Kitap: Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap: Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Şubat 2011 Pazartesi

Primo Türk Çocuğu Nasıl Oldu Kitap Özeti

KİTABIN KONUSU
Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemine girdiği devirde, sınır boyların da bulunan halkın yaşantıları kısa hikayeler şeklinde anlatılmaktadır. Benim anlatacağım hikayede de İtalyan gibi yetiştirilen bir çocuğun gerçek tarihini öğrenmesini anlatmaktadır.


KİTABIN ÖZETİ
PRIMO TÜRK ÇOCUĞU NASIL OLDU
Eylül gecesiydi ve gökyüzünde tek bi yıldız bile yoktu. Selanik, gündüzki heyacanlardan , gürültülerden yorulmuş gibi , baygın ve uyuyordu. Rıhtım ıssızdı. Olimpos Palas’ın , Kristal’in, Splandit Palas’ın ve diğer küçük gazinoların lambaları çoktan sönmüştü bile. Tramvay yolunu tamir etmek için konulan parke taşlarının ilersinde, denize dogru inen küçük merdivenlerin başında, hareket etmeyen bir gölge dimdik durmakta idi. Gölge Paris’te okuyan sonra dolgun bir maaşla İzmir’e gelen ve burada aşık olduğu güzel bir İtalyan kızı Grazia ile evlenen genç mühendis Kenan Bey’ aitti. Türklük, garazi Avrupalılarca medeniyetsizlik olarak görülmekte idi. Kenan Bey’de onların adetlerine, ahlak anlayışlarına, terbiyelerine, cemiyetlerine hayran olan ve bunları uygulayan kişiliğe sahipti. Ve bu karakteri herkes tarafından da bilinmekte idi. Nazik ve eglenceli birisi idi. Savaşa tamamen karşıydı.
En sonun da o gece Kenan Bey kırk sekiz saat boyunca işittikleri, gördükleri ve gazetelerde okuduklarının etkisinde kalmıştı. Son derece rahatsızdı. Çünkü savaş çıkmış; İtalya Trablus’a saldırmış; hayran olduğu, insaniyete hizmet ettiğine inandığı Avrupalılar’ın öceden çok doğal bulduğu hareketleri aklına gelmişti. İlk Fransa’yı hatırladı. Daima insaniyete hizmet ettiğini haykıran bu millet, yüz senedir Afrika’yı kana boyamıştı. Masum, silahsız insanları öldürmüş onları esir etmiş, ruhlarına hakim olmaya çaılmışlardı. Daha sonra İngilizler’i düşündü ve İspanyollar’ı, Almanlar’ı hatta Belçika ve Portekizliler’i , en sonunda da İtalyanlar’ı düşündü. Hepsi aynıydı. Yıllarca ruhunu zapteden bu toplumun, Avrupalılar’ın naçiz bir kulu, hizmetcisi olduğunu düşündükce kahroldu. Düne kadar kendisine bile Türküm demeye sıkılıyordu. Bu memlekette tarihinin büyüklüğünü, geçmişini, dedelerinin şanını bilmeden, inkar etmiş ve milliyetinden uzaklaşmıştı. Hatta nekadar Avrupalılaşmış olduğunu düşünerek yürüdü ve kimseyi görmemeye çalışıyordu. Evine gitme düşüncesinden uzakta idi. Şuursuz bir şekilde Splandi Palas’ın önüne geldi. Bir odaya çıkatı ve yatağa uzandı. Yaşadığı olaylar onu şaşırtmıştı ve perişan etmişti. Hakaretin ve tecavüzden uyanan millet, İtalyan mektebinin, hastanesinin, hatta konsolosluğunun armalarını parcalamış, bayrak direklerini kırmış, sancaklarını yırtmıştı. Ne kadar İtalyan varsa şüphsiz kovulacaktı. İtalyan dostu görünen bir Türk şüphesiz lanet ve nefretle memleketten dışarı çıkarılacaktı. Başı ağrımakta başının arısından gözleri yaşarmaktaydı.



Gözünün önüne eşi, çoçuğu, evi geldi. O hiç böyle bir günü düşünmemiş bu ana kadar mutlu yaşamıştı. Avrupadan geldiği seneyi, gençlik ve bekarlık günlerini hatırladı. Bir İtalyan’la evlenmişti buda ona doğal görünmüş, hatta iftihar edebilecek bir durummuş gibi gelmişti. Gerçi Grazia ile evlenmek istediğinde Grazia’nın babası Kenen Bey’in Türk oluşından dolayı bir barbar, bir medeniyet düşmanına kızını vermeyi şiddetle reddetmişti. Daha sonra ise kişisel menfaatlerini düşünmüş.Kızıyla yaptığı bir konuşma sonrasında Kenan Bey’i Rumeli ve Anadolu’da Türk namı altında yaşayan onyedi milyon Rumdan biri olarak kabullenmişti. Ona göre Türkiye’de sultanın ailesinden başka Türk aile yoktu. Bu düşünceler doğrultusunda Kenan Bey’i kızıyla birlikte Rum olarak kabul etmiş ve bu evliliğe izin vermişti.
Kenan Bey’le Grazi’nin evliliklerinin ilk iki yılında iki erkek çoçukları olmuştu. İtalyan adetlerini takip ederek çoçuklarını numara ile Primo! Sekundo! Diye çagırmışlardı. Sekundo hastalanmış ve ölmüştü. Grazia’nın babası Mösyö Vitalis Meşrutiyetin ilanından sonra Türkiye’de işlerin iyi gitmeyeceğini düşünerek İtalya’ya gitmiş ve çiftlik alarak oraya yerkeşmiişti. Kenan Bey babasının Grazia’yı ve kendisini İtalya’ya çağıracağını düşündü. Ne yapacaktı? Gitmeyeceği kesindi. Grazia’nın kendi ailesini bırakmaya razı olup olmayacağı düşündü. Çoçukları ve mutlu bir evlilikleri vardı ve birbirlerini çok seviyorlardı.
Sabah olduğunda ayağa kalktı ama bitürlü uyuyamamıştı. Otelden tranvayala yalısına geldi. Kapıyı hizmetçi kız açtı. Grazia ve Premo evde yoklardı. İki yol sandığı dikkatini çekti. Grazia yolculuğu düşünmüştü galiba. İlk defa görüyormuşcasına duvarlara , perdelere, eşyalara baktı. Türk hayatına, Türk ruhuna ait bir çizgi bile yoktu, birden Bursa’daki çoçukluğunun geçtiği baba evini hatırladı. Merdiven başındaki, ceviz ağcından eski ve guguklu saati, yaldızlı kafesin içindeki sürekli öten kanarya kuşunu ve babasının odasını düşündü. Herşey gözlerinin önünden film şeridi gibi akıyordu. Alçak sedirler ve kalın halılarla döşeli, vişne renginde perdeleri, duvarlarında asılı olan iğri ve altın kakmalı kılıçları, kamaları düşündü ve en önemlisi bu odadaki baş sedirin üstündeki etrafı ipekten ve sırmalı çevrelerle süslenmiş, mert bir Türk ruhundan saçılan iffet, namus, metanet, istiğna tavsiye eden mısraların yazılı olduğu levhayı hatırladı. Mısraların bazılarnda şunlar yazılıydı.
‘Geçme namerd köprüsünden, koparmasın seni!’
‘Korkma düşmandan, ki ateş olsa yandırmaz seni!’
‘Müstakim ol, Hazreti Allah utandırmaz seni!’
Babası ne kadar genç dururdu. Gelen misafirlerde, ağalarda ona benzerdi. Bu levha güya kalplerin, ahlaklarının tercümesiydi. Başı yeşil örtülü annesiyle daima yere bakan, omzunda pembe bir atkı taşıyan mukaddes hemşiresini düşündü. Tahsilde iken annesi ve babası ölmüş, amcasının yanına giden hemşireside oranın yerlilerinden bir beyle evlenmişti. Kendisi on senedir ne Bursa’ya gitmiş, ne akrabalarını görmüştü. Hatta mallarını bile İstanbul’dan gönderdiği bir vekil vasıtasıyla satmıştı. Kenan Bey düşündü durdu. Düşündükce de iki gündür farkına vardığı durumunun aşağılığını, adiliğini anladı. Unuttuğu milliyetinin kıymetini takdir edemediği için acı bir hissekapıldı. Vicdan azapları içinde geçen yarım saat ona bir gün gibi görünmüştü.
Kapı zili çaldı. Grazia gelmişti. Ona sabah aldığı kararı nasıl söyleyeceğinin sıkıntısı içindeydi. Grazia Kenan Bey’e dün gece niye gelmediğini ve onu çok merak ettiğini söyler. Kenan Bey işi olduğunu ve bir otelde kaldığını söyler. Grazia ilan olunan harpten bahsetmeye başladı. Grazia sabah tercüman ile konuştuğunu hiç kimsenin bilmediğini, gazetelerin yazmadığı havadisleri öğrendiğini söyledi. Avrupalılar aralarında Fransa’ya Fas’ı, Almanya’ya Anadolu’yu, İtalya’ya Trablus’u, İngiltere ve Rusya’ya da Acemistan’ı taksim etmişlerdi. Birkaç ay sonra Rumeli’nin her tarafında bombalar patlayacak, Girit Yunanistan’a bağışlanacak, Arnavutluk’a, Makedonya’ya , Suriye’ye, Arabistan’a muhtariye verilecekti. Sultanlık avrupalıların eline verilecek Türkiye’de de ‘Beynelminel bir idare’ olacaktı. Avrupa’nın programı belli olmuştu. Grazia bunları çabucak anlattı. Tercümanın korkularını tekrar etti. Şimdi hükümet genç Türklerin elindedi. İki üç ay içinde Selanik’i terkedip İstanbul, İtalya ve yahut başka bir Avrupa memleketine gidilmeliydi, pasaportları bile hazırllatmıştı. Grazia Kenan Bey’e ne zaman hareket edebileceklerini sorduğunda Kenan Bey buradan bir yere gitmeyeceğini söyledi. Grazia inanamadı. Peki ben diye sorunca ‘sen de…’ diye karşılık verdi. Bu sırada Primo içeri girdi, yavaş yavaş yürümekteydi. Annesi ona hiddetli ve sert bir tavırla önemli bir konu konuştuklarını söyleyerek dışarı çıkardı.


Oysa primo olayların farkındaydı. Çünkü sabah mektebe gitmemiş Rum çoçuklarıyla rıhtımda balık tutmaya çalışırken mektep arkadaşlarından Orhan’ı görmüş ve yanındaki biraz büyükce olan bir Türk çoçuğuyla tanışmıştır. Bu bir Türk paşasının oğludur. Orhan Primo’ya sordu:
‘Senin baban Türk değil mi?’
Primo biraz kızararak ‘niçin soruyorsun ?’ dedi .
‘Soruyorum , niye inkar ediyorsun? Senin baban Türk mühendisi değil mi?’
‘Evet…’
‘O halde sen de Türksün!…’
Primo Türkçe bilmiyordu. Orhan Fransızca olarak elindeki Genç Türklerin beyannamesini tercüme etti. İtralyanlar’la Türkler’in muharebe ettiğini anlattı. Anlatırken en cesur, en asil bir millet olduğunu asırlarca bütün Asya’ya hakim olduklarından bahsetti. Atilla’nın Avrupa’yı ezip, köpek gibi inlettiğini, dünyanın en büyük hükümetini Cengiz’in kurduğunu anlattı. Bir kaç asır evvel Avrupa’yı terbiye eden bu ırka bütün Avrupalıların saldırdıklarını, mahvetmek için uğraştıklarını ama başarılı olamayacaklarını söyledi. Türkler’in eski deniz savaşlarından zamanın da Akdenizi bir Türk gölü yaptıklarından, büyük paşa babasından, mülazım ağabeyinden duyduğu şeyleri oldukca büyüterek, mübalağalaştırarak, uzun uzan hikaye etmektti. Primo dinledi ve o an kendisinin, babasının Türk oluşundan derin bir iftihar duydu. Rıhtımdaki Rum çoçukları onun bir Türk çoçuğu ile saatlerce konuşmasını kıskandılar. Onu çağırdılar fakat Primo aldırmadı. Orhan bu sineklerin bir şey yapamayacaklarını ancak taciz etmesini bildiklerini ve kendilerini rahat bırakmayacaklarını söyleyerek dışarı çıkmalarını tavsiye etti. Bahçeden çıkarak, ileride İttehat ve Teraki kulubü önünde dehşetli bir kalabalık gördüler. Kapının yanındaki parmaklık setine siyah esvaplı, sarı bıyıklı, küçük fesli bir adam çıkmış, namussuz, alçak, korsan İtalyanlar’ın haberleri yokken ve dostları iken birdenbire vatanlarına hücum ettiklerini anlatmaktaydı. Bu adam Onların büyük ve güçlü zırhlılarına karşılık, kendilerininde kutsal bir haklarının olduğunu bunun onların zırhlılarının karşısındaki kuvvetinden bahsetmekteydi. Sonra bir telgraf okundu. Orhan onu tercüme etti. İtalyanlar’ın Trablusta iki harp gemisi kayalıklara çarparak batmıştı. Daha sonra numayişçiler yukarılara doğru çekilmişlerdi. Primo kapının dibinde bunları düşündü. Geçmişin hatırasını noktası noktasına hayalinden geçirdi ve göğsünün kabardığını hissetti.
Kapıya döndü içeride şiddetli ve heyacanlı konuşma devam etmekteydi. Anahtar deliğinden içeriyi dinledi. Annesi burada kalmayacağını söylüyor, Kenan Bey ise kalırsa artık İtalyan olarak değil Türk olarak kalacağını, gider ve İtalyan olarak kalırsa aralarındaki ilişkinin biteceğini , kendisini boşayacağını ve görüşmemek üzere ayrılacaklarını söyledi. Annesi yüz sene uzunluğunda geçen bir dakika sonunda cevabını veridi: ‘On seneyi, sadakatimi sen düşünmezsen ben hiç düşünmem babamın yanına gider orada rahibe olur kalırım.’ dedi. Tek isteği Primo’yuda yanında götürmekti. Kenan Bey bu kararı Primo’nun vermesi gerektiğini söylerve o anda Primoiçeri girer. Annesi içeri giren Primo’yu kucaklamak ister. Primo bunu dehşetli bir ciddiyetle reddeder. Grazia birden bire değişen yavrusunun bu hareketi karşısında dona kalır ve hiç bişey söyleyemez. Primo büyük bir adam tavrıyla babasının yanındaki koltuğa oturdu. Başını eline dayadı ve Fransızca olarak niye onun hakkında konuştuklarını sordu. İtalyanca söylemiyordu. Her ikiside şaşırdılar. Kısa bir sessizlikten sonra Kenan Bey savaş çıktığını annesi ile tamamen ayrılacaklarını ya kendisi ile kalıp Türk olacağını yada annesi ile gidip İtalyan olacağını söyledi ve bu konudaki kararını sordu. Primo oturduğu yerden şiddetle fırladı Grazia ve Kenan Bey ne yapıyor diye birbirlerine bakarlarken, Primo heyecanlı tavrıyla annesini ve babasını süzmeye başladı ve gayet bozuk bir Türkçe ile ‘Ben .. Turko çoçuk ..Ben yok İtalyano..Ben burda…Ben çoçuk Türk..’ diye haykırdı. Grazia hayret ve endişe içinde masanın yanındaki sandelyeye yığıldı. Kenan Bey gözlerine ve kulaklarına inanamamaktaydı. Primo sonra Victor Emmanuel’in resmine vurarak onu parçaladı. Kenan Bey seviçli ve şuursuz bir şekilde ayağa kalktı, kanapenin üzerinde, yükseklerden kendisine bakan bu Türk çoçuğunu kucakladı ve onu göğsüne bastırarak alnından öptü.


KİTABIN ANAFİKRİ
Türk milleti özünü bulmalı. Kendi benliğinden uzaklaştığı takdirde KURTULUŞ SAVAŞI’ndan önceki duruma gelinebileceğidir.


OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞETLENDİRİLMESİ
Kenan Bey: Türklüğü seveyen; garazi Avrupalılar’a, onların adetlerine, terbiyelerine ve cemiyetlerine hayran olan ve bunları kendine bir yaşam tarzı olarak benimseyen birisidir. Daha sonra olayları değerlendirecek ve özünü bulacaktır.


Grazia: Kenan Bey’in İtalyan eşidir. Türkiye’de yaşamasına ve eşinin Türk olmasına rağmen İtalyan adetlerini sürdürmekte ve çocuğunuda tam bir İtalyan olarak yetiştirmek istemektedir. Savaş başlıyıncada onu alıp geri dönmek istemiştir.


Primo: Kenan Bey’in oğludur. Bir İtalyan gibi büyütülmüş ve Türkçe bilmemektedir. Daha sonra tanışacağı Orhan ona geçmişinin ne kadar şanlı olduğundan bahsetmiş ve onun da benliğini bulmasın da yardımcı olmuştur.


KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER


Gerçekten kitabı okurken bir Türk olmaktan gurur duydum ve damarım kabardı. Avrupalılar’ın hakkımızdaki düşünceleri, bizim üzerimizdeki istek ve düşünceleri ; Türkleri avrupalılaştırmak istemeleri üzerin de çok güzel durulmuş. Özellikle Kenan Bey’in hikayesi çok etkileyici idi.

25 Ocak 2011 Salı

Tüm Özlemlerim Sensin – İ. Uğur Toprak

Kitap Özet

Gidiyorsam eğer, vardır bir bildiğim
Kalıyorsam, bil ki tek sebep sensin
Ağlıyorsam eğer, vardır bir nedenim
Gülüyorsam, sebebim yine sensin
Konuşuyorsam, tüm öznelerim sensin
Susuyorsam eğer, sanma ki yok sana dair cümlelerim
İçiyorsam eğer, belki kahrım vardır belki de sevincim
Ama Seviyorsam, ki buna da adım gibi eminim
Sadece seviyorumdur, yoktur başka bir sebebim
Sadece seviyorumdur ...



Tüm Özlemlerim Sensin

İ. Uğur Toprak
· Cinius Yayınları
· Basım Tarihi : 01 - 2011
· ISBN : 9786051271958
· Sayfa Sayısı : 241
· Etiket Fiyatı : 18.00 TL

Umutsuz Aşkın Gözyaşları – Deeanne Gist

Kitap Özet

İngiltere'den gelen gemi, Virginia Kolonisi'ndeki çiftçiler için iyi haber demekti. İşledikleri suçlar nedeniyle sürgün edilen kadınlar, tarlalardan toplanan bir balya tütün karşılığında bekâr erkeklere eş olarak satılıyordu.

Drew O'Conner, bir gemi dolusu kadının geldiğini duyduğunda hiç heyecanlanmadı. Âşık olduğu kadını kaybetmenin verdiği kalp kırıklığıyla, sadece evin işini yapacak ve küçük kardeşiyle ilgilenecek bir hizmetçi arıyordu ama arayışı isteksizce yaptığı bir evlilikle sonuçlandı.

Amerika'ya zorla getirildiğini ve aslında bir Leydi olduğunu iddia eden dik başlı, zeki, namusuna düşkün ama inanılmaz derecede baştan çıkartıcı Constance için de bu evlilik sadece bir formaliteydi. Bir an önce ülkesine dönmekten başka bir şey düşünmüyor; üstelik yemek yapma konusunda fikri olmadığı gibi, zamanının çoğunu da ev işleri yerine matematik bulmacalarına harcıyordu. Nasıl bir kadındı bu böyle? Drew'un hoşgörüsü ciddi bir sınavla sınanmak üzereydi...

Deeanne Gist'in akıcı ve duygu yüklü üslubu, sayfaları birbiri ardına çevirmenizi sağlayacak ve kitabın bitmesini hiç istemeyeceksiniz…

“Ayaklarınızı yerden kesecek bir aşk romanı”
Love Romances



Umutsuz Aşkın Gözyaşları

Deeanne Gist
· Sonsuz Kitap
· Basım Tarihi : 01 - 2011
· ISBN : 9786053843146
· Sayfa Sayısı : 450
· Çevirmen : Elif Yüksel
· Etiket Fiyatı : 20.00 TL

Sen Gidince – Aslı Taş

Kitap Özet

Ve sessizce çekip gider kadın:
Tıpkı hayatı gibi...
Arkasında son kucaklaşmanın acısı,
Ya da hiç sarılamamışlığın...



Sen Gidince

Aslı Taş
· Cinius Yayınları
· Basım Tarihi : 01 - 2011
· ISBN : 9786051271934
· Sayfa Sayısı : 86
· Etiket Fiyatı : 8.00 TL

Zaman Piramitleri – Remo Bodei

Kitap Özet

İçimizden her biri belirsiz bir geçmişte kesinlikle aynı olan durumları daha önce yaşamış olduğu, yani ilk kez karşılaştığı bir kimseyi daha önce tanımış, hiç bulunmadığı bir yeri daha önce görmüş ve hiç söylemediği cümleleri daha önce söylemiş olduğu duygusunu açık ve ani biçimde tatmıştır. Bu süreksiz, gevşek ve ani izlenime, olanaksızı çelişkili biçimde tanıma izlenimine, güncel algının herhangi bir gerçek anıya karşılık gelmediği yolundaki keskin bilinç eşlik eder. Dahası, o belirli deneyimi ilk kez, yalnızca şimdi yaşamakta olduğumuzu da mükemmel biçimde biliriz.Déjà-vu duygusunu algısal bir fenomenle sınırlamayıp tüm bir felsefe ve sanat tarihini kat ediyor büyük İtalyan düşünür Remo Bodei.



Zaman Piramitleri

Remo Bodei
· Dost Kitabevi Yayınları
· Basım Tarihi : 01 - 2011
· ISBN : 789752984332
· Sayfa Sayısı : 150
· Etiket Fiyatı : 9.50 TL

Fidye – Julie Garwood

Kitap Özet

Gillian, yakışıklı birer İskoç beyi olan Ramsey Sinclair ve Brodick Buchanan'ın yardımıyla geçmişini aydınlatabileceğini keşfeder. Genç kadın, bu iki İskoç beyinin cesaret ve kurnazlığı, yeni tanıştığı Bridgit'in de arkadaşlığı sayesinde, ailesini dağıtıp babasının adını kötüye çıkarmış olan vicdansız Baron Alford ile sıkı bir mücadeleye girişir.

Fakat Sinclair ve Buchanan gibi iki güçlü savaşçıyı yanlarında bulan Gillian ve Bridgit, ihtirasın güçlü bir silah olabileceğini, tek bir ihanetin bile tüm güveni ortadan kaldırabileceğini ve en büyük riskin teslim olmak özellikle de beklenmedik bir aşkın uyandırdığı güçlü hislere teslimiyet olduğunu fark ederler.



Fidye

Julie Garwood
· Epsilon Yayınevi
· Basım Tarihi : 01 - 2011
· ISBN : 9789944823630
· Sayfa Sayısı : 544
· Etiket Fiyatı : 25.00 TL

17 Ocak 2011 Pazartesi

Sarı Zeybek Kitap Özeti

Kitap, Atatürk’ün hastalığının ilk belirtisinin görüldüğü 11 Kasım 1923 tarihiyle başlıyor. Atatürk Cumhuriyeti kuralı onüç gün olmuştu ve Çankaya’da eşiyle birlikte öğle yemeğindelerken eli birden kalbine gitmiş ve şiddetli bir sancıyla kıvranmıştı.


Yirmi dakika kadar süren bu sancı Atatürk’e epey sıkıntılı anlar yaşatmıştı. Aynı sancı iki gün sonra tekrarlamış ve doktorların ilk muayenesinden, kalbinin çok çalışmaktan yorgun düştüğü teşhisi koyulmuştu. Atatürk’ün kalbinin dinlenmesi için istirahat etmesi ve perhiz gerekiyordu. Sigara azaltılmalıydı. Fakat yakın çevresi dahil Atatürk’e bunları yaptırmak kolay değildi.
Sonunda Atatürk’e hakim olunamayacağı anlaşılınca, İzmir seyahati önerildi. Atatürk İzmir’de 50 günlük bir istirahat sonunda, Ankara’ya dinlenmiş olarak geri döndü ve hemen işe koyuldu.


Atlatıldı sanılan bu ilk kriz, yazara göre Atatürk’ün ölümle ilk randevusu idi. İkinci kriz, 3,5 yıl sonra 22 Mayıs 1927 tarihinde Atatürk’ü gece, yatağında yakaladı. Şikayet gene aynıydı : Sol kolunda ve göğsünde şiddetli bir ağrı vardı. Teşhis aynıydı: Yorgunluk, fakat bu kez hükümet olaya el koydu.


Berlin’den doktor getirtildi. Doktorlar Atatürk’ün çok sigara içmekten dolayı göğüs anjini geçirmiş olduğuna karar verdi. Tedavisi de aynıydı. Fakat Atatürk’e bunları yaptırmak hemen hemen imkansızdı. O kendinin hasta olduğuna inanmıyordu. Gerçekte de teşhis doğru değildi. Çünkü hasta olan kalbi değil, karaciğeriydi. Atatürk bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle ve çok çalışıyordu. Ayrıca sigara içkiyi de çok kullanıyordu. Dinlenmeye ise hiç zaman ayıramıyordu.


Atatürk, bir gün Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a neden içtiğini şöyle açıklamıştı:
“İçiyorum, çünkü: Bu vücut artık bu kafayı taşımıyor. Kafam vücudumun çok önünde gidiyor. Beynimi huzura kavuşturmak, biraz dinlendirmek için içiyorum.”


Ancak, burada da dinlenmek pek mümkün olmuyordu. Çünkü Atatürk’ün sofrası, sadece yemek yenen içki içilen bir yer değildi. Burası, bir “Bilgeler Meclisi” ya da bir “Danışma Kurulu” ydu. Ülkenin her meselesi orada gündeme gelir, Atatürk orada devlet adamları ve düşünce adamlarıyla sabahlara dek süren tartışmalar yapardı. Bu çalışmalar sabahın ilk ışıklarıyla son bulurdu. Atatürk, konuklarını uğurladıktan sonra çoğu zaman yüzünü yıkar, tıraş olur ve yeni güne başlardı. Fakat, Atatürk 1936’dan itibaren yorulmaya başlamıştı.


Çalışma arkadaşları, masadaki devin mavi gözlerinde yanan ışıkların sönmeye yüz tuttuğunu fark ettiler. Artık öğleden sonra uyanıyor, küçük gezintiler yapıyor ve çabuk yoruluyordu. Çehresi müthiş değişmiş, benzi solmuş, hatları keskinleşmişti.


İlk kriz bir Kasım günü gelmişti. İlk ateş de bir Kasım günü geldi. Tıpkı son sancının bir Kasım sabahı geleceği gibi…
21 Kasım 1937 sabahı, Atatürk şiddetli bir titremeyle uyandı. Zatürre kapıdaydı. Ateşi 39’u vurmuştu. Göğsünün sağ tarafında bir ağrı vardı. Ciğeri kan toplamıştı. Doktorlar bu kez işin çok ciddi olduğunu anlatıp, kesin perhiz istediler. Atatürk izleyen beş günde dinlendi, perhize uydu ve hızla iyileşti ve yeniden hiçbir şey olmamış gibi işe koyuldu.
1938 başında hastalık iyiden iyiye “geliyorum” demeye başladı. Uzun süredir hissedilen halsizlik ve iştahsızlığa şimdi iki yeni illet eklenmişti: Burun kanaması ve kaşıntı. Sol bacağının kasık bölgesiyle diz kapağı arasında müthiş bir kaşıntı başlamıştı.
Atatürk sözde devamlı doktor kontrolü altındaydı. Ama şikayetlerine karşı devamlı anlık tedaviler uygulanıyordu. Doktorlar iştahsızlığına iştah açıcı meze tavsiye ediyor, burun kanamalarına da tamponla çare bulmaya çalışıyorlardı.
Kaşıntının da sebebi bulunmuştu: Kırmızı karıncalar. Atatürk, hemen kaplıca tedavisi için, gerçek teşhisle yüzleşeceği Yalova’daki kaplıcaya gönderildi.
Atatürk, derdini bir kez de kaplıca müdürü Doktor Belger’e anlattı. İşte gerçek hüküm anı gelmişti. Dr. Belger, karaciğerden kuşkulandı ve büyümeyi fark etti. Karaciğer kaburga altını 3 parmak kadar aşmış ve sertleşmişti.
Karaciğerdeki büyüme “Siroz başlangıcı”nın işaretiydi ve bu teşhiste en az bir yıl gecikilmişti. Tarih: 22 Ocak 1938.
Şubat sonlarında, Atatürk’ün hastalığının vehameti hükümete iletildi.


Başvekil Celal Bayar, Atatürk’ün muayene ve tedavisi için Almanya’dan ve Fransa’dan doktor getirtmek istediklerini Atatürk’e söyledi. Fakat Atatürk yabancı doktorları istemedi. Atatürk’e göre, ortada Hatay meselesi vardı ve hastalığının hariçte duyulması hiç de iyi olmazdı.


Nihayet, Türk hekimleri 6 Mart 1938 günü Atatürk’ü muayene ettiler, uzun uzun tedavi üzerine konuştular. Hastalığın sonunda mutlaka “ölüm” olduğunu hepsi biliyordu. Yapılacak tek şey, bu feci akıbeti geciktirmekten ibaretti.
Bütün bu bilgiler Atatürk’e iletildi. Atatürk’e içkiyi bırakması gerektiği bildirildi. Atatürk, her ne kadar doktorların, hastalığını içkiye bağlamalarına inanmasa da, o günden ölünceye kadar yani 9 ay süreyle ağzına içki koymadı.
Atatürk’ün sağlığı üzerine üretilen dedikodular iyice artmıştı. Avrupa gazetelerinde Ata’nın sağlığına ilişkin karamsar haberler çıkıyordu. Fransızlar, Hatay meselesinin bizzat içinde olduklarından, Atatürk’ün sağlık durumunu merak ediyorlardı. Gazetelerde Atatürk’ün ağır hasta olduğu yazılıyordu. Anadolu ajansı her ne kadar bunları tekzip etse de böyle haberlerin tek bir tekzip şekli olurdu: Atatürk’ün ortaya çıkması.


Bunu Atatürk’ te biliyordu. Hem milletine söz vermişti. Hatay’ı geri alacaktı. 19 Mayıs onun doğum günüydü. Ankara’daki kutlamalardan sonra Mersin’e hareket etti. Dünyaya yaşadığını ve gücünü gösterecekti.
İşte bu tam bir çılgınlıktı. Üç ay boyunca her günün 23 saatini yatarak geçirmesi gereken bir adam, Mayıs sıcağının kavurduğu Mersin’e gidiyordu. Hatay sorunu böylesine gündemdeyken, ülkesinin ona ihtiyacı varken nasıl yatıp dinlenebilirdi?


Ve Mersin seyahati, bu yüzden O’nun için “son darbe” oldu. Yabancı basındaki hastalık haberleri kesilmişti. Kısa bir süre sonra Fransız ve İngilizler Hatay konusunda tüm koşullarımızı kabul ettiklerini bildirdiler.
Beklenen sonuç alınmıştı. Ama bu güç gösterisi Atatürk’ün canına mal olacaktı. Karaciğerinde büyüyen hastalık ikinci ve şifasız devresine girerken, Atatürk 1 Haziran 1938’de Savanorasına, sadece 55 gün kullanabileceği yüzer sarayına kavuşuyordu. Atatürk hala hastalığını ciddiye almıyor ve çok çalışıyordu.
Sonunda, Savanora’da fazla kalamayacağı anlaşıldı ve 25 Temmuz günü Dolmabahçe Sarayına taşındı. Hastalığı üçüncü ve son aşamasına böylece girmiş oluyordu.


Atatürk’ün karnı iyice şişmişti. Doktorlar bu suyun alınması gerektiğine karar verdiler. Operasyon başarı ile tamamlanmıştı ve Atatürk’ün karnından tam 12 litre su çıkartılmıştı.O geceden itibaren doktorlar, Atatürk’ün devamlı istirahat etmesi gerektiğini belirterek, ziyaretleri yasakladılar. Çok zorunlu haller dışında hastanın yanına kimse alınmayacak, fazla konuşturulmayacaktı.Bu tavsiyelere harfiyen uyulması için de en yakınındaki 5 kişi o geceden itibaren yan odada nöbet tutmaya başladılar.


Bu nöbetler, 10 Kasım’a dek aralıksız devam etti.
Ekim’e girilirken Atatürk derin uykular uyuyor, sabahları bitkin uyanıyordu. Geceleri inlemeye ve sayıklamaya başlamıştı. Atatürk’ün sıhhi durumu iyice kötüleşmişti. Nihayet ilk ağır koma 16 Ekim Pazar günü geldi. Durumu bir bildiriyle halka anlatıldı. Ülke ayağa kalkmıştı. Ülkenin üstüne adeta ölü toprağı serpilmiş gibiydi. Türkiye nefesini tutmuş, Atası için dua ediyordu. Korkulan olmadı. Atatürk ölümü yenmişti.


Nihayet 29 Ekim gelmişti. Cumhuriyet 15. Yaş gününü kutluyordu. Atatürk ise Saray’da yatağında “Ah Ankara… Ah Ankara’ya gidemedik” diye yakınıyordu.
Atatürk 29 Ekim’den 7 Kasım’a kadar ki 10 günü yarı uyur, yarı uyanık halde geçirdi. Genellikle kendinde değildi.
7 Kasım sabahı arkaüstü yatarken tükürmeye başladı. Tükürüğünde kan vardı. Atatürk karnındaki suyun çekilmesini istedi. Doktorlar, onun son buyruğunu yerine getirdiler. Rahatlamıştı.
8 Kasım’a girilirken kendini bilmiyordu. Saat 19.00’da ikinci ağır komaya girdi. Gece Anadolu Ajansı durumun ciddiyetini bildiriyordu.


Artık bütün ülke, Ata’sının son saatlerini yaşadığını biliyordu. Ama ağlamaktan ve dua etmekten başka kimsenin elinden bir şey gelmiyordu.
9 Kasım Çarşamba sabahı, Atatürk’te adale kasılmalarıyla istem dışı hareketler ve inlemeler görüldü.
Akşama doğru Atatürk yeni bir komaya girmişti. Nefes borusundan hırıltılar işitilmeye başlandı. Baş ucundaki doktorlar müşahade defterine “Agani” diye not düştüler.
Agani: Can çekişme demekti. Resmi Tebliği: 9 Kasım – Saat 24.00, saat 20.00’den itibaren dalgınlık artmıştır. Umumi ahval vahamete doğru seyretmektedir. 10 Kasım sabahı Ulu Önderin, boğazındaki hırıltılar azalmıştı. Saat 09.00 olduğunda göğsü hızla inip çıkmaya başladı. Dünyadaki son 5 dakikasına gözleri kapalı giriyordu.


KİTABIN YAZARI: Can DÜNDAR
Doğan Yayın Holding A.Ş. Güneşli / İSTANBUl
Ekim 1994
KİTABIN YAYIM MAKSADI Atatürk’ün Ölümüne Kadarki Son 300 Gününü İnceleyerek, Atatürk ’Ün Her Zaman Var Olmuş Fakat Pek İşlenmemiş Olan İnsancıl Yönlerini Anlatmak, Atatürk’ü Sevdirmek.

8 Ocak 2011 Cumartesi

Binbir Çiçekli Bahçe’nin Ölmez Otu: Yaşar KEMAL

\

Türk romancılığının kilometre taşlarından Kemal Sadık Gökçeli, bildğimiz adıyla Yaşar Kemal, Sadık Bey ve Nigar Hanım'ın oğulları olarak Adana'nın Osmaniye İlçesi'nde dünyaya gelmiştir. Kütüğe 1936 olarak geçse de, esasen 1923 doğumlu olan Kemal, ailesiyle birlikte Birinci Dünya Savaşı'nın dayattığı göç sebebiyle Osmaniye'nin Gökçedam Köyü'ne yerleşmek zorunda kaldı. Bir gözünün görme yetisini kaybetmesi ve kısa bir zaman sonra babasının cinayete kurban gitmesine tanık olan küçük çocuk, ilkokulu Burhanlı Köyü ve Kadirli Cumhuriyet İlkokulu'nda tamamladı. Ortaokula Adana'da başladı, ancak çalışmak zorunda olduğu için son sınıfta bıraktı. Abidin ve Arif Dino'yla tanışması ve şiirlerini yayımlayan Çığ Dergisi, Kemal'in ileriki yıllarda yapacağı seçimlerde bir nevi yön belirleyici etmenler olmuşlardır. Kısa dönem çalıştığı işlerden sonra beş sene çeltik tarlasında denetleyici (kontrolör) olarak çalışan Kemal, 1950 senesinde 'siyasi görüşü' sebebiyle Adana Kozan Cezaevi'nde hapsedildi. Ceza süresi 1951'de bitince İstanbul'a gitti. İstanbul, Kemal'in yazarlık kariyeri için büyük bir şans olacaktı. Cumhuriyet Gazetesi için röportaj ve köşe yazarlığı yapmaya başlayan yazar, 1963 senesine kadar bu işe devam etti.


"Romanlarımı kurşun kalemle, röportajları daktiloyla yazdım. Bugüne kadar yayımlanan 43 kitabım var. Hepsine gönlüm yattı. Yatmasa yayımlamazdım."



\

1955 senesinde yazar, ilk romanı İnce Mehmed'i yayımladı. 4 ciltten oluşan bu romanın ilk cildini tamamlayan Kemal, aynı sene Teneke'yi yayımladı. Kendi gençliğinden de izler taşıyan bu roman sonrasında yazar, kitap yayımlamaya dört senelik bir ara verdi. Çok yazan, yazarken fazla düşündüğünü söyleyen Yaşar Kemal, Hüyükteki Nar Ağacı ile ilgili şaşırtıcı bir detayı sonradan açıkladı. Yayımlanan ilk romanı İnce Mehmed olan yazarın ilk yazdığı kitap esasen Hüyükteki Nar Ağacı imiş. İstanbul'a gelince eksik olduğunu farkettiği beş sayfayı tamamlayamayan, tamamlamak için de pek uğraşmayan Kemal, annesinin ölümü üzerine köyüne gittiğinde bu eksik beş sayfanın akıbetini öğrenmiş; annesinin eve gelen misafirlere tütün sarma kağıdı olarak Kemal'in yazdığı sayfaları vermesi, genç yazarın romancılığında böyle tuhaf bir anı olarak kalmış.


"Ben bir yazar olarak zulüm gören, ezilenden yanayım. Aleviler hakında çok yazdım. Onlar da zulüm görmüş insanlardı."



\

Türkiye İşçi Partisi’nde Yönetim Kurulu üyesi olan yazar, 1963 senesinde ayrıldığı Cumhuriyet'ten sonra Ant Dergisi'nde (1967'de kuruldu, darbe sırasında kapatıldı) aktif olarak yer almaya başladı. 1960 senesinde Dağın Öte Yüzü serisinin ilk kitabı Ortadirek'i yayımlayan Kemal, serinin ikinci kitabı Yer Demir Gök Bakır'ı 1963 senesinde yayımladı. Üç Anadolu Efsanesi - Köroğlu, Karacaoğlan, Alageyik'i ve serinin son kitabı Ölmez Otu'nu 1968 senesinde yayımlayan yazar, Ant Dergisi için yazdığı Marksizm ile ilgili bir yazı sebebiyle tutuklandı. Hakkında 18 ay mahkumiyet kararı verilen Kemal'in cezası kaldırıldı.


"Türkiye'nin iki büyük şairi var; biri Nazım Hikmet, diğeri Aşık Veysel."



\

1969 senesinde İnce Mehmed'in ikinci cildi ve Ağrıdağı Efsanesi'ni yayımlayan yazar, 71'de Binboğalar Efsanesi ve Akçasazın Ağaları adını verdiği serinin birinci kitabı Demirciler Çarşısı Cinayeti ve hemen ardından ikinci kitabı Yusufçuk Yusuf'u yayımladı. (1975) Türkiye Yazarlar Sendikası'nın genel başkanlık koltuğuna geçen yazar, 1976'da "Yılanı Öldürseler" adlı kitabını yayımladı. Aynı sene Cem Yayınları tarafından Al Gözüm Seyreyle Salih de basıldı.


"Benim dünya üzerinde yaşamış akrabalarım var; Stendhal gibi, Çehov gibi. Stendhal yakın akrabamdır; çağın özünü kavramak, yerel dilden roman yaratmak..."


1978'de Kuşlar da Gitti adlı uzun öyküsünü yayımlayan Kemal, aynı sene Deniz Küstü adlı kitabını da yayımladı. 1980'de Kimsecik Serisi'nin ilk kitabı Yağmurcuk Kuşu ve aslında ilk kitabı olan Hüyükteki Nar Ağacı yayımlandı. '84'te İnce Mehmed'in üçüncü cildi, '85'te Kimsecik Serisi'nin ikinci kitabı Kale Kapısı ve '85'te İnce Mehmed'in son cildi yayımlandı.



\

"...Mustafa Kemal, çağının en büyüklerinden biriydi. Vaktim olsa hayatını yazmak isterdim, tıpkı İnce Mehmed'i yazdığım gibi."


1991 senesinde Kimsecik Serisi'nin son kitabı Karın Sesi yayımlandı. 1995 senesinde Yaşar Kemal, Der Spiegel için yazdığı bir yazı sebebiyle Devlet Güvenlik Mahkemesi'nce yargılandı ve 20 ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezası ertelenen yazar, 1997'de Bir Ada Hikayesi adlı yeni bir seri yayımladı. Bu seriden Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana '97'de, Karıncanın Su İçtiği ve Tanyeri Horozları da 2002'de yayımlandı.


Bir çocuk babası olan yazarın 2009 senesinde Binbir Çiçekli Bahçe'si yayımlandı. Son olarak, şiirlerini topladığı Bugünlerde Bahar İndi'yi yayımlayan yazar, İstanbul'da yaşamaktadır.


Ayrıca, Güneş Karabuda'nın Al Gözüm Seyreyle - Güneş Karabuda’nın Yaşar Kemal Fotoğrafları: 1956-2010 seçkisi de incelemeye değer.



Bu yazı queennothing tarafından hafif.org adresli sitede yayımlanmak üzere yazılmıştır.

Kara anlatı yazarı: Vüs’at O. Bener

\

"...Yazdıklarım trajediden komediye, komediden trajediye akıyor. Konuşmayı seviyorum. Gevezeyim de galiba. Yaşadığım, gözlemlediğim şeyleri yazayım istiyorum. Birileri yazsın veyahut ben yazayım. Olmuyor ama. Yazdıktan sonra, başka türlü anlatılmalı, diyorum. Başka türlü nasıl anlatılır? Zamanı gelir, diyorum. Zamanı gelince önemi olmuyor, bugüne kadar benden çıkan her şey 'zamanı gelir' dediklerim, 'işte budur'lar değil."


...diyor değerli yazarımız Bener. 1922 senesinde Samsun'da dünyaya gelen ve "Dost" adlı öyküsüyle edebiyatımıza yeni bir soluk katan Vüs'at O. Bener, Erzincan ve Sivas'ta ilk ve orta öğrenimi bitirdikten sonra liseyi Bursa Işıklar Askeri Hava Lisesi'nde tamamladı. 31 yaşına kadar orduda görev yapan Bener, "Dost" adlı öyküsüyle (Dost da dahil bir kaç öyküden oluşan kitap, YKY'de Dost-Yaşamasız adıyla basıldı) Yeni İstanbul ve International Herald Tribune/ NY Times Öykü Yarışması'na katıldı. Bakınız, vakti zamanında İletişim Yayınları'nın bastığı "Dost".


Hayatını yazarak kazanmayı düşünmeyen Bener, kaleminin değerinin farkına vardı ve "Dost" ile katıldığı yarışmada üçüncülük kazandı. Harp Okulu'ndan sonra Bener, 1957 senesinde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Aynı sene, az yukarda bağlantısını verdiğimiz ikinci kitabı "Yaşamasız" çıktı. "Dost"un getirdiği başarıdan sonra bu hikayesi de Bener'i Türk Edebiyatı'nda hatrı sayılır bir konuma yerleştirdi.


"Ben yazar profesyonelliği nedir, bilmem. Hani bazı yazarlar kendilerine oda kurarlar, ciddi ortamlar hazırlarlar, yer kiralarlar da öyle yazarlar. İyi de yazarlar. Bense kurşun kalemle saygı ve sevgi çerçevesinde bir ilişki kurmaya çalışırım. Kalemle iletişimimiz olmalı, olmalı ki, yazabileyim."



\

Çeşitli kamu kuruluşlarında çalışan Bener, tiyatromuza değerli bir eser kazandırdı; "Ihlamur Ağacı". TDK Tiyatro Ödülü kazanan ve 1962 senesinde yazılan bu oyun, YKY'de "İpin Ucu" adlı oyun ile birlikte basıldı.


"Asker disipliniyle yetiştiğim için aile içerisinde kimi farklılıklar; özellikle iki kardeşimle kurduğum ilişkide belirgindi. Sabah uyandığımda ilk yaptığım yatağımı toplamak olurdu. Onların yaratılışları başkaydı, 'Vüs'at Abi ne der' diye çekinirlerdi."


"Dost" ve "Yaşamasız"ın İngilizce, Almanca, Fransızca ve başka dillere çevrilmesinden sonra 1980 senesinde basılan ikinci oyunu "İpin Ucu" yayımlandı. Oyun, aday olan başkao yunlarla birlikte Abdi İpekçi Ödülü'nü kazandı.
1984 senesinde Bener, ilk romanı "Buzul Çağının Virüsü"nü yayımladı. Bener'in kaleminin olgunlaştığını gördüğümüz bu eser, 1996'da İletişim'den, 2002'de de YKY'den çıktı.



\

"Annem aslından çevrilmiş Fransız Edebiyatı eserlerini okur, babam ise Türkçe üzerine makaleler hazırlardı. Amcam felsefe sözlüğü yazdı. Dil ile boğuşan bir aileydi. Benim durumum farklıydı, edebiyatla içli dışlı olamazdım. Hukuk müşavirliği yaptığım dönemlerde Danıştay'dan gelen dava dilekçelerini yazarken kalemimi ortaya çıkarırdım. Sonra Cevdet Kudret'le tanıştım. İki haftada bir toplantı yaparlardı, edebi muhabbet kaynardı. İlhan Berk'le, Turgut Uyar'la tanıştım. Abim Erhan'ın çevresinde beni abileri olarak görürlerdi."


1991 senesinde emekliye ayrılan yazar, kendini, kendi deyimiyle 'yazmaya vurdu'. 1991 senesinin sonlarına doğru yayımladığı ikinci ve son romanı "Bay Muannit Sahtegi’nin Notları" ve 1993 senesinde yayımladığı "Siyah-Beyaz" adlı öyküsü ile Yunus Nadi Yayımlanmamış Öykü Ödülü ve Sedat Simavi Vakfı Öykü Ödülü'ne layık görüldü.


"Dost'u 15 günde yazdım. Yarışmaya gittiğimde jüride Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Veli ve Memduh Şevket Esendal da vardı. Esendal öykümü okumuş, beni bulmalarını istemiş. Üzerimde üniformayla karşısına çıktım. O günü, Memduh Şevket'in hoş beşini unutamam."


Orhan Kemal Ödüllü Erhan Bener'in kardeşi ve 1958 doğumlu yazar Yiğit Bener'in dayısı olan Vüs'at O. Bener, 1994 senesinde "Manzumeler" adlı ilk 'manzume' kitabını yayımladı. Bir arkadaşına okuttuğu metinlerinden seçilerek hazırlanan bu kitap, Bener'i sürekli açıklama yapmak zorunda bırakmış. Bir kısım okuyucuların şiir diye adlandırdığı bu manzumelere şiir demek, Bener'e şairlere saygısızlık olarak göründüğünden, röportajlarında bu konuyla ilgili sorulan sorulara bu cevabı verip, eklermiş; "...Şiir değil, manzume. Ama iyi manzume!"



\

1997 senesinde "Mızıkalı Yürüyüş" adlı öyküsünü ve bir sene sonra "Kara tren adlı öyküsünü yayımlayan (YKY'de ikisi birarada basıldı) yazar, 2001 senesinde "Kapan"ı yayımladı. Ayrıca, çeşitli yazarların Oğuz Atay için yazdıkalrı "Oğuz Atay'a Armağan" adlı eserde yer alan Bener, 1 haziran 2005 tarihinde hayatını kaybetti.


Bener için yazılan kitaplar;
Vüs'at O. Bener: Bir Tuhaf Yalvaç
Kara Anlatı Yazarı Vüs'at O. Bener (Semih Gümüş)
Havva'ya mektuplar: Vüs'at O. Bener'in Anısına
Bir Usta, Bir Dünya: Vüs'at O. Bener



Bu yazı queennothing tarafından hafif.org adresli sitede yayımlanmak üzere yazılmıştır.

7 Ocak 2011 Cuma

Katledilen Piramit Kitap Özeti / Christian Jacq

YAZAR : Christian Jacq
ÇEVİREN : Aysel Bora
YAYINEVİ : Doğan Kitapçılık
BASIM YILI : 1999


Katledilen Piramit, Mısır Yargıcı Üçlemesi serisinin ilk kitabıdır. Serinin diğer kitapları ise Çöl Yasası ve Vezirin Adaleti’dir. Mısır Yargıcı Üçlemesi, Firavun Ramses dönemindeki Mısır devlet yönetimi, adalet düzeni, ekonomik, askerî ve tıp alanındaki durumları hakkında detaylı bilgiler vermektedir.


Firavun Ramses tarafından yönetilmekte olan Mısır, tarihinin en parlak dönemlerini yaşamaktadır. Halk ekonomik olarak refah içerisindedir. Asayiş, adalet ve sağlık alanında sorunlar bulunmamaktadır. Çevre ülkeler ile iyi ilişkiler kurulmuştur. Güçlü bir orduya da sahip olan Firavun Ramses, halkı tarafından çok sevilen bir hükümdardır.
 
Fakat ülkenin yönetimini ele geçirmek isteyen karanlık güçler, Ramses’in iktidarını zayıflatmak ve iktidarı ele geçirmek için çeşitli entrikalar peşindedirler. Mısır inançlarına göre Firavunlar iktidar gücünü atalarının bıraktıkları kutsal emanetlerden almaktadırlar. Bu kutsal emanetler Gize’deki büyük piramitlerde saklanmakta ve imtiyazlı askerler tarafından korunmaktadır. Ülkeyi ele geçirmek isteyenler, kutsal emanetleri çalarak Ramses’in iktidar gücünü zayıflatmak için askerleri öldürürler ve kutsal emanetleri çalarlar. Böylece Ramses’in gücü zayıflayacak ve iktidarı kutsal emanetlere sahip olanlara bırakmak zorunda kalacaktır.


Pazer, Teb’in küçük bir köyünde yaşayan, işinde çok başarılı, titiz ve ünlü bir yargıçtır. Köyünde sade bir hayat sürmektedir ve orada olmaktan mutludur. Bir gün onun ilk öğretmeni olan ve çok değer verdiği Branir köye gelir. Branir halk tarafından çok sevilen ve saygı gören ünlü bir doktordur. Ayrıca bilgeliği ile ün yapmıştır, bir çok öğrenciye tıp eğitimi vermektedir. Branir, Pazer’e bir teklif yapmak için köye gelmiştir. Bu teklif Pazer’in hayatının değişiminin başlangıcı olacaktır. Branir, Memfis’te ölen bir yargıcın yerine Pazer’in geçmesini istemiştir. Pazer teklif karşısında kararsız kalır. Köyünde çok mutludur ve kendisini daha yargıçlık işinin başlangıcında görmektedir. Fakat Branir’i kıramaz ve teklifi kabul eder.


Pazer Memfis’te alt katını büro, üst katını ev olarak kullanacağı bir eve yerleşir. Yarot adında bir zabıt katibi ve eski bir hükümlü olan fakat daha sonra suçsuzluğu kanıtlanan Kem adında soruşturma görevlisi Pazer’e işlerinde yardımcı olacaklardır. Kem’in herkese korku salan ve suçluyu hissedebilmek gibi üstün meziyetleri olan bir şebeği vardır. Yargıç Pazer, bütün davaları titizlikle takip etmekte ve herkese adil davranmaktadır. Kısa sürede halk tarafından çok sevilen bir yargıç olur. Yürüttüğü soruşturmalarda karşısına sürekli aynı isimler çıkmaktadır. Bunlar Memfis’in zengin ve sayılan isimleridir. Tüccar Denes, Dişiçi Kadaş, Emniyet Amiri Mentmose kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden ve kendilerine haksız kazançlar sağlayan kişiler olarak sık sık Pazer’le karşı karşıya geleceklerdir. Bir gün Pazer’in önüne imzalaması için rutin bir atama belgesi gelir. Atama belgesi bir askere aittir ve Pazer askeri görmek ister. Fakat asker Gize Piramitlerinde öldürülmüştür. Pazer asker ile ilgili soruşturmalar yapar ve şüpheli durumlar tespit eder.


Pazer boş zamanlarında eşeği ile birlikte gezintiye çıkmaktadır. Bu gezilerden birisinde bir tıp öğrencisi olan Neferet’le tanışır ve aşık olur. Neferet aynı zamanda Branir’in öğrencisidir. Mısır krallık başhekimi Nebamon da Neferet’e aşıktır ve kendisine metresi olmasını teklif eder. Nebamon’un teklifini kabul etmeyen Neferet, doktor olabilmek için çok ağır sınavlardan geçirilir. Sınavların hepsinden başarıyla geçen Neferet doktor olur, fakat Nebamon tarafından bir köye sürgüne gönderilir. Fakat o hiçbir zaman pes etmez ve çalıştığı köyde herkese şifa dağıtır, ünü kısa sürede tüm Mısır’a yayılır. Bu günlerde Pazer, sık sık Neferet’in çalıştığı köye gider ve onunla görüşür. En sonunda ona evlenme teklif eder ve bir süre sonra evlenirler. Neferet köyden ayrılarak Pazer’in yanına yerleşir.


Gize’de öldürülen askerlerle ilgili soruşturmalarına devam eden Pazer’in en büyük yardımcıları yakın arkadaşı Suti ve Kem’dir. Pazer iktidarı ele geçirmeye yönelik bir komplonun izlerini bulur. Soruşturması ile ilgili olarak görüşmek istediği tanıklar birer birer öldürülmektedir. Soruşturmasının neticesinde ülkede çok sevilen başkomutan Aşer’e ulaşır. Aşer’i vatana ihanet suçlamasıyla mahkemeye çıkarır. Deliller yetersizdir ama halkın ve jürinin aklını çelmeye, onları Aşer’in suçluluğuna inandırmaya yeter.


Fakat karanlık güçler Pazer’i saf dışı bırakmaya kararlıdır ve bir komplo kurulur. Çok yakında baş rahip olması beklenen Branir bir cinayete kurban gider. Aynı gece Pazer’e kimliği belirsiz birisi tarafından Branir’in tehlikede olduğu haberi ulaştırılır. Branir’in evine giden Pazer hocasının cesediyle karşılaşır. Bu sırada Emniyet Amiri Mentmose eve girer ve Pazer’i Branir’in cesedinin başında bulur. Pazer cinayet zanlısı olarak tutuklanır. Pazer’in nerede olduğunu kimse bilmemektedir. Neferet ve Suti’ye, gizli bir soruşturma için şehir dışına çıktığı söylenir. Bir süre sonra ise Pazer’in bir kaza sonucu öldüğü haberi yayılır. Fakat Neferet ve Suti Pazer’in öldüğüne inanmazlar ve onu bulmaya karar verirler.

İki Şehrin Hikayesi Kitap ÖZeti

Kitabın Adı : İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ
Yazarı : Charles DİCKENS
Basıldığı Yer/Yıl : ALTIN YAYINEVİ/1980


ÖZETİ
1775 yılının Kasım ayının dondurucu bir gecesinde eski ve saygı duyulan Tellson bankasının temsilcisi Mr. Jervis Lorry, bir posta arabasıyla Dover şehrine gider. Orada son günler, Londra’dan geri dönmesi için ülkesine çağrılan Lucie Manette adında güzel bir Fransız ile buluşacaktır. Birlikte Paris’e giderler. Manette‘nin babası, Dr. Manette, Defarge’lerin meyhanesinin üstündeki küçük bir tavan arasında gizlenmektedir. Dr. Manette Bastille hapishanesindeki bir hücrede tek başına 18 yıl hapis tutulmuştur. Şimdi, ruhsal dengesi bozulduğundan İngiltere’ye mülteci olarak götürülecektir. Lorry ve Luci Manette’nin Paris gezisine Tellson bankasının Jerry Cruncher adında sadık, garip görünüşlü bir hizmetkârı da eşlik eder.
Defarge’lerin meyhanesi, Paris’teki ihtilalcilerin merkezidir. Eski rejimin baş düşmanı olan Defarge’ler tavan arasını Dr.Manette’ye vermişler ve Dr. Manette de hergün geçmişini hatırlamaya çalışmıştır. Bu arada Bn.Defarge ihtilâl geldiği zaman ortadan kaldırılmasını istediği bütün aristokratların adlarını içeren garip bir atkı örmektedir.
Lucie ve Jarvis Lorry’nin yaşlı Dr.Manette’yi Londra’ya getirmelerinden beş sene sonra, John Barsad adındaki bir adamın İngiltere aleyhine casusluk yapmakla itham ettiği Charles Darney adındaki bir Fransızca öğretmeninin yargılanmasında bulunurlar. Manette’ler beş sene önce Fransa’dan İngiltere’ye dönerlerken Darney’e vapurda rastladıklarını söylerler.Darney’i parlak bir avukat olan, Sydney Carton kurtarır. Carton sanığa o kadar benzer ki diğer avukat Mr. Stryver, sanığı “tanıyanlar”ın ifadelerini alt üst eder.
Yargılanmadan sonra, Darney ve Carton Manette’lerin mütevazi evlerini sık sık ziyaret ederler. Darney’in St.Evemonde’ler denen bencil Fransız aristokratlarının mirasçısı oldukları anlaşılır. Onlarala hiçbir alışverişte bulunmamaya karar veren Darney Londra’da yaşamaya karar vermiştir.



Parlak fakat istikrarsız biri olan Carton, Mr. Stryver’ın davalarının hazırlanmasıyla görevlendirilirse de çok defa sarhoş olduğundan duruşmalarda hazır bulunamaz.Her iki genç de Lucie ‘ye kur yaparlar.Darney’i seçtiği zaman Carton asil bir hareketle Lucie’nin seçtiği bir kimse için hayatını feda etmeye hazır olduğunu söyler.
Darney ve Lucie evlenirler. Fransa’da ihtilâl patlayıp, ihtilâlciler Bastille hapishanesini basarak mahkumları serbest bıraktıkları zaman, küçük kızları altıyaşındadır. Charles Darney’in amcası St.Evrémondé Markisinin kullandığı arabanın küçük bir çocuğu öldürmesi Fransız köylülerini öfkelendirmiştir. Çocuğun babası Markisi mahkemeye getiremeyince, yatağında öldürmüş ve bunun sonucunda da asılmıştır.


Bir gün İngiltere’deki yeni St.Evrémondé Markisine bir mektup gelir. Darney, mektuptan, ailesinin eski hizmetçisinin ihtilâlciler tarafından hapsedilir.Markis’e müdahale ederek kendini kurtarmasını rica eder. Çünkü tutuklandığı zaman Charles’in emirlerini yerine getirmeye çalışarak halka aile namına tazminat vermektedir. Darney, şerefli bir düşünceyle, Fransa’ya giderek bir şeyler yapmaya karar verir.
Böylece, Paris’e Tellson bankasının bu şehirdeki bir işini yönetecek Jarvis Lorry ile birlikte gider. Darney, şehre gelir gelmez, ülkeye dönen bir aristokrat diye tutuklanır. Haber İngiltere ulaşır ulaşmaz, Lucie ve Manette, yardım için Fransa’ya giderler. Bastille zindanında uzun yıllar hapsediln Dr.Manette, bu olayın damadının kurtulmasına yardımcı olacağını düşünür.
Manette’ler Paris’e geldiği zaman terör rejimi tam bir egemenlik kurmuştur. Kana susamış ihtilâlciler, yaşlı doktora saygı gösteriyorlarsa da, Defarge’lerin St.Evrémondé ailesi mensuplarına besledikleri nefret öylesine derindir ki, Darney mahkeme önüne çıkarılmadan önce, bir buçuk yıl hapis yatar.Bütün bu süre zarfında Lucie kocasını göremez.
Darney, sonunda mahkeme önüne çıkarılır. Bn. Defarge mahkeme salonunun ön sırasında oturur, şeytani atkısını örer ve Darney’in öldürülmesini ister. Charles, St. Evrémondé’lerle hiçbir alışverişi olmadığını söyler ve gerçekte ailenin servetinin yıllarca zarar verdikleri halka geri verilmesini emrettiğini söyler. Halkın saygı duyduğu Dr. Manette adının lehine konuştuğu zaman, mahkemedeki dinleyiciler kendisini alkışlarlar. Darney serbest bırakılır.
Mahkeme kendisini serbest bırakmakla beraber, Darney’in Fransa’dan İngiltere’ye gitmesine izin vermez. Manette’ler bu zaferi henüz kutlamamışlardı ki, Darney yeniden tutuklanır. Defarge’ler ve kimliği belirtilmeyen esrarengiz bir tanık onu, halk düşmanlığıyla suçlamıştır. Darney, hücresinde teselli edilemez bir durumda kendisini suçlayanın kim olabileceğini, Lucie’nin eski sadık himetçisi Bn.Pross , uzun yıllardır görmediği kayıp kardeşini Paris sokaklarında görür. Bu senelerce önce İngiltere’deki mahkemede Darney aleyhine tanıklık yapan hain John Barsad’dır.
Şimdi, Sydney Carton da Paris’tedir. İhtilâlcilerin bir casusu olarak Barsad’la görüşür. Kendisini, daha önce İngiltere için casusluk yapmış biri diye teşhir edeceği tehtidinde bulunarak, onunla gizli bir antlaşma yapar.
Darney’in yeni mahkemesinde, Mr. Deuarge, St. Evrémonde’ları iğrenç suçlamalarla karalayan bir liste çıkarır. Adam, Dr. Manetta’yı da, Darney aleyhindeki tanıklar arasında gösterir. Bu önemli belge, ihtiyar doktor tarafından Bastille’deki hapis hayatı sırasında yazılmış ve ihtilâlciler burasını ele geçirdikleri zaman Defarge, Dr. Manette’nin hücresinde bulmuştur.
Belgede St. Evrémondé Markisinin dehşet saçan bir suçu nasıl işlediği ve tutuklandığı anlatılmaktadır. Soyluların hukukuna göre Markis Bn. Defarge’in kız kardeşi yoksul bir kızın ırzı geçmiştir. Kız ölüm döşeğindeyken Dr. Manette Evrémondé ailesini lanetlemektedir.
Uzun yıllar unutulan bu belgenin hakimler üzerinde etkisi olur. Bunu yazdığını reddetmesine ve hakimlerden merhamet dilemesine rağmen, Dr.Marnette’nin sözleri göz önüne alınmaz Darney’in atalarının işlediği suçların cezasını çekmesi kanaatiyle 24 saat içinde giyotinle öldürülmesine karar verilir.Fakat yıllardı kendisini terkeden Sydney Carton, şimdi sevdiği kadının kocası adına hareket etmeye karar verir.Şantaj yaptığı Barsad’ın yardımıyla, Barney’in hücresine girmeyi başarır. Kendisi ile elveda içkisi içeceğini söyleyerek Barney’in içkisine uyuştutucu madde katar ve onunla elbiselerini değiştirir. Mahkuma çok benzediğinden Carton, Darney’in adına giyotin altına yatacaktır.


Bu arada Bn.Defarge Lucie’nin küçük kızı da dahil bütün aileyi ihbar etmek için Manette’nin evine gider. Bn.Pross Darney’ler Fransa’dan kaçarken onun onları yakalamasını engeller. Bu sırada Bn.Defarge Bn.Pross’la boğuşurken kendi silahıyla kendini öldürür.
Tüm bu olaylar olurken Carton giyotine götürülüyordur. İdam anı gelip giyotin düşmeden önce söylediği söz aynı zamanda kitabında sonu olur:
“Şimdiye kadar yaptığım her işten çok daha iyi bir iş yapıyorum.Şimdiye kadar böyle bir huzura kavuşmamıştım.”


Karakterler Hakkında Bilgi:
Dr.Alexandre Manette: Bir zamanların güçlü parlak doktoru;Bastille zindanında geçirdiği on sekiz sene sonunda hemen hemen yıkılmıştır.
Lucie Manette: Dr. Manette’nin kızı,Darney’in karısı;kocasına ve ailesine bağlı bir kadın.
Charles Darney:St.Evrémondé Markis’ininin ve aristokratların zulmüne karşı cephe alan yeğeni.
Sydney Carton:Kendi kendisini yıkan,fakat parlak bir avukat.
Madam Defarge:Aristokratlardan intikam almaktan başka bir şey düşünmeyen biri.
Bn.Pross:Lucie’nin kaba ve güçlü hizmetçisi ve arkadaşı.


Yazar Hakkında Bilgi:
Charles DİCKENS
1812 yılında Landport’ta doğdu.İngiliz edebiyatının en ünlü yazarlarından biridir.Doklarda çalışan küçük bir memurun oğludur.Çocukluğu sıkıntılar içinde geçti.Babasının hapse girmesi nedeniyle iyi bir öğrenim yapamadı.Küçük yaştan itibaren hayatını kazanmak zorunda kaldı.Bir noterin yanına katip olarak girdi;kendi kendini yetiştirdi.Mizah yanı çok güçlü bir insandı.”Boz” takma adıyla yayınladığı resimli mizah hikayeleri çok beğenildi. Oldukça üretken bir yazar olarak tanımlanır.Özellikle toplum sorunlarını işledi. Romanda kişiler basit tabakalardan seçilmesine rağmen, davranışları, karakterleri, konuşmaları ile günlük hayatta sık sık rastlanan kişilerdir. Aslında bu kişilerle İngiliz toplumunun düzeltilmesi gereken kurumlarını; sözgelimi borçlu hapishaneleri, fabrikaları, yatılı okullar gibi konuları eleştirmiştir. Bu yönüyle bir sosyal reformcu yazar niteliği göstermektedir. Bu tutumuyla hükümeti harekete geçirmeyi umut ediyordu. Kendisinden sonra gelen bir çok sanatçıyı etkiledi.1870 yılında öldüğü zaman büyük adamlar için ayrılan Westminster Abbey mezarlığına gömüldü.