


-Babam öldü, bundan sonra onun için ne yapabilirim diye soranlara, Efendimiz,


-Babanın dostları ile ilgilen, diye tavsiye ederlerdi.


Hz. Hatice radıyallahu anha validemiz hayatta iken, yanına gelip giden bir kadın vardı. Bu kadın Hz. Hatice radıyallahu anhanın vefatından yıllar sonra bir gün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi ziyarete geldi. Efendimiz, canımız Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona çeşitli ikramlarda iltifatlarda bulundu, o eski günleri beraberce yâd ettiler.


Cenab-ı Mevlâ:


Ahdini yerine getirmeyen, ahdini bozanların kötü âkıbetinden şöyle haber vermektedir.


“Allah’a verdikleri sözü kuvvetle pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah’ın riayet edilmesini emrettiği şeyleri terk edenler ve yer yüzünde fesat çıkaranlar, işte lânet onlar içindir ve kötü yurt (cehennem) onlar içindir.” (Ra’d 25)

Büyük Melekler

Cenâb-ı Allah'ın bütün melekler içinde üstün kıldığı dört büyük melek.


Melek kelimesi Arapça'da "haberci" anlamına gelmektedir. Çoğulu "melâike" olarak gelmekte ise de, gerek Türkçe'de ve gerekse Arapça'da çoğul manasına "melek"' olarak da kullanılmaktadır.


Melekler, ruh gibi lâtîf, nûrânî, mahiyetleri Allah katında malum, varlıkları bizim dünyamıza ait olmayan fakat insanlarla ilgili bir takım görevleri bulunan varlıklardır. Akıl ve nutukları olup; şehvet ve gadap gibi beşerî ihtirasları, yemeleri, içmeleri yoktur. Evlenmek, doğmak ve doğurmaktan uzaktırlar. Çeşitli şekillere girebilirler. Allah'ın emrine asla isyan etmezler, yerde ve gökte bir takım vazifeler ile meşgul olurlar. Daima Yüce Allah'ı tesbih ve zikrederler. Meleklerin bu özellikleri için bakınız: (el-En'âm, 6/9,100; el-Hicr 15/8; el-Fâtır 35/1; el-Meâric 70/4)


Meleklerin sayısı ve her birinin hangi işlerle vazifeli oldukları bizce malûm değildir. Ancak bunlardan bir kısmı ve vazifeleri Kur'an-ı Kerîm'de ve Hz. Peygamber'in hadislerinde bildirilmiştir. Bu bilgilere göre"büyük melekler" olarak tanınan dört melek vardır ki, bunlar: Cebrâil, Azrail, İsrafil ve Mikâil'dir.


Cebrâil: Kur'an'da üç yerde "Cibrîl" olarak geçmekte (el-Bakara 2/97, 98; et-Tahrim 66/4) diğer bazı ayetlerde de kendisinden Rûhu'l-Kudüs ve Rûh olarak bahsedilmektedir. (el-Bakara 2/87, 253; el-Mâide 5/110).


Vazifesi, Allah'ın emir ve nehiylerini peygamberlerine bildirmektir. Bütün vahiy onun vasıtasıyla nazil olmuştur.


Cebrâil, bu görevi yerine getirirken peygamberimize çeşitli şekil ve suretlerde gelirdi. Birçok defa insan şeklinde bu görevini ifa ederdi. İnsan şekline girdiğinde daha ziyade Dıhye isimli sahabenin kılığında, bazan da normal bir bedevî olarak gelirdi ki, "Cibrîl hadisi" diye bilinen hadisin vukûunda Hz. Peygamber'e bu kılıkta gelmiştir.


Cebrâil bu gelişlerinin sadece iki defasında aslî suretinde görünmüştür. Bunlardan birisi (en-Necm, 53/6-7) ayetlerinin nuzûlünde, diğeri ise yine Necm suresinin 13. ve 14. ayetlerinin nuzûlü esnasındadır (Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX, 95).


Azrâil: Kur'an-ı Kerîm'de


"Melekü'l-mevt" ( = ölüm meleği) olarak geçmektedir. " Ey Muhammed de ki; size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz." (es-Secde, 32/11)


Allah'ın emri ve izni ile canlıların, ölecekleri zaman canlarını almakla vazifelidir.


İsrafil: Kur'an'da "İsrâfil" olarak ismi geçmemektedir. Ancak, kıyametin vukûu ile ilgili ayette "(İsrâfil tarafından birinci sefer) Sûr'a üflenince Allah'ın dilediği (melekler) müstesna göklerde olanlar ve yerde olanlar bayılırlar (ölürler). Sonra Sûr'a (ikinci defa) üflenince ölüler mezarlarından kalkıp bakınıp dururlar." (ez-Zümer 39/68) buyurulmakta, dolayısıyla isim olarak olmasa da bu meleğin vazifesi bu ayetle belirtilmektedir. Buradan kıyametin ve ahiret gününün yani yeniden dirilmenin başlangıcında bir Sûr'a üfürme olacağı anlaşılmaktadır ki, bu işle vazifeli melek İsrâfil (a.s.) dır. Bu görevinden dolayı İsrafil'e "Sûr meleği" ismi de verilmektedir.


Ayrıca İsrâfil'in, "Levh-i Mahfuz"* da yazılanları okumak ve ilgili meleğe haber vermekle de görevli olduğu bilinmektedir.


Mikâil: Kur'an-ı Kerîm'de bir yerde "Mikâil" olarak zikredilmektedir. (el-Bakara 2/98)


Mikâil'in görevi: yağmurun yağdırılması, rüzgârın estirilmesi ve mevsimlerin tanzimi gibi tabiat olaylarını Allah'ın emri ve izni ile vukua getirmektir.


Bu dört meleğin dışında, her insanın yanında bulunan ve daima onun küçük, büyük, gizli ve aşikâr yaptığı bütün işleri yazan melekler vardır ki, bunlara "Kirâmen kâtibîn"* denir. Ayrıca öldükten sonra kabirde sual sormakla vazifeli "Münker* ve Nekir"* melekleri de vardır.


Meleklere inanmak, müslümanlığın iman ve itikat esaslarındandır. İnanmayan, müslüman olamaz; inkâr eden de dinden çıkar. Zira, Kur'an-ı Kerîm'de meleklerin varlığından bahsedilmekte, bir kısmının ise bizzat isimleri geçmektedir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Her kim Allah'a ve meleklerine ve peygamberlerine ve Cibrîl'e ve Mikâil'e düşman olursa Allah da kâfirlere düşmandır" (el-Bakara 2/98). Ayrıca Kur'an'da Fâtır suresinin bir diğer adı da "Melâike suresi"dir.


Melekler, bilfiil vardır. Onları görememiş olmamız onların yokluğu yolunda bir delil teşkil etmez. Onların bizim tarafımızdan görülmemesi, farklı bir şekilde yaratılmış bulunmalarından, vücudlarının rûhânî ve nûrâni olmalarındandır. Bizim gözümüz ise onları görebilecek şekilde yaratılmamıştır. Nitekim kendi aklımızı ve ruhumuzu da göremiyoruz, fakat onların varlığına inanıyoruz.

8 Şubat 2011 Salı

İslamiyetin Doğuşu

I- İSLAM:


Tarih öncesi devirlerde insanlar, kendilerinden üstün saydıkları bazı hayvan veya putlara tapıyorlardı. Bu varlıklara kendi canlarını bile adak olarak verebiliyorlardı.


Allah, insanları bu kötü durumdan kurtarıp, doğru yolda olmalarını sağlamak için peygamberler aracılığıyla dinleri gönderdi.


Tek tanrılı dinlerin sonuncusu olan İslam, Tanrı’nın elçisi (resul) olarak anılan Hz. Muhammed tarafından insanlara bildirilmiştir. İslam dininin ilkeleri Tanrı’nın meleklerinden Cebrail aracılığıyla indirilen kutsal kitap Kuran’da belirlenmiştir.


İslam inancının temelini amentü (inandım) olarak da bilinen altı ilke oluşturur. Bunlar bir tek Tanrı olduğuna, meleklerine, gönderdiği kitaplara (Tevrat, İncil, Zebur ve Kuran), peygamberlerine, ahirete (ölümden sonraki, bütün canlıların yeniden dirileceği sonsuz alem), kadere (bütün iyiliklerin ve kötülüklerin Allah tarafından verildiğine) inanmaktır. Bu inancını dile getiren kişi kulluk yükümlülükleri altına girmiş olur. İbadet olarak da bilinen bu görevler, Allah’tan başka Tanrı olmadığına, Hz. Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna tanıklık (kelime-i şahadet), namaz kılmak, zekat vermek, oruç tutmak ve mali gücü yeterli ise hacca (Kabe’yi ziyarete) gitmektir. Ancak bu görevleri yerine getiren bir kişi, tam bir Müslüman sayılır. İslam dini, ibadet görevlerinin ahlaka uyarak yerine getirilmesini de öngörmüştür. Yani bütün bunlar kişisel çıkar ya da gösteriş için değil, yalnızca Tanrı’nın hoşnutluğunu kazanmak için yapılırsa anlam kazanır.


İslam, insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen birçok ilke de getirmiştir. Temelini Kuran’dan ve sünnetten (Hz. Muhammed’in sözleri ve davranışları) alan bu ilkeler daha sonra çeşitli bölümlere ayrılarak yorumlanıp zenginleştirilmiştir.


II- KURAN:


İslam’ın kutsal kitabıdır. Arapça bir sözcük olan “kuran”, okumak, ezbere okumak, bir araya getirmek anlamına gelir. Arapça olan ve 114 surede toplanmış 6200’ün üstünde ayetten oluşan Kuran, Hz. Muhammed’e peygamberliğin verildiği 610’dan 632’deki ölümüne kadar parça parça indirilmiştir. Vahiy denen bu olayda Kuran ayetleri Cebrail adlı melek tarafından Hz. Muhammed’e iletilmiş, bazı ayetler de doğrudan Tanrı tarafından bildirilmiştir. Hz. Muhammed de gelen vahyi ezberlemiş, sonra da hangi sureye ait olduğunu belirterek vahiy katiplerine yazdırmıştır. Ayrıca bu ayetler birçok sahabi (Hz. Muhammed’in yakın çevresinde bulunanlar) tarafından da ezberlenmişti. Kuran’ın inmesi Hz. Muhammed’in yaşamı boyunca sürdüğünden kitap haline getirilmesi düşünülmemiştir. Ama Hz. Muhammed’in ölümünden sonra elindeki ayetlerin dağılıp kaybolmasını önlemek amacıyla ilk halife Hz. Ebu Bekir, vahiy katiplerinden Zeyd bin Sabit başkanlığında bir kurul oluşturdu. Bu kurulun kitaplaştırdığı ve Müslümanlar’ca da onaylanan Kuran nüshasına Mushaf (bir araya getirilmiş sayfalar) adı verildi.


III- HZ. MUHAMMED VE  İSLAMİYET’İN  DOĞUŞU:


Hz. Muhammed, Mekke’nin soylu Haşimoğulları ailesinden gelir. 571 yılında Mekke’de doğmuştur. Annesinin adı Amine, babasının adı Abdullah’ tır. Hz. Muhammed daha doğmadan  babası öldü. Yetiştirilmesini dedesi Abdülmuttalip üzerine aldı ve torununa o zamana kadar kimseye verilmemiş olan Muhammed adını verdi. Mekke önde gelenlerinin çocukları, saf çöl arapçası ve törelerini öğrenmeleri için genellikle dışarıdan tutulan sütannelerle yetiştirildiklerinden, Muhammed de aynı amaçla o sıralarda Mekke’ de bulunan Beni Sa’d kabilesinden Halime adlı bir kadına teslim edildi. Muhammed’i ondan önce Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe emzirmişti. Muhammed, beş yaşına kadar Halime’nin yanında kaldıktan sonra annesine döndü. Yakınlarının ve kocasının mezarlarını ziyaret etmek üzere Medine’ye giden annesi, Muhammed’i de yanında götürdü; ancak dönüşte yolda öldü. Cariyeleri Ümmü Eymen Muhammed’i Mekke’ye getirip dedesi Abdülmuttalip’e teslim etti. Dedesi, yetiştirmesi için onu, oğlu Ebu Talip’e bıraktı. Ebu Talip ona çok iyi baktı. Hz. Muhammed’in anlattığına göre yengesi de kendisine çok iyi davrandı; çocukları aç olsalar bile önce onu doyurdu. Hz. Muhammed “O, benim annem gibiydi.” der.


Muhammed, dokuz yaşındayken amcası, ticaret yapmak için gittiği Suriye’ye onu da götürdü. İslam kaynaklarında, konakladıkları Busra kasabasında bir rahibin, O’nun peygamber olacağını haber verdiği rivayetleri yer alır. Muhammed on yedi yaşındayken de amcası Zübeyr ile Yemen’e gitti. Bu geziler, bilgi ve görgüsünü artırmasının yanı sıra ruhsal yapısının gelişmesinde de etkin rol oynadı. Bu arada da amcaları ile birlikte Kureyş ve Kays kabileleri arasındaki Ficar Savaşı’na katıldı. Ticaretle olan ilgisi Hatice ile tanışmasına neden oldu ve onun sermayesi ile ticarete başladı. Suriye’ye yaptığı ilk seferde çok kazanç elde etti. Dürüstlüğü ile Hatice üzerinde iyi bir izlenim bıraktı ve sonunda onunla evlendi. Evlendiklerinde Muhammed 25, Hatice ise 40 yaşındaydı. Muhammed çevresinden gelen dinsel görüş ve uygulamalarla ilgilenmedi. Kendisi, aynı dönemde herhangi bir puta tapmamakla birlikte, başkalarının tapınmalarına da karşı çıkmadı. Onun bu dönemdeki tutumu Kuran’da “...oysa, vahiyden önce, kitap nedir, iman nedir sen bilmezdin” (XLII, 52) ve “Tanrı seni yorulmuş halde buldu ve doğru yola yönlendirdi.” (XCIII, 7) ifadeleriyle açıkça gösterilir. Bununla birlikte, gerek kendi ülkesinde, gerekse gezip gördüğü ülkelerdeki toplumlarda dinsel inanç ve ahlak bakımından gözüne çarpan büyük çöküntü, sapkınlık ve bozulmalar, yaradılışı dolayısıyla kendisini topluma yabancı kabul etmeyen ve onun her türlü derdini dert, sorununu sorun edinen Muhammed üzerinde çok derin izler bıraktı ve onu bu konularda uzun uzun düşünmeye sürükledi. Nitekim, peygamber olmadan önce bu sorunlara çare bulmak amacıyla toplumdan uzaklaşıp Mekke’nin yaklaşık 6 km kuzeyinde bulunan Hira dağındaki bir mağaraya çekilmeyi ve ramazan ayını burada geçirmeyi adet edindi. Bu mağaraya kaç yıl gidip geldiği bilinmemektedir. 40 yaşındayken 610 yılında, büyük bir olasılıkla ramazan ayının 26’sını 27’sine bağlayan gece (Kadir gecesi), kendi toplumunun puta taparlığı ile hristiyanlık ve musevilik gibi, tek tanrıcı dinlerin de sapkınlıklara uğradığını saptayıp bunlara ne gibi bir çare bulunabileceğini düşünürken, olağanüstü bir ruhsal duruma ulaştığı sırada Cebrail adlı melek geldi ve Hz. Muhammed’e “oku!” dedi. O da, “okumasını bilmem, ne okuyayım?” dedi. Bunun üzerine Cebrail, Hz. Muhammed’i sıkarak, yine “oku!” dedi. Hz. Muhammed tekrar okuması olmadığını söyleyince, Cebrail onu sararak aynı şekilde sıktı ve geri salarak “oku!” dedi. Hz. Muhammed’den aynı cevabı alınca: “Ey Muhammed! İnsanı bir kan damlasından yaratan Rabbinin adıyla oku! Oku! İnsana bilmediğini bildiren Rabbin, en büyük kerem sahibidir.” Cebrail bunları söyledikten sonra gitti. Hz. Muhammed, dehşet içinde uyandı. Sanki kalbine bir kitap işlenmişti.


Bu şekilde Hz. Muhammed’e ilk vahiy gelmiş, peygamberlikle görevlendirilmişti. Cebrail’in getirdiği bu ilk ayetlerin ilahi tesirinde, dehşet ve hayrete düşmüş olan Hz. Muhammed, hemen evine dönmek üzere yerinden kalktı. Vücudunu korku ve heyecan kaplamıştı. Öyle bir havaya bürünmüştü ki, bir an için: “Acaba cinler mi çarptı, acaba şair mi oluyorum?” diye aklından geçirdi. O anda Cebrail: “Ey Muhammed, sen Allah’ın Resulüsün!” dedi. Hz. Muhammed mağaradan çıkmış, hafif adımlar atıyordu. Her adım atışında, binlerce ses: “Ey Muhammed selam olsun! Ya Resulullah, sana selam olsun!” diyordu. Her defasında geriye dönüyor, taş ve ağaçlardan başka bir şey göremiyordu. Dağın ortasında yine Cebrail göründü. Ufuk ile sema arasını kaplamıştı. Hz. Muhammed, olduğu yerde durdu; ne bir adım ileriye ne de geriye atabiliyordu. Cebrail’in heybetine dalmıştı. Cebrail konuştu: “Sana selam olsun ey Muhammed! Sen Allah’ın Resulüsün! O’nun peygamberisin!” Cebrail bu sözleri söyledikten sonra kayboldu. Hz. Muhammed, hala olduğu yerde duruyordu. Ona peygamberlik verilmişti. Allah onu kendi Peygamberi, Resulü yani insanlara elçi olarak seçmişti. Yoğun bir ruhsal gerilimin ardından, kesin olarak inandığı bu gerçeği yakınlarına duyurmaya başladı. Gelen bu ilk vahiy üzerine, peygamberliğini ilk olarak Hatice’ye bildirdi. Hatice de durumu akrabası Varaka’ya açtı. Bir süre vahiy kesildi. Çok geçmeden, onu doğrudan doğruya göreve çağıran “...Kalk, insanlara tuttukları yolun kötü olduğunu bildir, Rabbini ulu tanı ve yüce tut. Üstünü dünya kir ve pasından temizle, putları terk et!” ayeti (LXXIV, 1-5) indi.


Hz. Muhammed’in islam dinine çağrısına ilk uyan, eşi Hatice oldu. Onu amcası Talip’in oğlu Ali, azatlı kölelerden Zeyd bin Harise ve Ebu Bekir izledi. Bir süre yine vahiy kesildikten sonra on bir ayetten oluşan Duha suresi (XCIII) indi. Bu surede, Tanrı’nın Hz. Peygamber’i yalnız bırakmadığı, yetimken barındırdığı, bu nedenle yoksullara yardım edilmesi ve iyi davranılması gerektiği üzerinde duruldu. Bu dönemde islam dinini kabul edenlerin büyük bir çoğunluğu üst düzeyden, mal ve canlarını vermekten çekinmeyen kişiler oldukları halde, dinlerini gizlemek zorunda kaldılar. Belli bir süre sonra Hz. Peygamber önce akrabalarını, ardından Safa tepesine çıkarak tüm Mekke halkını açıktan açığa müslüman olmaya çağırdı. İlk müslümanlar çok ağır hakaret ve işkencelere katlanmak zorunda kaldılar.


 Hz. Muhammed’in halkı müslüman olmaya çağrısı, bulundukları mevki ve ellerindeki güçleri yitirebilecekleri kaygısıyla müşrikleri tedirgin etti. Kabe’den putların kaldırılmasının, ticareti engelleyeceği ve birtakım alışkanlıklara son verileceği için büyük tepki ile karşılandı. Bir bölük müslüman, kendilerine yapılan işkenceler artınca Habeşistan’a (Etyopya) göç etmek zorunda kaldı. İki dalga halinde göç edenler, bir süre sonra Hz. Peygamber’in Mekkeli müşriklerle anlaştığı yolunda aldıkları bir haber üzerine geri döndülerse de Mekke’ye geldiklerinde bunun doğru olmadığını öğrenince yeniden gittiler. Bu arada Ömer ve Hamza’nın müslümanlığı kabul etmeleri müslümanların moral ve cesaretlerini artırdı; Kabe’de açıkça namaz kıldılar. Hz. Muhammed’in, amcası Ebu Leheb dışındaki akrabalarından yardım görmesi ve Mekke önde gelenlerinden bazılarının müslüman olmaları, müşriklerin tepkilerini daha da artırdı. Hz. Peygamber, eşi Hatice ve amcası Ebu Talip’in ölmeleri üzerine Mekkeliler’in müslüman olmaları konusunda ümitsizliğe kapılarak Taif’e yerleşmek istedi. Ancak burada tepki daha da büyük oldu ve Hz. Muhammed geri dönmek zorunda kaldı. Tüm bu olaylara karşın, peygamberliğine olan inancı, düşüncelerini sürekli yaymasını sağladı. Bu inancından cesaret alarak din alanındaki çalışmalarını Mekke dışına taşımaya yöneldi. Hac mevsiminde Mekke’ye gelen Medineliler ile anlaştı. Medineliler, dinsel bir vaizden çok, kabile savaşlarında kendilerine önderlik edecek birini arıyorlardı. Hz. Peygamber’de bu iki niteliğin de bulunduğu, Hicret’ten (622) sonra anlaşılacaktı.


Hz. Muhammed, Medine’ye gitmeden bir süre önce, Miraç olayı meydana geldi: Kuran’da ve hadislerde verilen bilgilere göre bu gecede, Hz. Peygamber, Cebrail’in eşliğinde, önce Mescid-i Aksa’ya gitti. Orada, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve diğer peygamberlerden bazılarıyla karşılaşarak, onlarla görüştü. Sidretu’l-Münteha’da, kendisine gösterilmek istenen Allah’ın ayetlerini gördükten sonra, aynı gecede Mekke’ye döndü. Bu semavi gece yolculuğunda, Hz. Peygamber’e Cennet ve Cehennem ve bu ikisine girenlerin hali gösterildi. Bu yolculuk esnasında, diğer bazı hükümler yanında beş vakit namaz da farz kılındı.


Hz. Peygamber Mekke’ye dönünce, bu yolculuğunu anlattı. Bunun üzerine Kureyş, daha da alay etmeye başladı. Hatta Hz. Ebu Bekir’e giderek dediler ki: “Senin adamın dün gece Kudüs’e, oradan da semaya çıkıp tekrar Mekke’ye döndüğünü söylüyor, ne dersin?” Hz. Ebu Bekir de: “O dediyse doğrudur!” dedi. Fakat inanmayanlar, yine alay ediyor, inkarlarına devam ediyorlardı.


Hz. Muhammed, bir hac mevsiminde Akabe’de Yesribliler (Medineliler) ile görüştü. Medinelilerden, önce altı, sonra on iki kişi müslüman oldu. Medineliler İslam’ı kabul edip memleketlerine döndüler ve İslam’ı anlatmaya başladılar. Ertesi yıl aynı yerde yetmiş üç erkek, iki kadın Medineli müslüman, Hz. Peygamber Medine’ye gelip bu kente yerleşirse kendisini koruyacaklarına söz verdiler. Bu anlaşma Mekke’de öğrenilince müslümanlara baskı ve zulüm daha da arttı ve müslümanlar büyüklü küçüklü topluluklar halinde Medine’ye göç etmeye başladılar. Medine’nin, Mekke ticaret yolu üzerinde bulunması ve burada müslümanların giderek çoğalması, Mekkeliler’in çıkarlarına aykırı düştü; bu nedenle müslümanların Medine’ye göç etmelerine engel olmaya çalıştılar.


Müslümanlığa karşı olan Mekkeli müşrikler, her türlü baskıyla, Hz. Peygamber’i davasından vaz geçiremeyince ve Mekke dışında, yani Medine’de müslümanların giderek kuvvetlendiğini görünce; durumun kendileri için tehlike yaratacağı düşüncesiyle, o zaman Kabe’ye yakın bir yerde bulunan Daru’n-Nedve dedikleri meclislerinde toplanarak meseleyi görüşmeye başladılar.


Görüşler, İslam denen hareketin hızla büyüdüğü ve Muhammed’in bu çalışmalarını durdurmak  gerektiği merkezinde birleşiyordu; puta  taparlık tehlikeye girmişti ve İslam, Mekke’nin düzenini bozabilecek güçteydi. Mekke’nin ileri gelenleri bu kararı alınca, nasıl hareket edecekleri ve hangi yöntemleri uygulayacakları konusunda görüşmeye başladılar. İlk önce şu görüş ortaya atıldı: “Muhammed’i prangaya vurup hapsedelim!” Bu kabul edilmeyince: “Onu memleketimizden sürgün edelim; ne hali varsa görsün!” denildi. Bu görüş de kabul edimeyince, azılı İslam düşmanı Ebu Cehil atılarak: “Benim görüşüme göre, onu öldürmekten başka çaremiz yoktur. Bunun için de, her kabileden birer genç seçelim. Her birine de birer keskin kılıç verelim. Bunların hepsi birden, kararlaştırdığımız yer ve zamanda Muhammed’i pusuya düşürerek öldürsünler; biz de ondan kurtulalım! Böyle olursa, onun kan davası bütün kabilelere düşeceğinden ve ailesi olan Benu Abdi Menaf, herkese savaş açamayacağından, diyete razı olurlar, biz de diyetlerini veririz!” dedi. Bu görüş kabul edildi.


 O gece suikastçiler, Hz. Muhammed’in evini sararak, onu öldürmek için uyumasını beklediler. Cebrail, onların oyununu Hz. Peygamber’e bildirdi. Bunun üzerine Hz. Muhammed, evden kaçarak Hz. Ebu Bekir’in evine gitti. Hz. Muhammed hicret için geldiğini söyleyince, Ebu Bekir sevinçten ağlamaya başladı.


Hz. Muhammed, Ebu Bekir’in evinde bir süre oturduktan sonra beraberce, Mekke’nin güneybatısında bulunan Sevr dağındaki mağaraya hareket ettiler.


Mekkeliler, Hz. Peygamber hicret edecek olursa, bir kısmı İslam’ı kabul etmiş olan Medine’ye gideceğini biliyorlardı. Hz.Muhammed, bunu düşünerek, kuzeydeki Medine yoluna değil, Mekke’nin güneybatısına düşen Sevr dağına hareket etti.


Hz. Muhammed, Hz. Ebu Bekir ile  Sevr mağarasında üç gün geçirdi. Mağaraya önce Hz. Ebu Bekir girmiş ve içinde akrep, yılan gibi zehirli hayvanların olup olmadığını yoklamıştı. Bu kontrolden sonra Hz. Peygamber içeri girdi.


Hz. Muhammed’in hicret ettiğini öğrenen Mekke Hükümeti, her tarafa asker seferber etmiş, onları bulup getirene yüz deve ödül vadetmişti.


Hükümet askerleri ve Ebu Cehil her tarafta Peygamber ve sadık arkadaşı Hz. Ebu Bekir’i arıyordu. Nihayet askerler Hz. Ebu Bekir’in evine gelince Ebu Bekir’in kızı Esma, onlara Ebu Bekir ve Hz. Muhammed’in nerede oldukları konusunda birşey söylemedi. Bunun üzerine Ebu Cehil Esma’ya şiddetli bir tokat attı.


Bu sırada Mekkeliler, her tarafta Hz. Muhammed’i arıyordu. Hatta becerikli bir iz sürücüsü, Mekke askerlerini Sevr mağarasına kadar getirmişti. Ancak bu sırada bir mucize olmuş ve bir örümcek, mağaranın ağzına ağ örmüştü. Askerler mağaranın yanına gelince, Hz. Ebu Bekir endişenmeye başladı. Hz. Muhammed, onu teselli ediyordu: “Tasalanma, Allah bizimle beraberdir.” Bu sırada askerler, mağara girişindeki örümcek ağını görünce içeride kimse olamayacağını düşünerek çekip gittiler.


Hz. Muhammed ve Hz. Ebu Bekir 20 Eylül 622’de, Medine yakınlarındaki Kuba’ya ulaştılar. Hz. Peygamber, tekbir ve ilahilerle karşılandı; Kuba’ya varır varmaz Kuba Mescidi’ni inşa ettirdi. Burada Külsüm bin Hedm’e konuk oldu. Hz. Muhammed, on gün dinlendikten sonra, yanında bulunan  ashabı ile beraber Medine’ye hareket etti. Bu sırada Hz. Ali de Kuba’ya vardı.


Hz. Muhammed Medine’de, Beni Salim mahallesinde Cuma namazını  kıldı ve ilk hutbesini verdi. Medine’de Ebu Eyyub el-Ensari’nin konuğu oldu. Buraya gelmeden önce devesinin ilk çöktüğü yerde bir mescid ve kendi ailesinin kalması için mescide bitişik odalar yaptırdı. Sonraları, Hz. Peygamber’in ailesi genişlediçe bu odaların sayıları arttı. Mescidin bir yanına da barınaksız kişilerin kalabilmeleri için “suffe”adı verilen bir yer yapuldı. Aynı zamanda islam dünyasının ilk yatılı okulu sayılan bu yurtta kalanlara “Eshab us-suffe” denildi.


Medine halkı, dinleri uğruna Mekke’den göçenlerden (muharicun) ve bunlara yardımcı olduklarından dolayı ensar adını alan yerli halk (Evs ve Hezrec kabileleri) ile Yahudiler’den oluşuyordu. Bunlar arasında birlik sağlamak oldukça güçtü. Medine sınırları yakınlarında Heyber vb. yerlerde yaşayan Yahudiler, varlıklı kişiler olduklarından, çevre üzerinde etkiliydiler. Evs ve Hezrec kabileleri arasındaki geleneksel düşmanlığın yeniden alevlenme olasılığı da vardı. Ayrıca ensar ile muharicunu kaynaştırmak, çözülmesi gereken bir sorundu. Hz. Muhammed, bütün bu kesimleri birleştirip bağdaştırmak amacındaydı. Ancak her şeyden önce çok yoksul olan göçmenlerin durumlarının düzeltilmesi gerekiyordu. Hz. Peygamber muhacirleri ensar ile kardeş ilan ederek, ensarın onlara yardım etmesini sağladı. Yahudiler ile açılan aralarını düzeltmek için bu kavmi, hıristiyan ve müşrikleri de müslümanlarla birlikte içine alan Medine kent devletini kurdu. Bu kesimlerin hak ve yükümlülüklerini saptayan 47 maddelik bir tür anayasa benimsendi. 10 muharrem oruç ve barış günü, Kudüs de kıble olarak kabul edildi. Daha önce farz kılınan, ancak Hz. Peygamber’in açıkça uygulayamadığı Cuma namazının bundan böyle toplu olarak kılınması emredildi.


Kendi dinleri ile birçok benzerlikler göstermesine karşın, Yahudiler  müslümanlığa karşı çıktılar. Hz. Peygamber onlara, İslam dininin kendinden önceki peygamberlerin söylediklerine uygun ve onların da bildirdiği, dolayısıyla onların dininin devamı olan bir din olduğunu ifade etti. Yahudiler yine de İslam dinine ve müslümanlara karşı olumsuz tutumlardan vazgeçmediler. Medine’de Hz. Peygamber’e karşı olanlar yalnızca bunlar değildi; bir de münafıklar, yani müslümanlık perdesi altında Hz. Muhammed ve çevresindekilere karşı olan iki yüzlüler vardı.


Hz. Peygamber, musevilik ve hıristiyanlığı din olarak tanımakla birlikte, dönemindeki musevi ve hıristiyanların bu dinleri bozduklarını belirterek, onları yeniden tevhit dinine çağırdı. Hicret’in ikinci yılında (624) Kudüs yerine, Mekke kıble olarak kabul edildi. Müslümanlar hac farizasını yerine getiremediklerinden, kurban, musalla denilen açık alanda kesildi; ertesi yıl ise ramazan ayı, oruç ayı olarak kabul edildi ve hac farz kılındı.


A- SAVAŞLAR:


Hz. Peygamber’in bu dönemdeki bütün amacı, İbrahim Peygamber’in saf dinini diriltmek ve Mekke’de müşrikler tarafından kirletilen kutsal Kabe’yi putlardan temizleyip eski durumuna getirmekti. Hz. Peygamber ve Medine halkı, bu kutsal yerleri ziyaret etmek istiyorlardı. Ancak, müşrik Kureyşliler’in elinde olan bu yerleri ele geçirmek kolay değildi. Nitekim, Suriye ticaret yoluna engel olacağını bildiklerinden, Mekkeliler zaman zaman Medine yöresindeki otlaklara saldırarak buradaki hayvanları alıp götürüyorlardı. Hz. Peygamber bir önlem olarak, bir yandan yöredeki kabilelerle anlaşmaya çalışırken, bir yandan da gerektiğinde düşman güçleri üzerine baskın yapabilecek birlikler (Seriye) oluşturdu. Bu arada da savaşmaya izin veren ayetler inmeye başladı.


A-1 BEDİR SAVAŞI:


           Yer   : Bedir


           Tarih: 624


           Olay : Hicri 2. senenin Ramazan ayında, Hz. Peygamber, Ebu Süfyan başkanlığında bir Mekke ticaret kervanının Şam bölgesine geçip, yakında dönmek üzere olduğunu  haber alınca yanına 300 kadar askerini alarak Mekke-Şam yoluna doğru hareket etti.


Büyük bir kazançla Mekke’ye dönmekte olan Ebu Süfyan, Hz. Peygamber’in Mekke kervanını vurmak üzere Medine’den çıktığını haber alınca, kervanı kurtarması için, acilen Mekke’den yardım istedi. Bu haber üzerine Mekke hemen harekete geçerek, kervanı kurtarmak üzere 1000 kişilik bir ordu gönderdi. Mekke ordusu, müslümanlarla karşılaşmak için yol aldı. Ebu Süfyan’ın ikinci habercisi gelerek kervanın kurtulduğunu, dolayısıyla savaşa gerek kalmadığını bildirdi. Çünkü, Ebu Süfyan Mekke’den ordu gelmesi için bir taraftan haberci gönderirken, öbür taraftan da, Bedir’de verdiği molayı iptal etmiş ve yolunu değiştirerek kervanıyla beraber kaçmaya başlamış; bunda başarılı da olmuştu. Mekke ordusunun ileri gelenleri olan Utbe ve Ebu Cehil arasında kervanların kurtulduğu ve müslümanlarla savaşıp savaşmama konusunda sert tartışmalar olmuştu; Mekke ordusu, kervanlarının kurtulmasına rağmen savaşmaya karar vermiş ve Mekke-Şam yolu üzerinde Bedir’e kadar gelmişti.


Bu sırada, Mekke ordusuna su götürmekle görevli iki asker, müslümanlar tarafından yakalanmış, Hz. Muhammed’e götürülmüştü. Müslüman askerleri, yakaladıkları bu kişilere kim olduklarını sorduklarında, onlar da Mekke ordusunun sucuları olduklarını söylediler. Ticaret kervanı bekleyen müslümanlar, sucuların yalan söylediklerini sanarak onları dövmeye başladılar. Bunun üzerine Hz. Muhammed: “Adamlar doğru söyleyince onları dövüyor, yalan söyleyince de vazgeçiyorsunuz. Bırakın rahat konuşsunlar!” dedi. Hz. Muhammed onlara kim olduklarını sorunca, aynı cevabı aldı. Mekke askerlerinin sayısını sorunca onlar kesin bir rakam bilmediklerini, ancak sayılarının çok olduğunu söylediler. Daha sonra Hz. Muhammed Mekke ordusunda günde kaç deve kesildiğini sorunca, onlar da bazı günler dokuz, bazı günler de on deve kesildiğini söylediler. Bunun üzerine Hz. Muhammed, sayılarının 900-1000 arasında olduğuna karar verdi.


Ebu Süfyan’ın kervanı kaçmış, yerine Mekke ordusu gelmişti. Oysa ki Hz. Peygamber bir orduyla savaşmaya değil, bir ticaret kervanı vurmaya hazırlanmıştı. Böyle olduğu için de yanına yaklaşık 300 asker almıştı. Hz. Muhammed iki durumla karşı karşıyaydı; ya Mekkelilerle savaşmamak için askerlerini toplayıp Medine’ye dönecek (bu durumda Mekkeliler Bedir’deki şarap festivaline katılıp Mekke’ye geri dönecekler) ya da Mekkelilerle savaşacaktı. Savaşın olup olmaması Hz. Muhammed’e bağlıydı. Karar verildi ve Bedir Savaşı yapıldı. Müslümanlar büyük bir zafer kazandı.


Sonuç:




  • Manevi etkisi büyüktür; ilk büyük başarı olan bu zafer Medine’de Hz. Peygamber’in nüfuzunu son derece güçlendirdi.

  • Putperest kalmış olan Medineliler de İslamiyeti kabul etmeye başladılar.

  • Hz. Peygamber, Bedir Savaşı sonunda esirler, ele geçirilen ganimetin bölünmesi ve yaralı düşman askerleriyle ilgili kararlar verdi. Onun bu konulardaki kararları İslam savaş hukukunun temelini oluşturdu.

  • Mekkeliler yönünden ise Bedir yenilgisi ağır bir felaketti ve Arabistan’da Mekke’nin itibarı sarsılmıştı.


Bu savaştan sonra Kureyşliler öç alma yollarını aramaya başladılar. Medine’deki museviler de  kendilerine yardım ettiler. Böylece museviler ve müslümanlar arasındaki anlaşma bozulmuş olduğundan yahudi kabilelerinden Beni Kaynuka kuşatıldı ve teslim olan bu kabile doğu Ürdün’e göç etti.


A-2 UHUD SAVAŞI:


Yer   : Uhud dağı etekleri


Tarih: 625


Olay : Hicret’in üçüncü yılında Kureyşliler, Bedir’in öcünü almak ve Arabistan’da kaybolan itibarlarını yeniden kazanmak için hazırlıklara başladılar. Oğlu öldürülen Ebu Süfyan, babası (Ebu Cehil) öldürülen İkrime ve kardeşi, babası, amcası ve oğlu öldürülen Ebu Süfyan’ın karısı Hind, bu yeni savaş hazırlığında baş rolü oynuyordu.


Mekke’nin ileri gelenlerinden Cubeyr bin Mutim’in habeşi bir kölesi vardı, adı Vahşi’ydi. Cubeyr bin Mutim, kölesi Vahşi’ye dedi ki: “Sen de savaşa katıl! Şayet Muhammed’in amcası Hamza’yı öldürürsen, seni kölelikten azad edeceğim.” Vahşi, özgürlük uğruna savaşa katılmaya karar verdi.


Ebu Süfyan komutasındaki 3000 kişilik ordu, Mekke üzerinden harekete geçti.


Hz. Muhammed savaş öncesi müslümanları toplayarak istişare yaptı. Bu görüşme sonunda iki seçenek ortaya çıktı:




  1. Düşman ordusuna Uhud dağının eteğinden saldırılması.

  2. Şehir içinde müdafa savaşı.


Bedir Savaşı’na katılmayan genç müslümanların ısrarı ile savaşın Uhud dağı’nın eteğinde yapılmasına karar verildi. Hz. Peygamber askerlerini mevzilere yerleştirdikten sonra, arkadan gelebilecek bir tehlikeye karşı, (daha sonra Okçular tepesi olarak adlandırılacak olan) tepeye 50 okçu yerleştirerek onlara şu emri verdi: “Müslüman askerlerinin cesetleri üzerinde leş kargaları dahi görseniz, bulunduğunuz mevziyi terk etmeyin!”


Savaş müslümanların üstünlüğü ile devam ederken, Mekke askerlerinin bir kısmının kaçtığını gören okçular, Hz. Muhammed’in emrini unutarak “savaş kazanıldı” deyip, yerlerini terk ettiler. Mekke ordusunun süvari komutanı olan Halid bin Velid, boş bırakılan o tepenin önünden geçerek, yanındakilerle birlikte müslüman ordusunu arkadan çevirdi. Müslümanlar iki ateş arasında kalmıştı. Bu karışıklıkta 70 kişi şehit oldu. Hz. Hamza da şehitler arasındaydı. Yenik düşen İslam ordusu, Uhud dağının eteklerine doğru çekildi. Uhud Savaşı Hz. Muhammed’in Medine’de kalmak düşüncesindeki haklılığını ve okçulara yaptığı tembihin ne derecede isabetli olduğunu gösterdi. Bu savaştan sonra onun fikirlerine karşı çıkılmadı.


Sonuç:  




  • Mekkeliler Hz. Muhammed’in nüfuzunu yok etmek istemişler, ama bu hedefe ulaşamamışlardır.

  • Mekkeliler müslümanları yok etmeye güçlerinin yetmeyeceğini anladılar.


Müslümanların yenilgisi musevilerde sevinç uyandırırken, bazı arap kabileleri de başkaldırdılar. Hz. Peygamber, musevi Beni Nadir kabilesine karşı harekete geçince musevilerden büyük bir bölümü mallarını ve silahlarını bırakarak Hayber kalesi ile Suriye’ye çekildiler. Başkaldıran arap kabileleri üzerine akıncılar (Seriye) gönderildi. Bu arada bazı kabileler, kendilerine İslamiyet’in öğretilmesi için yalandan başvurdular; ancak kendilerine bu dini öğretmek üzere gönderilenleri öldürmeleri Hz. Muhammed’i çok üzdü.


A-3 HENDEK SAVAŞI:


Yer   : Medine’nin kuzeyi


Tarih: 627


Olay : Hicret’in beşinci yılında kervanlarının müslümanlar tarafından rahatsız edilmesi ve Hayber’deki musevilerin kışkırtmasıyla Mekkeliler 10000 kişilik bir kuvvetle Medine’nin kuzeyine doğru harekete geçtiler. Hz. Peygamber, Medine’de savunma hazırlıkları ve önlemleriyle meşgul olmaya başladı. Selman-ı Farisi adlı müslüman bir İranlı’nın tavsiyesi ile Medine’nin kuzeyine kazılan derin hendek, Mekkeliler’in çaresiz kalıp gitmesini sağladı. Bundan dolayı bu savaşa “Hendek Savaşı” denildi.


Ayrıca, kuşatma sırasında düşmanla işbirliği yapan yahudi kabilesi Beni Kurayza üzerine yüründü ve ağır biçimde cezalandırıldı, tutsakların çoğu öldürüldü; ancak müslümanlığı kabul edenler bağışlandı.


Hz. Muhammed, daha sonra Mekkeliler’in kervanlarına karşı ceza seferlerine başladı ve bu seferlerde başarılar kazanıldı. Artık büyük bir güç oluşturan Hz. Peygamber’in, Hicret’in altıncı yılında (628) Mekke’deki durumu da güçlendi ve Mekkeliler arasında Hz. Muhammed lehine bir hava esmeye başladı. Kısa sürede müslümanlar Mekke’yi ve Yemen’i ele geçirdiler. Hz. Peygamber, 8 Haziran 632’de, Medine’de vefat etti; isteği üzerine imamlık görevine Hz. Ebu Bekir geçti. Böylece İslamiyet’i Arap Yarımadası ve birçok ülke tanımış oldu.

31 Ocak 2011 Pazartesi

Yunus Emre

(1241?-1321?)


Hayatı hakkında kesin bilgimiz yoktur. Son araştırmalara göre 1240/41 ile 1320/21 yılları arasında yaşadığı kabul edilmektedir. Şiirlerinden ve hayatı hakkında yazılıp anlatılagelen menkıbelere göre; iyi bir eğitim görmüştür. Taptuk Emre'nin dergâhına kapılanmış, orada tasavvuf terbiyesinden geçmiştir. Halkı irşad etmek amacıyla diyar diyar dolaştı. Şiirleriyle irşad görevini sürdürdü. Mevlânâ ile görüştü. Yıllar süren gurbet hayatından sonra doğduğu köye, Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy'e döndü. Orada vefat etti.


Sonradan burada kendisi için bir anıt mezar yapıldı. Anadolu'nun birçok yerinde kabri ya da makamı olduğu rivayetleri vardır. Yunus, Türk edebiyatının en büyük şairlerinden biridir. Kendisinden sonra gelen pek çok şairi etkilemiştir. Kullandığı Türkçe, işlediği temalar, şiirindeki sadelik ve yalınlık, onun ne denli büyük bir şair olduğunu ispat etmeye yeter. Bazı şiirlerinde aruzu da deneyen Yunus, asıl şiir kabiliyetini heceyle yazdığı ilahî, nefes ve semaî türü şiirlerinde ortaya koymuştur. Şiirleri bir çok araştırmacı tarafından derlenip toplanmış ve yayınlanmıştır. Dîvân'ının karşılaştırmalı metni Dr. Mustafa Tatçı tarafından basılmıştır.


Şiirlerinden Örnekler










ALLAH SEVGİSİ

Neylerler fânî dünyayı Allah sevgisi var iken
Ya dahi kanda giderler ol dost sevgisi var iken

Allah ile olan kişi ihsân olur onun işi
Neylerler gayri teşvîşi Allah sevgisi var iken

Görün billahi şu halkı istemezler, güzel Hakk'ı
Ya neylerler mâlı mülkü Allah sevgisi var iken

Dinlen âşıklar bu sözü behremend eyleye sizi
Ya neylersin oğlu kızı Allah sevgisi var iken

Yûnus sen kendini görme ibadet kıl mahrûm kılma
Gayrısına gönül verme Allah sevgisi var iken
AŞK BİR GÜNEŞE BENZER

İşitin ey yârenler aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan gönül mesel-i taşa benzer

Taş gönülde ne biter dilinde ağu tüter
Nice yumuşak söylese sözü savaşa benzer

Aşkı var gönül yanar yumşanır muma döner
Taş gönüller kararmış sarp-katı kışa benzer

Ol sultân kapısında ol hazret tapusunda
Âşıkların yıldızı her-dem çavuşa benzer

Aynı hırs ol olmuştur nefsine ol kalmıştır
Kendine düşman olmuş yavuz yoldaşa benzer

Aşktır kudret körüğü kaynadır âşıkları
Nice kaptan geçirir ondan gümüşe benzer

Âşık gönlü dölenmez mâşukun bulmayınca
Kararı yok dünyada pervâzı kuşa benzer

Münkir sözünü bilmez sözü ileri varmaz
Neye teşbîh edersin anlanmaz düşe benzer

Geç Yûnus endîşeden ne gerek bu pîşeden
Ere aşk gerek önden andan dervîşe benzer
 

GEL GÖR BENİ AŞK NEYLEDİ

Gönlüm düştü bir sevdaya gel gör beni aşk neyledi
Başımı verdim kavgaya gel gör beni aşk neyledi

Ben yürürüm yana yana aşk boyadı beni kana
Ne âkilem ne divâne gel gör beni aşk neyledi

Ben yürürüm ilden ile dost sorarım dilden dile
Gurbette hâlim kim bile gel gör beni aşk neyledi

Benzim sarı gözlerim yaş bağrım pâre yüreğim baş
Hâlim bilen dertli kardaş gel gör beni aşk neyledi

Gurbet ilinde yürürüm dostu düşümde görürüm
Uyanıp Mecnûn olurum gel gör beni aşk neyledi

Gâh tozarım yerler gibi gâh eserim yeller gibi
Gâh çağlarım seller gibi gel gör beni aşk neyledi

Akar sulayın çağlarım dertli ciğerim dağlarım
Şeyhim anuban ağlarım gel gör beni aşk neyledi

Ya elim al kaldır beni ya vaslına erdir beni
Çok ağlattın güldür beni gel gör beni aşk neyledi

Ben Yûnus-ı bî-çâreyim başdan ayağa yareyim
Dost ilinde avareyim gel gör beni aşk neyledi

 

11 Ocak 2011 Salı

Ölüm Hakkında I

Üç bölüm halinde arz edeceğim yazılarda minelbab ilelmihrab ölüme, ölüm merkezli konulara değineceğim.


Canlı Gömülme İhtimali


İnsanların öldü sanılarak gömülmesinin ve böyle bir korkunun tarihi yüz yıl, bindörtyüz yıl geriye, hatta beşeri tarihin başına kadar gidiyor olmalı. İşte ispatları:


Alıntı: He [Heraclius] finally passed away on 11 February 641 and was buried in the Holy Apostles. The chronicler Nicephorus notes that by the emperor’s dying wish his tomb was left open for three days after his interment, for he seems to have feared that he might share the same fate as was rumoured to have befallen Zeno and be buried alive.
(İstanbul, The Imperial City, John Freely)
Çeviri: Heraclius 11 Şubat 641’de öldü ve Kutsal Havariler(?) kilisesine gömüldü. Kronikçi Nicephorus, imparatorun son dileğinin, defnini takiben üç gün boyunca mezarının açık tutulması olduğunu belirtir. İmparatorun, canlı gömüldüğü rivayet edilen Zeno ile aynı kaderi paylaşabileceğinden korkmuş olduğu anlaşılmaktadır.*


Alıntı: … ben bir zat tanırdım ki hayatında bir türbe bahçesinde lahdini hazırlatmış, bir de içerisine, ucu türbedar odasına giden bir çıngırak kaytanı koydurtmuştu.:
“Ölmekten korkmuyorum,” derdi, “fakat ya öldü diye gömerler, mezarda canlanırsam çıkamamaktan korkuyorum, çıngırağı onun için yaptırdım!”
Geçenlerde vefat etti, bittabi çıngırağı da çalamadı…
(Guguklu Saat, Refik Halid Karay)


* İmparator Heraclius’un vasiyeti yerine getirilir, cesedi üç gün boyunca açıkta bırakılır; ‘canlanmaz’, kaldırılıp gömülür.


*****


Azrail gelişi


İslam’a göre ‘can’ı Azrail isimli melek alır. Bence, mesela eşzamanlı ölümler meselesi yüzünden, (Tevrat’ta ve) Kuran’da yazmasa da, Azrail ölüm meleklerinin şefi, koordinatörü pozisyonundadır! Böyle bile olsa, bir zamanların (paganların/putperestlerin) ölüm tanrısı, (Tevrat’ta ve) Kuran’da melek yapılarak tenzili rütbe edilmiştir!


İşte bu Azrail, ölmek üzere olan bir adama göründü: “Adam başını kapıya doğru çevirdi, ‘geldi’ dedi ve hemen ardından öldü.” Bu açıklamayı iki görgü şahidinden duymuş ve ‘imanımı tazelemiştim’!.. Elbette iman sarmalından kurtulunca komik gelmişti… Bir doktor arkadaş, ki müminedir, pek çok ölüme tanıklık etmiştir, [imanlı] insanların ölümden hemen önce [din objeli] sanrılar gördüklerini söyledi.


*****


Ağır hastalık ve dindarlık


Din, ağır hastalıklarda, bazı insanlar için bir teselli vasıtasıdır. 1945’te verem olmuş bir savcının, hastalığını öğrendikten sonraki duygularını anlattığı (1947 tarihli) şu satırlar değerlidir (aynen alınmıştır):


Alıntı: Hastalığın ilk günlerinde olduğu gibi üzülmüyordum. Tamamiyle kendimi Ulu Tanrı’ya terk etmiştim… Bu düşünceler beni biraz olsun teskin ve teselli ediyordu. Öyle ya, madem ki her şey Cenabı Allah’ın emirleriyle oluyor ve bir insanın doğumundan ölümüne kadar geçireceği hayat tarzını Cenabı Allah önceden tesbit etmişti; o halde ölüm yazısı ve mukadderat dediğimiz bu ilahi hadiseyi değiştirmeğe imkân yoktu. Öyle ise, üzülmemek lazımdı. Çünkü bu akıbet benim için zaten mukadderdi. Bir başka zaviyeden de şöyle düşünüyorum. Hayat nedir; doğumdan ölüme kadar geçen ve nasıl geçtiği bir türlü anlaşılamiyan günler ki, çoğu acı ve elemli, bir çoğu gaile, pek azı ise iyi ve şen geçen günler. Yüz sene yaşayan bir ihtiyara ve 20 yaşında ölen bir gence, dünyada ne gördün suali sorulunca, her ikisi de, hiç diye cevap verirler. Şu halde sonu olmayan hayata bu derece bağlanmak ve kıymet vermek neye yar [yarar?] Sonu bir hiç olduktan sonra ne kadar yükselsen ve yaşasan, en son yerin yine toprak altı olunca, bu hayat için gam yemek doğru olmaz.
(Mustafa Cicioğlu’nun anı defterinden)


M. Cicioğlu (baba-dedemin baba bir kardeşi) 1948’de 29 yaşında vefat etmiştir. Defteri, tarafımdan elektronik ortama aktarılmış ve, düzenleme ve açıklamalar yapılarak kitap biçemine getirilip (‘Bir Nefes Sıhhat’ ismiyle) ciltlenmiş, ve sınırlı sayıda da olsa çoğaltılmıştır. Büyük amcam M. Cicioğlu’nu, hayatını ve duygularını kaleme aldığı için minnetle, (hiç görmesem de) yad ediyorum.


*****


İntihar


İntihar mektupları arasında en çarpıcı olanları ölürken, ölümün belirtileri hissedilirken yazılanlardır. Bir örnek bu topraklardan bir insanınkidir:


Alıntı: Ameliyatımı icra ettim, hiçbir ağrı duymadım. kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. yazı yazıyorum kapıyı kapadım, diyerek geriye savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı.


Canib-i zabıtadan gelecek tahkik memuruna[:]
“Size anlatmağa mecbur olmadığım bazı esbabdan dolayı terk-i hayata mecburiyet gördüm. Kendi kendimi öldürdüm. Benim yazım ve imzam alem-i matbuatta bulunan muharrirlerce malumdur. Binaenaleyh beyhude işgüzarlık edeceğim diye zaten matem içinde bulunacak familyam azası hakkında bi-lüzum tahkikata girişip de onları iz’ac etmeyiniz. Şu itirafnamem intiharın vukusunu müsbittir. Sizin vazifeniz kağıdı alıp bir jurnal ile makama takdim etmekten ibarettir.
Vücudumu teşhir olunmak üzere Mekteb-i Tıbbiye’ye teberruan bahşettim. Cenaze oraya naklolunmalıdır.”


Beşir Fuad
5 Şubat 1887
(http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=104840)


‘Numaradan’ intihar edenler (çakma intihar!) bir yana, intihar eden düzen-çevre mağduru zavallılara üzülürken Beşir Fuad gibi insanların intiharlarını ‘cesaretin zirvesi’, ölümlerini ‘büyük bir kayıp’ olarak niteliyorum. O nedenle, 1852’de doğmuş; askeri doktor, gazi, çevirmen, yazar ve pozitivist Beşir Fuad’ı hüzünle tazim ediyorum.
**
Yine intihar yoluyla ölürken yazılmış (Halit Ziya Uşaklıgil’in oğlu ve Mustafa Kemal’in eşi Latife hanımın yeğeni), Halil Vedad’ın mektubundan (1 Aralık 1937) bir kesit:


Alıntı: Anacığım, acıma sevin, korkmuyorum ve rahat konuşuyorum. Seni ve babamı çabuk beklerim. Daha sonra ne rahat! Hayatta çok bedbaht idim. Bu bir tesviye [hesap kapatma] çaresi idi. Ölüm ne kolay! Uykum çok… Bütün sevdiklerim Allah’a emanet…
(Hep Bizim İnanmamızı İstediler, Ma’amin, Gürkan Hacır)
**
Refik Halid Karay, “gerçekten” intihar eden insanların psikolojisini iyi tahlil edememiş:
Alıntı: İntihar eden her adama, kabil olsa da:
“Diril!”
denebilse muhakkak ki oynaya oynaya dirilir. Kurtulduktan sonra tekrar intihara kalkışanlar görülmüştür; fakat bunlar intihar esnasında korkusundan aklını büsbütün kaybeden ümitsiz delilerdir.
(Guguklu Saat)


Not. Kendi silahlarıyla intihar eden iki onurlu askeri, Kurtuluş Savaşı kahramanı Miralay (albay) Reşad’ı (1922) ve Kıbrıs Harekatı kahramanı albay Ahmet Özcan‘ı (1988?) saygıyla selamlıyorum.


*****


Kayıp


‘Kayıp’ Arapça Gaib (Gıyab)’den gelmektedir. ‘Gaybi Allah’tan başka kimse bilmez.’ tümcesindeki gayb, ‘gözden gizli olan’ anlamını taşımaktadır… Beni aşan etimolojik tahlili bir yana bırakıp esas konuya geleyim:


‘… kaybettik’, ‘Kayıp’, ‘Büyük Kaybımız’… Bir ölünün/ölümün ardından söylenen ve yazılan bu ifadelerdeki ‘kayıp’ vurgusu anlamlıdır, meramı tam olarak yansıtmaktadır.


Yaşlılık nedeniyle organları tükenmiş veya hafızasını kaybetmiş insan için ölüm, geride kalanlar için herhalde kayıp değildir. Eğer değerli bir kişi ise er ya da hatun kişi, zaten yapacaklarını yapmış; yakınlarına, insanlığa bırakacaklarını bırakmış ve ‘göçüp gitmiştir’. Güzel bir şekilde yad edilir, ismi çeşitli biçimlerde yaşar, yaşatılır. Yok eğer değersiz bir kişi ise, dünyaya yeterince bela olmuş biri olarak ‘geberip gitmiştir’; dünyadan bir pislik temizlenmiştir. İsmi unutulur veya lanetle anılır.


Ölen kişinin ‘kaybedilmesi’, eğer çocuk ise topluma yararlı olabilecek bir potansiyel değerin yitirilmesi, yetişkin ise yapabileceği yararlı şeylerin artık mümkün olamaması anlamını taşımaktadır kanaatimce.


Bu yazı Bilim Felsefe Din sitesinde yayımlanmıştır.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Dönüşen Tasavvuf

1/1 GİRİŞ:


Tasavvuf; Hz.Muhammed’le ortaya çıkan bu terim, acaba aradan 1500 yıla yakın zaman geçtikten sonra bile o dönemdeki gerek lafzi gerekse manevi anlamını ne derece koruyabildi? Nasıl başladı, izlediği yol neydi ve neye göre izledi? Karışan sıfatlarlardan hangisi tasavvufa aitti? Globalleşen dünyada kendi çizgisini nasıl korudu yada koruyabildimi? Bu işi yapanlar kimlerdi ve amaçları neydi? 1500 yılda hangi duraklara uğradı? Geçen zaman, o duraklarda tasavvufa neler kattı?


Bugün sosyalleşen ülkemizde, insanlara kelime olarak tassuvuf’u sorsak alacağımız cevap çoğunlukla “din,dini,,” gibi kavramlar olacaktır. Buradan hareketle bu, ”din” gibi olan şeyin ilk haliyle şimdiki hali arasında fark nedir? Bu kısa çalışmada bu soruların yanıtını arayacağız.


Yani bir nevi tasavvuf’un insana sorduğu şeyi, bu sefer tasavvuf’a soracağız; ”nereden geldin nereye gidiyorsun?


2/1 KELİME ANLAMI:


Kelime anlamı olarak Tasavvuf’un hangi kökten geldiği konusu tartışmalıdır. Arapça sözlüklerde Kelimenin sülasisine bakıldığında arınma anlamındaki “safa” olarak karşımıza çıkmaktadır ki, en çok kabul gören anlamıda budur. Gramatikal açıdan kelimenin menşeine bu kadar inilebilse de manevi açıdan kelimeye nice anlamlar katmak mümkündür. İçsel açıdan mutasavvıfların, sosyal açıdan felsefecilerin merak ettiği ruh, tasavvuf kelimesinin bizzat kendisinde de ortaya çıkmıştır, yani gözle görülmeyen şey kişinin inancına kalmıştır. Bu bakımdan kelimeninin anlamı muhtelif bedenlerde muhtelif anlamlara bürünebilir.


3/1 MENŞEİ:


İnsanoğlu yerzündeki macerasına başlığından beri onu hayvandan ayıran en büyük özelliği düşünme yetisiydi. Adem’den bugüne insanoğlu hep düşündü, hep aradı. Sosyal çevre dünyamızda geliştikçe, Dünyamızın yaşı ilerledikçe bizler artık kalabalığı değil yalnızlığı sever olduk. Bu da bizleri evimizi,eşimizi ve daha nice farklı şeyşeri düşünmeye itti. Eski tarihlerde bu böyleydi; Sosyal hayatının getirisi neyse neyle meşgulsen, kafada ne varsa hep düşünüldü.


Düşünce zihin demekti, zihin bilme, bilme daha fazlası, daha fazlası araştırma, araştırma öğrenme, öğrenme yine düşünme demekti. Yani düşünme bitmeyeceği gibi öğrenme de bitmeyecekti. Bu durumu ortaçağın güzel bir sözüyle özetleyebiliriz; ”Bilgim öyle bir yere ulaştı ki, bildiğim tek şey hiçbirşey bilmediğimdir”. Düşünme eylemini Adem’e kadar dayandırsak da bir tür düşünce tarzı olan Tasavvufun kaynağı olarak İslam peygamberinin Hira mağarasında
inzivaya çekilmesini gösterilebiliriz.


Tasavvuf’u ALLAH’a çalışmak ve ALLAH’a ulaşmak gibi kelimelerle açıklarsak, dünde bugünde kimse Hz.peygamber kadar üst seviyede bunu başaramadı. Bu sebeple tasavvuf’un kaynağını somut olarak dayatabileceğimiz tek örnek budur. Bir bakıma bu düşünce şekli nereden doğmuştur sorusu bu olayla bir miktarda olsa cevap bulabilir. Hz.Muhammed ile başlayan bu yol, velilerle de peygamberlerin vârisleri olarak takip edilmiştir… *Bkz.6/1


4/1 AMACI:


Hz.Peygamberi’in şu hadisi Tasavvuf’un amacını en iyi özetleyen cümledir; ”Sırf dünya içinmi yaratıldınız ki bütün vaktinizi ona harcıyorsunuz?” *Bkz.9/1/1 Tasavvuf, yaratanla yaradılanın tek kaynaktan geldiğini ve “bir” olduğunu savunan görüştür. Künt’ü Kenz *Bkz.9/1/2 inancı, ”Gizli bir Hazine idim bilinmeyi istedim“ yani dünyadaki bütün varlıkların ve tüm evrenin Tanrı’nın yansımaları olduğu anlamını taşır. İnsanların ALLAH’tan gelip yine ALLAH’a dönüşleridir. Nefsini terbiye eden insan oğlu Şeriat Tarikat ve Hakikat *Bkz.7/1 kapılarından geçer ve en sonunda Hak ile Hak olur. Seyyid Nesimi ve Hallacı Mansurunun kendilerini ölüme götüren Enel Hak *Bkz.9/1/3 sözü bu inancın yansımasıdır.


5/1 ULEMA GÖRÜŞLERİ:


Birçok alim bu konuda fikirlerini belirtmiştir hatta bizzatihi konuya dahil olmuşlardır. Kimi merak, kimi arayış, kimi şüphe olarak değerlendirmiştir bu terimi. Neticede bu kavramlar zihinin işiydi ve insanı düşünceye itmişti. Yani düşünen insan konusunu bulduktan sonra durmak bilmezdi ve kafasında fikirler peyda olurdu. Orta çağ alimlerinin konu üzerindeki tanımlarını Ne? soru zarfı başlığı altında toplayabiliriz. ”Ne” kelimesi bu alimlerin yaptığı tanımların temelinde yatmaktadır.


Bazı tassavvuf alimlerine göre insanları tassavvufa yönlendiren güdü içsel arayıştı. Bazıları ise şüphede karar kılmışlardır ve Gazali’nin şu tanımında birleşmişlerdir; insanları tasavvufa yönlendiren şey şüphedir, ilerleyen safhalarında şüphe barındırmamasına rağmen, tasavvufa başlangıçta şüphe ve insanın içine düştüğü zihinsel ve gönülsel boşluktan kaynaklanan arayış vardır. Kimileri bu terimi daha basit ve net hale getirerek şu tanıma riayet etmişlerdir; Tasavvuf, Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uymaktır.


(Alâüddevle Semnânî Ala’ Ad-Dawla As-Simnani), Kimileri tasavvufu Hz.Adem’e kadar götürerek oradan başlayan ve Hz.Peygamber zamanında en üst konumda olan bir olgu olarak görmüşlerdir; Tasavvuf, Tohumu Adem zamanında atılmış, filizleri Nuh zamanında oluşmuş ve İbrahim zamanında ise çiçek açmıştır. Üzümleri Musa zamanında yetişmiş ve İsa zamanında olgunlaşmış ve Muhammed zamanında ise saf bir şarap haline gelmiştir.(Beyazıt Bestami)


Bu büyük ortaçağ alimleri farklı görüşlerde yada başka bir deyişle farklı kelimelerle tasavvufu açıklasalar da hepsinin amacı birdi. Hepsi birşeyi aramak istediler ve ona gitmek için, onu bulmak için kendilerine aynı soruyu sordular; Ne,Ne,Ne…


6/1 ETİMOLOJİSİ:


Görüldüğü üzere tasavvuf ilk insanla ortaya çıktı denilebilir. ALLAH yarattığı kulluna üstün bir meziyet vermişti çünkü. Düşünme insanda, ne ademle nede bundan 1000 yıl sonra bile değişecek birşey değildi. Ama başlangıcı o nokta sayarsak bugune deyin bazı duraklarda şüphesiz durdu tasavvuf. Kimisinde gelişti, kimisinde yeni anlamlar kazandı, kimisinde ise anlamından tamamen saptı yada saptırıldı. Hz.Peygamberin Hira dağındaki inzivası sonrası birçok veli kişi bunu, o soya layık olarak sürdürdü. Ehli beytin kaynağı olan Hz.Ali’yle devam eden bu süreç sosyokültürel düzen değiştikçe sufilere, mezhepler ortaya çıktıkça şeylere, şeyhler ortaya çıktıkça tarikatlara kaydı.


Yani ilk başda ALLAH ile yalnız kalarak yapılan bu dini düşünce sonraları toplu iştiraklere dönüştü. Aslında tasavvufi düşüncede bu terimler vardı. Bir maksad vardı çünkü, bu maksada dair bir yol ve yolun sonunda bir gerçek vardı. Hz.Peygamberin sahabelerle paylaştığı bilgileri, öğretileri sadece bir yoldu çünkü Hz.Peygamber sadece kapıyı gösterdi, o kapıdan geçecekler ise kendileriydi. Dinde zorlama yoktu maksadı anlatabilmek ve yolu gösterebilmekti amaç, gerçeğe ulaşmak yine insanın kendi zihnindeydi çünkü.


Daha sonraları 9.Yüzyıldan itibaren özellikle Türkistan, İran ve Kuzey Afrika bölgesinde sufi görüşler müsait ortam bulmuşlardır. Bunda Moğol istilası sonrası ortaya çıkan karmaşık sosyoekonomik durumun toplumu ruhani bir arayışa sevketmiş olması büyük bir etkendir. Bu dönemlerdeki tasavvufi anlayış zamana ayak uydurup değişimler gösterdi. Kendi anlamında yeterince olan çelişkiye ek olarak birde bu yolda olanların değişik sıfatlar edinmesiye daha da kavram karmaşaları ortaya çıkmıştır.


Hz.Muhammed zamanında olmayan mezhepler peyda olmuş, mezheplere önderler seçilmiş, önderi anlatacak şeyhler, şeyhlerin anlattıklarını dinleyen tarikatler vuku bulmuştur tasavvuf kendi başına zaten zor bir anlam taşıyordu, içerisine birde bu şekilde farklı dallar girince durum haliyle aktarılan kuşaklara daha farklı oldu. Örneğin, Tasavvuf Şii mezhebinde aliyullah zikirleriyle anılırken, Sunni mezhebinde hiç anlamı yokken Şii’ye farklı gözle bakmakla bir tutuluyor.


Bunun örneğini 1500 lerde Çaldıranda Müslümanı müslümana kırdıran Şeyh şah ismail ile Yavuz sultan selim’de görmek mümkün. İlk baştaki duruluğunu koruyamayan tasavvuf bugüne bu karmaşalar içinde gelmiştir. Sadece kendin ve düşünceyle yapılan bu dini amacın zamanla farklı boyutlar kazandığı aşikardır.


7/1 BAZI KAVRAM KARMAŞALARI:


Tasavvuf  yapanlara mutasavvuf, ileri mutasavvuflara sufi, daha da ileri sufilere veli. Hiyerarşik olarak bu şekilde
dizilebilir. Ama bu kelimeler nedir? Terim anlamına göremi dizilir yoksa bu hiyerarşi’yi ölçebiliecek bir kurum veya şahıs mı vardı? Yani bu kavramlar nasıl oluşabildi ki? Bu terimlerin kelime anlamları şu şekildedir:


Evliya, Veli kelimesinin çoğulu olup Tasavvuf terimidir. Velilik, tarikat ile ilgili olmayıp o safhaları geçmiş kişiler için kullanılır. Bir veli aynı zamanda bir tarikat şeyhi ise aynı zamanda mürşiddir de.anlamındadır.


Sufi; kimileri, çıplak vücutlarına değecek şekilde yünden (Ar. suf) hırka giydikleri için böyle dendiği görüşündedirler. Bu yolda, çıplak tene yün hırka giyilmesi gerekiyorduysa, öyle yapmışlardır. Yün giymek bu dünyanın cazibelerine kapılmamak için devamlı bir uyarı mahiyetindeydi. Kimilerine göre de, mutasavvıf yolunun hedefine ulaştığı zaman sufi olur.


Sufizim ve tarikat; Sufizm ile Sufi Tarikatları arasındaki ayrım bugün çoğunlukla bilinmemektedir. Sufizm bir yaşam tarzıdır, hayata farklı bir bakıştır. Tarikatlar ise Sufizmden kaynaklanan, kurumlaşmış olgulardır. Buz ile su ilişkisi gibidir. Buz sudan oluşmuştur, ama suyun katılaşmış, donmuş halidir. Okyanusla bir testi su benzemeside Sufizmle Tarikatlar arasindaki ilişkiyi gayet güzel anlatmaktadır: Okyanusdan su alıp testiye doldursanız testideki su ne kadar okyanus özelliğini korur ki? (Hazret İnayat Han, Hazreti Mevlana)


Şeriat; Şeriat sözcüğü şerea’ sözcüğü ile aynı kökten gelmektedir. Şeriat, Arapça kökenli bir sözcük olup; “yol; mezhep; metod; âdet; insanı bir ırmağa, su içilecek bir kaynağa ulaştıran yol” anlamına gelir. İslam dinindeki terimsel anlamı ise “ilâhî emir ve yasaklar toplamı”, “İslam’ın kutsal kitabı Kur’an’ın âyetleri, İslam dininin peygamberi olan Muhammed’in söz ve fiilleri (sünnet/hadis) ve İslâm bilginlerinin görüş birliği içinde bulundukları hususlara dayanan ilâhî kanun”dur.


Tarikat; Tarik Latince’de ‘yol’ demektir. Hakikat, gerçek’ten ya da gerçeklik’ten ayrı olarak belli bir gerçekliğin düşünsel ya da zihinsel olarak temsil edilmesi ve temsilin gerçeklige uygun olması halidir diyebiliriz.


8/1 BUGÜN:


Tarikatlar açısından hakiki bir fotoğraf çizmek, tasavvufun geleneksel çizgisinden ayrılıp şirketleşen, iktidara talip olan oluşumlara, çürümenin, yozlaşmanın izlerine bakmak mümkün müdür. Bir daire düşünün. O dairenin dış çemberi onun fiziki yapısını, yani şeriatını belirliyor. Oradan merkeze giden bir iç çizgi var. O çizginin adı “yol”. Arapçası “tarik”. Yoldan geçerek merkeze varılıyor. Merkezin adına da “hakikat” ve “marifet” deniyor Mesela biz erkekler tıraş oluruz. Tıraş aslında çok tehlikeli bir eylemdir.


Bir berbere gideriz, berber koltuğuna otururuz. Hiç gık çıkarmadan berber eline jilet denen çok kesici bir aleti alır ve gırtlağımızın üzerinde dolanır. En ufak bir hareketi ile bizim hayatımız gider. Hiçbirimiz bir laf söylemeden, ölünün ölü yıkayıcıya teslim olduğu gibi berberin sahasındaki otoritesine teslim oluruz. O da sanatını üzerimizde icra eder. Fakat biz dersek ki, hey berber ne yapıyorsun, öyle yapma, böyle yapma. Berber kulağımızdan tuttuğu gibi git defol, başka bir yer bul der. Yalnız burada bir problem vardır. O da şudur, tıraş olmak istiyorsanız berberin önüne oturmak zorundasınız. Eğer hakiki bir berberin önüne oturmazsanız orada problem olur. Kasapta tıraş olunmaz.


Tasavvuf bireysel başlayıp şirketleşmiştir.Ne mutlu kendini kendinde bulanlara Mekanınız cennet olsun…


9/1 NOTLAR:


1)İmam olarak anılan Buhari İslam dininin en büyük muhaddisi sayılır.Bu hadiste onun eserinden alınmıştır.
2)Varlık birliği ya da Vahdet-i Vücud, tasavvuf düşüncesinde, yaratanla yaradılanın tek kaynaktan geldiğini ve “bir” olduğunu savunan görüştür.
3)En-el Hak (Arapça: ??? ????, Anal Haq), Arapça “Ben Hakkım.” anlamına gelir. “Haktan gayrı degilim.” demektir.
Tanrının varlığının yarattıklarını kapsaması, onlarda yüz bulması ilkesi üstüne kurulu bir düşünsel yaklaşımdır.
Başka bir biçimde, “Ben Haktan ibaretim” olarak özetlenebilir.


10/1 KAYNAKLAR:


1)tr.wikipedia.org/wiki/Tasavvuf
2)Semerkanddergisi.com
3)Tasavvufdergisi.8k
4)Hiciv ve sosyal eleştiri/Prof.Hasan Çiftçi


Atatürk Üni.Fars Dili ve Edb.
Çağrı İLTER

Dua Kapılarını Açan Fâtiha’nın Eşiğinde

Kur’ân’ın “açılış” sûresi Fâtiha, kul olmanın ana eksenini belirlediği gibi, Kur’ân’ın temel kavramlarına işaret eder. Hamdin Allah’a mahsus kılınmasıyla, tevhid, yani Allah’ın birliği ifade edilir. “Alemlere Rab” olan Allah’ın “Din Günü”nün de “Sahibi” olduğu hatırlatılarak, alemin terbiyesinin öte alemdeki “hesap günü” ile tamamlanacağı anlatılır. Fâtiha’nın başında ve besmelenin sonunda zikredilen Rahmân ve Rahîm isimleri de, Allah’ın rahmaniyetiyle varlığı yokluktan çıkarıp rızık vererek hayatın sürekliliğini sağladığını, rahimiyetiyle ise ebedî hayatta seçilmişlere mutlak ve gölgesiz bir hayat bahşettiğini müjdeler. Dolayısıyla Rahmân ve Rahîm isimleri de, bize kulluğumuzun yörüngesini oluşturan dünya-ahiret dengesini hatırlatır.


Fâtiha Sûresi bütün dua formlarını içerir. Hamd ile başlar: “Elhamdulillah”. Ardından “Alemlerin Rabbi” olarak, “Besmele”ye konu olan iki büyük esmâ, “Rahman ve Rahîm” olarak Allah zikredilir, övülür; özlü bir tesbih, tefekkür ve tezekkür gerçekleşir. Allah’ın nihaî hüküm sahibi olduğunu belirten “Din Gününün Mâliki” sıfatıyla Allah’ı senâ etmenin zirvesine erişilir.


“Din Günün Mâliki” ifadesi, Fâtiha’da Allah’ın üçüncü tekil şahıs olarak, yani “O” zamiriyle anıldığı son ayettir. Hemen ardından, Allah, “Yalnız Sana ibadet ederiz. Yalnız Senden yardım dileriz” hitabıyla ikinci tekil şahıs, yani “Sen” olarak zikredilir. Fâtiha’nın bu noktasında, kul olarak Rabbimize, “doğrudan karşımızdaymış gibi”, yani huzur ve ihlas ile muhatap oluruz. Rabbimizin, bir hadis-i kudsîde geçtiği şekliyle “benim ile kulum arasında ikiye pay edilmiştir” dediği Fâtiha, Allah’tan “O” diye bahsettiğimiz ilk ayetler ile “Sen” diye muhatap olduğumuz son ayetler arasında pay edilmiştir. Aynı hadis-i kudsîde “Kuluma istediği verilecektir.” diye bizi müjdeleyen Rabbimiz, Fâtiha’nın son ayetlerinde bize öğrettiği duayı kabul edeceğini haber verir: “Yalnız Sana ibadet eder, Yalnız Senden yardım dileriz. Bizi ‘sırat-ı müstakîm’e, ‘doğru yol’a, üzerlerine nimet verdiklerinin yoluna hidayet eyle; gazabına uğramışların ve dalalete sapanların değil.”


Elhamdülillah •


Musa[as] bir gün Rabbine sordu: “Adem’i [as] kudretinle yarattın, ona sayısız nimetler verdin. O bunların şükrünü nasıl eda etti?” Rabbimiz şöylece cevap verdi: “Adem’in verdiğim nimetlerin bende olduğunu bilmesi onun şükrüdür.”


Hamd O Allah’a ki


hamd O’nun izniyledir,


hamde vesile olan her şey O’ndandır,


hamdi bize öğreten, fıtratımıza sevdiren O’dur,


hamdin lezzetini dilimize tattıran ve kalbimize aşılayan O’dur,


hamdedenin hamdine yeniden hamdedilesi nihayetsiz karşılıklar veren O’dur,


hamdden yeni hamdler, yeni hamdlerden de yeni hamdler…. ilham eden O’dur elhamdülillah..


Rabbilalemîn •


Alemde her bir zerre hareket halindedir. Hareketsiz hiçbir şey yoktur. Hareket ise bir yerden bir yere gitmeyi gerektirir. Her bir şey hareket halinde olduğuna göre, her bir şey için sorulması gereken temel sorular vardır: “Nereden geliyorsun?” “Nereye gidiyorsun?” “Görevin nedir/ne işe yararsın?” Yerinde duranlar için bu tür sorulara gerek yoktur. Durmaksızın dönen, sürekli çalkalanan, hiç aralıksız gidip gelen, varlıktan yokluğa, yokluktan varlığa yuvarlanan, ölüm ve hayat arasında sarkaçlanan, sürekli yıkılıp yeniden yapılan alemler bir tür yönlendirmeye konu olmalı, bir “el” tarafından çekip çevriliyor olmalıdır. Gece ile gündüzün nöbetleşmesine, mevsimlerin gelip geçmesine, zerrelerin çözülüp dağılmasına ve yeniden toplanmasına sahne olan bu kâinat sürekli terbiye ediliyor, bir olgunluğa doğru yönlendiriyor olmalıdır. Alemin hareketliliğini gören her akıl sahibi, her bir zerreyi özel bir amaca doğru yönlendiren, hareket veren, terbiye eden bir Rabbin varlığını da görür. Gördüğümüz bütün alem, bir bütün olarak tanımladığımız her sistem işte böyle bir terbiyenin habercisidir. Kısaca, birbiri içinde ve birbirine bağlı sayısız âlemler varsa, hepsini birlikte görüp terbiye eden, her âlemin bütün âlemlerle ilişkisini bilip ona göre yönlendiren bir Rab de olmalıdır. Hamd ve minnettarlığmız, övgü ve teşekkürümüz işte O Rab içindir ki, bizi de alemleri anlamamız için terbiye etmektedir.


Errahmanirrahîm •


Öyle bir nokta düşünün ki.. Simsiyah… Ne varlıktan yana bir kenara sahip, ne gölgeden nasibi var. Tutunacak bir şeyi yok. Varlığını dayandıracağı temellerden yoksun. Ve yok.. Muhatabı yok.. Ciddiye alan yok. Kimsenin hatırında değil. Kimsenin noktası değil. Bir şeyle irtibatı yok. Hiçbir şeye nisbet edilmiyor. Ne bir cümlenin sonunda, ne de bir çizginin orta yerinde… Siyah… Sadece siyahlığın içinde… Onu orada seçip görecek bir göz yok. Oradaki varlığını hesaplamaya kimsenin aklı ermiyor. Sesini duyuramıyor. Orada öylece kalacak mı, yoksa ak bir sayfanın orta yerinde güzel bir cümlenin sonunda bir nokta mı olacak? O derin siyahlığın orta yerinde, kimseye görünmeden, kimsenin hatırına gelmeden kala kalsa, kimse yokluğunu fark etmeyecek, eksikliğini hissetmeyecek.


İşte, her birimiz böylesi derin bir yokluğun içinden çekip alındık. Varlığımız kapkara bir sayfada küçük bir nokta bile değilken hayata muhatap edildik. Bir insan olarak varedilmeseydik, en yakınlarımız bile yokluğumuzu fark etmeyecekti. Onlarsız edemeyeceğimizi düşündüğümüz sevdiklerimiz ve sevenlerimiz bile, eğer yokluk içinde kalsaydık, eksikliğimizi çekmeyeceklerdi. İşte o kadar yoktuk her birimiz, o kadar unutulmuştuk.


Hatırlayın ki, unutulmuşluğun en kötüsü unutulmuşluğumuzun bile unutulmasıdır. Unutmayın ki, yokluğun en kötüsü yokluğumuzun bile hissedilmemesidir. Her iki halde de var olmaktan yana bütün ümitlerimiz tükenmiş, hatırlanmaktan yana bütün kapılar kapanmıştır. Mutlak yokluk, kesin hiçlik olsa olsa böyle anlaşılabilir aklımızca.


İşte, Rahman’ın bizi yokluktan varlığa getirişinde saklı merhameti, Rahîm’in bizi ebedî varlığa aday edişinde saklı şefkati, ancak içinde bulunduğumuz yokluğun derinliğini kavramaya çalışarak anlamaya başlayabiliriz. Rahman bizi kimsenin görmediği, kimsenin hatırlamadığı, kimsenin saymadığı o derin unutulmuşluktan çekip almıştır. Rahîm ise, bizi herkesin unuttuğu, kimsenin yüzümüze bakmadığı, kimsenin adımızı anmadığı ölümden sonra ihya edecektir.


Gözümüzü ve gördüklerimizi gören, elimizi ve elimizdekileri tutan, dilimizi ve dilimizdekileri konuşturan, dudağımıza tebessümden güller koyan, ayaklarımızı yokluktan varlığa yürüten, var olmaya yüzümüz yokken bize yüz veren O Rahman; çürümüş kemiklerimizi, toprağa düşmüş ellerimizi, karanlığa akmış gözlerimizi, erimiş dudaklarımızı, yokluğa kaymış ayaklarımızı, işitmez olmuş kulaklarımızı, yitik tebessümümüzü, unutulmuş yüzümüzü Rahimiyetinin rahminde ağırlayacak, hiç sebepsiz ve minnetsiz var etme iradesini lehimizde kullanacaktır.


Şimdi ve burada biz varedilmişken olduğu gibi, biz yokken, yokluğumuzdan haberdar bile değilken hep anıldık, hep tutunduk Rahmanın rahminde. Bir varlık pıhtısı gibi sessizce, yalnız O Rahman tarafından hatırlanarak, O Rahîm’in hatırında kalarak ve O Rahmanürrahîmi hatırlamamız istenerek.


Şimdi bir daha düşünün ki yoksunuz.. Kim tutar olmayan ellerinizden? Kim duyar olmayan sesinizi? Kim görür olmayan gözünüzü? Kim yürütür olmayan ayaklarınızı? Kim konuşturur olmayan dilinizi? Kim yüz çevirir olmayan yüzünüze? Kim hatırlar yokluğunuzu? Kim yoklar dipsiz yokluk çukurundaki varlık arzunuzu? İllâ Rahman. İllâ Rahîm…Kim var tutunacak Rahman’dan gayrı? Kim var güvenecek Rahîm olandan gayrı?


Mâlik-i Yevmiddîn •


Din Gününün Sahibi


Bütün alemler Rabbimizin Rahman ismiyle muhtaçları rızıklandırması sayesinde süreklilik kazanır. Alemdeki her şeyin ve herkesin kusuru ve eksiği ise Rahîm isminin bağışlamasıyla tamamlanır. Böylece âlemler bir taraftan rızıklandırılarak bir taraftan da bağışlanıp eksikleri tamamlanarak terbiye olur. “Alemlerin Rabbi” bu yüzden “Rahman ve Rahîm” diye tarif edilir. “Din Günü” ise Rububiyetin perdesiz tecellisine işaret eder. “Din Günü”nde Rahman ve Rahîm isimlerinin ebedî tecellileri başlar. İşte “O gün” alemler üzerindeki tecelliler sahih boyut kazanır. Çünkü sonlu tecelliler insan kalbinde sürekli gölgeler, eksiklikler ve hüzünler bırakır. Sonsuz tecelliler ancak sonsuz ve kesintisiz bir hayat içinde sahihleşir, gerçek derinliğiyle algılanır ve yaşanır. Örneğin şu fani dünyada muhatap olduğumuz rahmet bizi ölümden sonra terk edecekse, rahmet rahmet olmaktan çıkar; aksine tattırılıp sonra insanın elinden alındığı için bir tür merhametsizliğe dönüşür. Aynı şekilde, alemde her şeyi yerli yerine koyan hikmet tecellileri de, sonsuz bir hayata taşınmadan sönüp gidecekse, bir ağacın meyvelerinin çürümeye terk edilmesi gibi bütün varlık alemi de derin ve acı bir anlamsızlığa düşer. Rahmetin rahmet olması ve nimetin nimet olması, ancak ve ancak “Din Günü” dediğimiz haşrin, yani yeniden ve sonsuzca dirilişin gerçekleşmesine ve sonsuz ve ayrılıksız mutluluğun başlamasına bağlıdır. “Din Günü” gelmezse, ebedî mutluluk başlamazsa, en büyük nimetlerden sayılan akıl, insanın kafasında sürekli kıvranıp duran bir yılana dönüşür. Çünkü akıl insana hiçliği gösterir; ne kadar uzun ömrü olursa olsun, akıl sahibi ömrünün sonunda saklı o hiçliği ömrünün her anında yaşar. Aklında kurguladığı hiçliği sürekli yaşar; hayatı çekilmez hale gelir. Aklına gelen bütün geçmiş ve gelecek zamanlar, varlıklar ve deneyimler, ondan ayrılıp yitip gitmeleriyle ruhuna ve kalbine sürekli elemler yağdırır. Böylece sonsuz hayata inanmayan insan Cehenneme gitmeden önce Cehennem azabını çeker. Aynı şekilde hayatın en güzel nimetlerinden olan şefkat ve sevgi de, ömrün sonunda gelecek sonsuz ayrılık düşüncesiyle, hayatın en büyük elemleri sırasına geçerler; gerçekliklerini yitirirler. İnsanın süreksizlik içinde yaşadığını hissetmesi, sonunda sonsuz bir hiçliğin kendisini beklediğini bilmesi, onun hayatını da sahteleştirir, yozlaştırır, acılaştırır, hüzünlere boğar. İşte bu yüzden, sonsuz mutluluğu ve sonsuzca dirilişi müjdeleyen “Din Günü”nde Rabbimiz kendisini “Mâlik” diye zikreder. İşte “O gün” şimdi inandığımız, iman ettiğimiz sonsuz hayatın gerçekleşmesi başlayacak ve bu fâni hayatımıza Rabbimiz “Mâlik” ismiyle sahip çıkacak. İşte “O gün” uzağında kaldığımız sonsuzluk, gurbetini yaşadığımız asıl yurdumuz bizim için görünür olacak; asıl hayatımızın mülkü bize verilecek, kalbimizin sonsuz özlemlerine sonsuzcasına sahip çıkılacak. Rahman ve Rahîm hiç gölgesiz gerçekleşecek. Sonsuz alemleri sonsuz tecellileri ile terbiye eden Rabbimize sonsuz hamd ve minnet ile “Din Günü”nde gerçek mülkü bulacağız.


İyyâke na’büdü •


Yalnız Sana kulluk ederiz.


Fâtiha Sûresi’nin akışı içinde saklanan “Rabbe yöneliş” seyri işte tam bu ayetin başlamasıyla zirve noktasına varır. Gıyabında “Hamdin Sahibi”, “Âlemlerin Rabbi”, “Rahman ve Rahîm” ve “Din Günü’nün Sahibi” diye zikrettiğimiz Rabbimize, şimdi karşı konulmaz bir iştiyak ve aşkla, eşsiz bir hayranlık ve minnettarlıkla doğrudan sesleniyoruz. Fâtiha’nın burasına kadar “O” diye tanımaya çalıştığımız Rabbimize, artık “Sen” diye muhatap oluyoruz. O’nun sıfat ve esmâsına olan hayranlığımız O’nu aramaya itiyor bizi. O’nu tanıyıp O’ndan uzak kalmanın sancısı ve hayreti, O’nunla yüzleşmeye çağırıyor bizi. Varlığımızın fani yüzünü O’nun Vechine çeviriyoruz. Bu arada, “Yalnız Sana” diyerek onu ne kadar bir’lemişsek, kendimizi de “Biz” diyerek o kadar çoğaltırız. Bir olana çokluk içinde kalmış olanın duru seslenişidir bu çünkü. “Biz” adeta bütün hücrelerimizle dil dökeriz Bir’e; varlığımız zerre zerre yalnız Sana kuldur. “Biz” dilimize dolanıp duran ama muhatabını bir türlü bulamayan bütün çaresizlik sözlerimizle sesleniriz Bir’e; yalvarışlarımız, iç dökmelerimiz, fısıltılarımız, yakınmalarımız hep beraber kulluğun potasında erir. Bizimle aynı acizliği ve fakirliği paylaşan canlı-cansız bütün varedilmişleri yanımıza alarak konuşuruz Bir’e; Sana tutunuyoruz, kimsenin yere atmasına izin verme bizi. Biz, başı her daim huşu ile secdeye varan gelmiş geçmiş bütün müstakim kullar adına yakarıyoruz Bir’e; önümüzde İbrahim’le(as), yanımızda İsâ(as) ve Mûsa(as) ile, kalbimizde Muhammed (asm) ile kul olduk Sana. Ve hemen ardından, nicedir içimizde sakladığımız en acizâne yakarış dudağımıza serin bir su gibi yapışıveriyor hemen: Yalnız Senden yardım dileriz.


İyyâke nestâîn •


Yalnız Senden yardım dileriz


Fâtihâ’nın, “Rabbe yöneliş” zirvesini yaşadığımız ayetinin ikinci yarısı, “Yalnız Sana kulluk ederiz” mealindeki birinci yarısının simetriği gibidir. Yine onun gibi “Yalnız Sana” vurgusuyla başlar. Yine “Biz”den “Bir” olana doğrudur. İlk bakışta, kul olmak ve yardım istemek arasında bir tür alış-veriş ilişkisi varmış gibi görünür. Kul olmaya karşılık yardım isteriz Rabbimizden. Hakkıyla kul olmanın şartıdır bu; bizi başkasına muhtaç etmeyecek, yalnız O’ndan yardım istediğimiz Bir’inin kulluğuna talip olmamız gerekir. Hem zaten, bizi yalnız O’na kul olmaya götüren “Hamdin Sahibi”, “Âlemlerin Rabbi”, “Rahman ve Rahîm” ve “Din Günü’nün Sahibi” sıfatları, yalnız O’ndan yardım istemeye de götürür. Biz her türlü övgü ve teşekküre vesile olan şeyleri Yaratan’dan yardım istiyoruz. Biz, alemleri her an kudret elinde tutan, en küçük zerreden en büyük kütleye kadar her şeyi bizim emrimize veren Rab’den yardım istiyoruz. Biz, bizi yokluktan çıkarıp varlığa eriştiren, her ihtiyacımızı her an görüp gözeten Rahman ve Rahîm’den yardım istiyoruz. Biz, sonumuzun sonsuzluğa dönüşeceği “Din Gününün Sahibi”nden medet umuyoruz. Bu yardımı istemenin ve elde etmenin en güzel yolu ise kulluktur. “Yalnız Sana kulluk ederiz” derken, aslında “Yalnız Senden yardım dileriz” de demiş oluyoruz. Lâkin, yalnız O’na kulluk etmemiz için de yardıma ihtiyacımız vardır. Nitekim, Rabbimiz yardım etmektedir de bize; dilimize Fâtiha gibi tatlı bir duayı vererek, bize kitap ve peygamberlerini göndererek, bizim için kâinatı baştan başa ayet eyleyerek, bize akıl ve kalp vererek yalnız O’na kulluk etmemize yardımcı olmaktadır. “Ey Rabbimiz, yalnız Sana kulluk etmek için yalnız Senden yardım dileriz.”


Senai Demirci

Namazla ilgili Ayet ve Hadisler

İşin başı islam,İslamın direği namaz,en zirvesi ise ALLAH yolunda cihaddır(Tirmizi)


(Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkor ALLAH’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir ALLAH yaptıklarınızı biliyor(Ankebut 45)


Arınan ve Rabbinin adını anıp, namaz kılan kimse mutlaka kurtuluşa erer(Ala 14-15)
Şüphe yok ki ben ALLAH’ım Benden başka hiçbir ilah yoktur O halde bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl(Taha 14)
Bazen namaz zekatla zikredilmiştir


Namazı kılınız zekatı veriniz(Bakara 110)
Bazen sabırla beraber


Bir de sabır ve namazla ALLAH tan yardım isteyin (Bakara 45)
Bazen kurbanla beraber


Rabbin için namaz kıl ve kurban kes( Kevser 2)


Bazende iyi amellere namazla başlanır


Ey Muhammed! De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi ALLAH içindir”
O’nun hiçbir ortağı yoktur İşte ben bununla emrolundum Ben müslümanların ilkiyim(Enam 162-163)


Mü’minler gerçekten kurtuluşa ermişlerdirOnlar ki, namazlarında tevazu ve korku sahibidirlerOnlar ki, namazlarını kılmağa devam ederler
İşte bunlar varis olanların ta kendileridirOnlar Firdevs cennetlerine varis olurlar Onlar orada ebedî kalacaklardır(Mü minun 1-2-9-11)
Namazın yolculukta ve ikamet halinde emniyette ve korku halinde kılınması gerektiğinde emirler


Namazlara ve orta namaza devam edin ALLAH’a gönülden boyun eğerek namaza durun
Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, namazı yaya olarak veya binek üzerinde kılın Güvenliğe kavuşunca da, ALLAH’ı, daha önce bilmediğiniz ve onun size öğrettiği şekilde anın (namazı normal vakitlerdeki gibi kılın)(Bakara 238-239)


Yeryüzünde sefere çıktığınız vakit kâfirlerin size saldırmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızdan ötürü size bir günah yoktur Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır(Ey Muhammed!) Cephede sen de onların (mü’minlerin) arasında bulunup da onlara namaz kıldırdığın vakit, içlerinden bir kısmı seninle beraber namaza dursun Silahlarını da yanlarına alsınlar Bunlar secdeye vardıklarında (bir rekat kıldıklarında) arkanıza (düşman karşısına) geçsinler Sonra o namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin, seninle beraber kılsınlar ve ihtiyatlı bulunsunlar, silahlarını yanlarına alsınlar İnkar edenler arzu ederler ki, silahlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil olsanız da size ani bir baskın yapsalar Yağmurdan zahmet çekerseniz, ya da hasta olursanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir beis yoktur Bununla birlikte ihtiyatlı olun (tedbirinizi alın) Şüphesiz ALLAH inkarcılara alçaltıcı bir azap hazırlamıştırNamazı kıldınız mı, gerek ayakta, gerek otururken ve gerek yan yatarak hep ALLAH’ı anın Güvene kavuştunuz mu namazı tam olarak kılın Çünkü namaz, mü’minlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır(Nisa 101-103)


Namazı eksik ve terketme ilgili ayetler


Onlardan sonra, namazı zayi eden, şehvet ve dünyevi tutkularının peşine düşen bir nesil geldi Onlar bu tutumlarından ötürü büyük bir azaba çarptırılacaklardır(Meryem 59)
Namaz hidayete sevk eden büyük işlerdendir
Hz İbrahim (as) rabbine şöyle dua etmişti
Rabbim benide çocuklarımıda namaz kılanlardan eyleRabbimiz duamı kabul buyur(ibrahim 40)
Yine Maun süresinde
Vay haline o namaz kılanların ki namazlarında gaflet içindeler

Şehid Olabilmede İslâmi Ölçüler

Şehid, Allah yolunda ve ulvî bir gaye uğrunda canını feda eden bir müslümana denilmektedir Bu fedakârlığı göstererek dinini ve vatanını koruyan bu insana şehid denilmesi, cennete gireceğine şahitlik edilmesinden dolayıdır


Şehid Olabilmede İslâmi Ölçüler İslâmî ölçüler dikkate alındığı zaman, bu yüce rütbeye erişmenin kolay olmadığını ve bazı hususlara dikkat gösterilmesi gerektiğini anlıyoruz Bu iddiamızın belgesini teşkil eden bir hadis-i şerifte şöyle açıklanmaktadır:


Bir şahıs Peygamber (sav)’ e gelip, “Ey Allah’ın Resûlü! Bir adam, ganimet (malı elde etmek) için; bir başkası, (adı) anılsın diye; diğer bir şahıs da (kahramanlık derecesi) görülsün düşüncesiyle harp ediyor (Bunlardan) kim Allah yolunda (savaşmış) dır?” dedi Resûl-i Ekrem (sav): “Kim Allah’ın (tevhid) kelimesi en üstün olsun diye dövüştü ise, işte o, Allah yolunda (savaşmış) tır” (1) buyurdu Bu anlayışı hayatı boyunca gaye edinen ve akılların muallimi bulunan Peygamberimiz, savaşa başlıyacağında, “Yâ Allah! Yardımcım ancak sensin Lütfunla hareket edeceğim, senin (yardımın) ile saldıracağım, senin (te’yidinle) dövüşeceğim” (2) derdi


Kişi, bir ulvî mefkûrenin sahibi olur ve fakat şer’î bir özür onun Allah yolunda cihad etmesine engel olursa, savaşa katılanların ecrine nail olur Bu ciheti bir hadis-i nebevî ile belgelendirmek isteriz: “Medinede arkamızda bıraktığımız bazı kimseler vardır ki, bir dağ yolu-na veya bir dereye girmedik ki onlar da bizim ile birlikte olmasın Onları özür (leri) engelledi” (3) buyrulmaktadır


Şehid olabilmekte hâlis niyyetin, gösterişten sakınmanın ve yağmacılıktan uzak durmanın zaruri olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır Meseleyi fıkhî yönden ele alacak olursak şehid bazı kısımlara ayrılmaktadır Onları açıklamakta fayda mülahaza ediyoruz:


a) Yaş ve baş itibarıyla mükellef durumunda bulunan ve temiz bir halde iken haksız bir saldırıya uğrayıp zulüm yoluyla öldürülmüş olan ve bundan dolayı varislerine diyet olarak bir mal verilmesi lâzım gelmeyen müslüman “şehid” sayılmaktadır


b) Harbin cereyan ettiği sahada, gözünden kan gelmek gibi, öldürülme alâmeti bulunan bir müslümana da “şehid” denilmektedir


c) Malını, canını, ırzını ve diğer müslümanları veya müslümanlarm himayesi altında bulunan gayri müslimleri korurken kama, kılıç ve süngü gibi yaralayıp parçalayıcı bir silahla -haksız yere- derhal öldürülmüş olan, mükellefiyet çağında ve temiz bir halde bulunan müslüman da “şehid” dir


Bu üç sınıfta belirtilen şehidler, hem dünya hem de âhiret yönünden şehid sayılmaktadırlar Bunların her birine “hükmî şehîd” denilmektedir
Hükmî şehid, hem dünya hem âhiret bakımından şehid sayılanlar ve sadece dünya bakımından şehid sayılanlar olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır Bu gibi şehidlere uygulanacak hüküm, yıkanmadan na-mazlarının kılınması ve elbiseleri ile gömülmeleridir


Âhiret şehidi; suda boğulan, ateşte yanarak ölen, yıkılan bir bina-nın enkazı altında kalarak hayatını kaybeden; tâun, ishâl, zâtülcenp ve sıtma gibi bir hastalıkla ölen, gurbette vefat eden, ilim tahsil ederken ölen, cuma gecesinde vefat eden, lohusa iken vefat eden hata yoluyla öldürülüp de varislerine “diyet” ödenmesi gereken müslüman da âhiret şehididir (4) Bu kişiler, dinine bağlı iyi niyet sahibi kimseler ise, âhiret hayatı bakımından şehid sevabına nail olurlar Fakat dünya hükümleri bakımından kendilerine şehid muamelesi uygulanmaz Yani, yıkanıp kefenlenirler ve namazlarının kılınmasından sonra definleri yapılır


(1) Buhârî, c 3, sh 206
(2) Ebû Dâvûd, c 3, sh 42
(3) Buhârî, c 3, sh 213
(4) Âhiret şehidi, bu saydıklarımızdan ibaret değildir Bunlardan başka daha birçok âhiret şehidi olarak isimlendirilen kimseler vardır Biz, onlardan ancak bir kısmını anmakla yetinmiş bulunuyoruz

Gayb ne demektir? Gayba iman nasıl olur?

Soru: Bakara Suresi 3. ayette bahsi geçen ve ‘kulların idrakini zorlayan her türlü olgu’ olarak tarif edilen “gayba imanın” önemi nedir? Neden idrakimizi zorlayan veya tam olarak kavrayamayacağımız bir şeye iman etmemiz isteniyor? Cenab-ı Allahın bu isteğinden muradı nedir? Bu ayeti nasıl anlamalıyız?


Cevap:


Bakara Suresinin ilk ayetlerine bizim verdiğimiz mana şöyledir:
“Elif, Lâm, Mîm. Kitap budur; onda şüpheye yer yoktur. Allahtan çekinenler için rehberdir. Çekinenler; içten* inanan, namazı tam kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan hayır yapanlardır.” (Bakara, 1-3)


* Ayetin tam tercümesi “çekinenler o gaybda (el-gayb) inanırlar, yani imanları kendi gayblarında olur” şeklindedir. Kendi gaybları, başlarının bilmediği ama kendi bildikleri şey demektir. Bu da onların kalbidir.


Gayb, duyularla algılanamayana denir.


İki türlü gayb vardır.


Biri “gayb-ı mutlaktır” ki, onu Allah’tan başkası bilemez.
Diğeri “gayb-ı izafî”dir; bazı kimseler bilir, bazıları bilmezler. Kişinin içinde olan, başkaları için gaybdır.


İman kalp ile tasdiktir. Kalpteki tasdiki başkaları bilemeyeceğinden bu, gaybda olan bir tasdiktir.


İşte sakınanlar gaybda inanırlar, sözünün anlamı budur. Bunun Türkçe’ye doğru tercümesi “sakınanlar içten inanırlar” şeklinde olmalıdır. İçten inanmayıp inanmış görünenler de vardır, onlar münafıklardır. Onların hükmü birkaç ayet sonra gelecektir.


Gayb, gözle görülemeyecek derecede örtülü olan şeye denir (Bkz: Ragıb el-İsfahânî, Müfredat). İman kalpte olduğu için gaybda olur.


Kalpteki bazı şeyler akıl gözüyle (basiretle) görülebilir ama emin olunamaz. Çünkü kalpte olanlar gizlenebilir. Nitekim Medine’de kendini mümin olarak gösteren öyle münafıklar vardı ki, Peygamberimiz onları fark edemiyordu. (Bkz. Tevbe 9/101)


Allah, elçilerini toplayacağı gün onlara “yaptığınıza karşılık ne gördünüz” diyecek; onlar da “bizde bilgi olmaz; gaybları sen bilirsin” diye cevap vereceklerdir. (Mâide 5/109)


Kişinin mümin olup olmadığından melekler de emin olamazlar. Onlar da kalbe değil ağzından çıkana ve yapılan işlere bakabilirler. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


“İnsanı biz yarattık, içinin ona ne fısıldadığını biz biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız. İki alıcı melek oturmuş, sağdan ve soldan alırlar. Ağzından bir söz çıkarınca hemen yanında hazır bir gözcü olur.” (Kaf 50/16-18)


Ahirette Allah’tan başkasının şefaat edemeyecek olması bundandır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


“… Onun katında şefaat edecek olan da kimmiş; onun izniyle olursa başka. O, onların önlerinde olanı da bilir; arkalarında olanı da.” (Bakara 2/255)


İnançlara baskı yapılamaması da bundandır. Bu sebeple “Dinde zorlama olmaz.” (Bakara 2/256) buyurulmuştur. Allah imanda kesinliği şart koşar ve şöyle der: “Bilgi sahibi olmadığın şeye körü körüne uyma. Kulak, göz ve gönül; bütün bunlar ondan sorumlu tutulacaklardır.” (İsra 17/36)


Gayba değil, şehadete yani baş gözüyle veya akıl gözüyle kesin olarak gördüklerimize iman ederiz.


“Eşhedu enne Muhammeden abduhu ve resuluh.” Yani “Ben şahitlik ederim ki, Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir.” dememiz bundandır. Çünkü onun elçilik belgesi olan Kur’ân’ı anlayan her insan bunu akıl gözüyle görür. Kafirlerin cezalandırılması, kesinlik ortaya çıktıktan sonra gösterdikleri yanlış tavırlardan dolayıdır.


“Doğru yol kendisi için apaçık belli olduktan sonra kim o elçiden ayrı düşer ve müminlerin yolundan başka bir yola girerse onu gittiği yolda bırakır ve cehenneme sokarız. Ne kötü hale gelmektir o!” (Nisa 4/115)


Süleymaniye vakfı
Abdulaziz Bayındır